
Fotoröportaj: Yeldeğirmeni’nde Yas
18 Şubat 2015, Çarşamba
Kar yağıyor, çünkü hiçbir şey kolay değil. Sahilden Karakolhane Caddesi’ne çıkıyorum; cinayet mahali yakınlarda olmalı — derken sık apartmanların arasından, dış duvarlara çarpa çarpa katlanarak yükselen sloganları duyuyorum. Sadece belli zamanlarda dillendirilen o öfkenin ses tonu seçilebiliyor: ‘Kurtuluş yok, tek başına / Ya hep beraber, ya hiçbirimiz’

Caddenin başındayız, Yeldeğirmeni’nin Kadıköy’e ulaştığı ve Köklü’nün düştüğü yere kadar yürünecek. Sloganlar, ağlayanların kendini tutan uğultusunu bastırıyor, ama oradalar: Köklü’yü tanıyanlar, sakinleştiricilerin göz altı morlukları ve yasın tüm sarsıcılığıyla, bir cenazeyi suskunluklarında taşıyorlar. Dayanışmanın hevesli neşesini tanıyan insanlar, mücadelenin adrenaliniyle gözlerini kapatıyorlar. Bu sefer farklı.

Esnafın vitrinlerinde Yeldeğirmeni Dayanışması’nın dağıttığı duyuru/çağrı metni var. Bu, mahalle esnafının camlarını süsleyen ilk dayanışma ilanı değil: Gezi Parkı Ayaklanması’nın kent kültürüne en kıymetli hediyesi mahalle forum ve dayanışmalarının, iletişim kurmaya gönüllü sayısız projesinden biri geçen sene, Ocak ayında hayata geçmişti; Yeldeğirmeni Dayanışması, esnafından alışveriş yap diyordu. Köklü de dayanışmanın insanlarından biriydi. Ölümündeki kocaman rağmen, adil olmayan her şeyin karşılığı gibi.

Beyza Kural’ın Yeldeğirmeni Nuh Köklü İçin Nöbette başlığıyla derlediği haberinde, cinayetin nasılları anlatılıyor. Nedenlerini açıklayacak kitapsa henüz yazılmamış olabilir. Semra Çelebi’nin Nuh’un vurulduğu yerde başlıklı yazısıysa, nefretin kurulumunu açıklıyor. Köklü’nün ölüm haberinin Twitter’a düştüğü saatlerde mutluluğumuzu kıskanıyorlar söylemi, bizim Haziran’dan bu yana ilk defa böylesi kararlı dirildi. Ama katılmıyorum. Bu bir nefret cinayeti — ama mutluluğa karşı değil; mutsuzlaştırmayı vazife edindiği için. O ihtimale dahi tahammülü olmayan, pür bir kötülüğün beslediği o gelenek.

Tam da bu yüzden, bu atanan vazifeden dolayı yani, sokağa attığın ilk adımın ikincisini takip ettiği andan itibaren sana-bana takan birileri var: Mutsuzlaştırma milisleri. Asla adı konmayan, hep bir dip akıntı olarak süregelmiş, sayısız can alacak bir iç savaşın tek öldüren tarafı. Silahı daima bir anda, hiç uğruna patlayan o aşırı tepki; örf ise karşılığında aldığı darbeden sonra ardına sindiği duvarı. Dini-imanı para olmayan, bomboşluğunu kulaktan dolma zorlamaya dayamayanı da yok gibi. Fırın, aktar, minibüs; tüm mutsuzluklarını poşetleyip suratına çalmak için var gibi. İktidarın tesisi için onlarcası tepelerde bir yerde, binbir yalan ve adilikle debelenirken; bunlar da artıkları tırtıklayan asalaklar gibi.

Yeldeğirmeni, yok yere bir cenazeyi uğurluyor. Birbirine daha iyi davranabilmenin provasını şimdiden yapmaya başlayan, gülümsemekten de kaçınmayan ama kızgın insanları izliyorum. Köklü, tüm olup bitenin bir rüya olmasını dilerken eklemişti: Ölmek istemiyorum. Çünkü buna, mücadele etmeye değecekti. Yeldeğirmeni’nin yasına katılan insanlar o akşam oluşmadı; hep varlardı, olacaklar. Hatırlayacaklar da, eminim.

O gece söylediklerim, aynı şiddetiyle geçerli. Çünkü beynine yanlış her şeyi salgılatan bu sinir veya mutsuzluk ve kendiliğinden gelen göz altı karartısı da geçmiyor. Kaç zamandır bir fotografını çekmeyi hayal edip, bir türlü yanına uğrayamadığım graffito’yla karşılaşıyorum. Sonra bir süreliğine fotograf makinesini kabanımın altına yerleştirip, karanlıktaki kalabalıktan biri oluyorum. Don Kişot İşgal Evi’ni belgelerken tanıştığım, Köklü’nün bir arkadaşıyla sarılıp tokalaşıyorum, ağlıyorum. Arkasından fırlatılan kar toplarıyla, cenaze arabası Yeldeğirmeni’nden ayrılıyor.

Kar, tam on sekiz saattir yağıyor. Köklü ve arkadaşlarının kar topu oynadığı sokaktan, aktarın olduğu yere dönüyorum.

Her şey bir kar topuyla başlıyor. Sembolik bir protesto, belki. Kar toplarıyla camın arasına geçiyorum. İki eldivenin arasında olabildiğince sıkıştırılmış, eklemleri ağrıtan bir hızla fırlatılmış kar topları. Tam karşımdaki camın çarpışmayla esneyip sallanışını izliyorum. Bir kar topu, en hızlısı; etraftaki birkaç kişinin yapmayın bağırışıyla karşılanıyor. Bir kar topu daha, en şiddetlisi. Cam artık ses çıkarıyor. İnsanlar da.

Mahalleli, dükkana zarar verilmesini istemiyor. Çekmemi de istemiyorlar. Dükkanın önünde, camlara vuranları ittiren biriki kişinin altından savrulan bir tekme, bir kısım camı indiriyor. Sonra birisi, epey kararlıca, ancak üç hamlede gazete rafını dükkanın içine camlarla beraber gönderiyor.

Yeldeğirmeni’nin esnafıyla bozuşma miladının, bir cenazenin uğurlandığı akşam olmaması lazım. Yeldeğirmeni Dayanışması’nın, mahallenin desteğini yitirmemesi lazım. İletişimin, dayanışmanın bile yeni yeni onardığı o derin çatlağın, zavallı bir dükkan için kanyona dönüşmemesi lazım. Öte yandan, dört kişinin zar zor zaptedebildiği o karda kabansız dolaşan çocuğun bağırdığı şey: Devrimci şiddeti anlamaları lazım, madem canımızı aldılar. Sonunda yas baskın geliyor. Sakinlik çağrısı yanıt buluyor.

Tartışmaların arasında, sokak lambasına tutturulmuş çiçekleri fark ediyorum. Buradalar, çünkü on sekiz saat önce karşı kaldırımda biri kar topu oynadığı için öldürüldü. Direğe yaslanıp, hararetini peyderpey kaybeden tartışmayı fotograf çekmeden izliyorum; bir yandan olup bitenin nereye varabileceğini kestirmeye çalışarak. O sırada konuştuğum biri, hissettiğim şeyin cümlesini benim için kuruyor: Dükkandan hıncını almak isteyen dün gece gelecekti, cenaze evinde olay çıkarmanın anlamı yok.

Sonra kadınlar dükkanın önüne geçiyor ve eylem yapmak isteyen herkese Boğa’ya gidin diyor. Beş dakika boyunca azarlanan herkes dağılıyor. Geriye Köklü’nün arkadaşları, mahalleli ve birkaç gazeteci kalıyor.

Bu dükkan: İçinde, kafeste bir kanarya olduğunu öğreniyoruz. Tüm camları kırıldığı için kuş donmasın diye seferber olmaya, daha fazla cam kırmamak ve mührü sökmemek için polisi aramaya gönüllü insanlarla ayaküstü laflıyorum. Yeldeğirmeni, tam olarak bu yüzden evdir.
20 Şubat 2015, Cuma
Karlar eriyor, çünkü hiçbir şey kolay olmamalı.

Nuh Köklü’nün bir hiç uğruna yitip gidişinin ardında bıraktığı devasa uzay, caddenin her kaldırımında. Biri fotografa yaklaşıp, “Yahu, ben bu adamı mahalleden tanıyorum, lanet olsun” diyor. Bir diğeri, “neden öldü” diye soruyor. Kar topu oynadığı için demiyorum, sessizce izliyorum. “Biz de esnafız, böyle bir şey olamaz, ne hale geldik” diyen adamla tokalaşıyorum. Köklü’nün arkadaşları köşedeki kafede taziyeleri kabul ediyor. Dayanışma, yasın anısıyla yeniden şekilleniyor: ‘Bu sokaklarda nefretin örgütlenmesine müsaade etmeyeceğiz!’

Hatıra defterine ben de yazıyorum: Söz, bu kabus bir gün bitecek ve andolsun o günü göreceğiz. Ama Nuh Köklü öldü.
Kısa link: cihan.it/nuhkoklu
Not
Bu fotoröportajda yer alan tüm fotografları 18 Şubat 2015 ve 20 Şubat 2015'te, Kadıköy, Yeldeğirmeni’nde çektim. Fotografların kupürleştirilmesi veya paylaşılması halinde; adım, bu yazının bağlantısı, cihandemiral.com veya @cihan’dan en az birini kaynak göstermenizi rica ederim. Sorular ve yayın izni için bana eposta ile ulaşabilirsiniz.
Cihan Demiral · MMXV