Çalışmanın Evrimi
Milattan önce Dördüncü yüzyılda iş, kölelerin yapması gereken bir eylem olarak algılanırdı. Ariston ve Platon’a göre hayatta tatmine ulaşmanın tek yolu, kişisel bir gelire sahip olmaktan geçerdi; çünkü insan ancak böyle bir gelire sahip olduğunda günlük yaşamını rahatlıkla sürüdürüp kendini ahlak ve maneviyat sorunlarını düşünmeye adayabilirdi. Antik çağların iyi yaşam anlayışında girişimcilerin ve tüccarların bir yeri yoktu.
Aslında köleliğin ortaya çıkışı iş/çalışma yaşamında bir devrim niteliği taşır. Friedrich Engels 1878’de yayımlanan Anti-Dühring adlı kitabında bunu şöyle anlatır. ‘Kölelik bulununcaya kadar savaş tutsaklarının ne işe yarayacağı bilinmiyor, bunun sonucu savaşta tutsak alınanlar düpedüz öldürülüyorlardı, daha da eski bir tarihte onları yiyorlardı. Ama sonradan erişilmiş bulunan ekonomik durum düzeyinde, bu savaş tutsakları bir değer kazandılar, yaşamları bağışlandı ve emeklerinden yararlanıldı.
Erken Hıristiyanlık döneminde de çalışmaya pek sıcak bakılmadı. Hatta Ariston’un düşüncesi dine uyarlanarak insanın Adem’in işlediği günahın kefaretini ödemek için çalışmak zorunda olduğu ileri sürüldü. Çalışma koşulları ne kadar insanlık dışı olsalar da bir türlü iyileştirilmemişti. İnsanların sefil koşullar altında çalışmasının nedenleri vardı. İş yerleri, dünyevi acıların akıtıldığı potalardı. Aziz Augustine kölelerden sahiplerine itaat etmelerini ve çektikleri acıların insan olmanın sefilliğinden kaynaklandığını kabul etmelerini istemişti.
Çalışmayı neşeli bir eylem olarak tanımlayan , modern denebilecek ilk yaklaşım Rönesans döneminde Leonardo ve Michelangelo gibi büyük sanatçıların biyografilerinde görülmüştür. Çalışmanın yeniden değerlendirilmesi ilk önceleri sadece sanatsal çalışmayla sınırlıysa da zamanla hemen hemen tüm uğraşları kapsar hale geldi.
Ariston’un mantığına doğrudan karşı çıkış 18.yüzyılın ortalarında Diderot ve D’Alembert’in yazdıkları yirmi yedi ciltlik Encyclopédie adlı kitaplarında görüyoruz. Bu kitaplarda ekmek yapmada , demirden gemi çapası yapmada, kitap basmada ve bir gümüş madenini işlemede var olan özel dehayı ve zevki kutsayan makaleler vardı. Dönemin tüm üretim araç gereçleri, yapım şekilleri ayrıntılı olarak kitaplardaki makalelerde anlatılmıştı.
Ciddi bir bilgi özeti olmak iddiasındaki Encyclopédie aslında, çalışmanın soylululuğuna yazılmış bir şükran şarkısıydı. Diderot, Sanat adlı bölümde, sadece liberal sanatlara (Aristo’nun müzik ve felsefesine) saygı gösterip , bunların (saat yapmak ve ipek dokumak gibi) mekanik eşdeğerlerini görmezden gelenlere çatarak, içindekileri açığa vurdu.: ‘Liberal sanatlar kendi övgü şarkılarını yeterince söyledi; şimdi seslerini mekanik sanatları övmek için kullanmalılar artık.’
18. yüzyılın burjuva düşünürleri böylece , Aristo’nun formülünü baş aşağı çevirdiler. Yunanlı düşünürün boş gezmekle özdeşleştirdiği ruhsal tatmihler bu kez çalışma dünyasına aktarılırken, finansal bir karşılığı bulunmayan işlerin önemi tümüyle boşaltılıp , bunlar eğlence meraklısı kişilerin rastgele gösterdiği bir ilgi durumuna düşürüldü. Bir zamanlar, çalışan birinin insan olması mümkün değil gibi görülmüşken şimdiyse boşta gezen birinin mutlu olması mümkün görünmüyordu.
Benjamin Franklin ,Dideort ve Rousseau gibi burjuva düşünürlerin kitaplarında çalışmanın, yalnızca para kazanmanın aracı olarak değil insanın kendisi olmasının bir yolu olarak da tanımlanıyordu. Bu tanımda burjuva bakış açısının tipik bir özelliği vardı. Zorunluluk ve mutluluğu uzlaştırma. Böylece sağlıklı bir insanın maddi açıdan ihtiyacı olmasa da çalışmak istemesi gerektiği düşüncesini beyinlere yerleştirdi.
Bu yeni tanımın kabul görmesiyle birlikte insanlar işlerini bir gurur kaynağı olarak görmeye başladılar.
Çalışma/iş anlayışı ABD başkanlarından Thomas Jefferson’ın ülkesini meritokrasiye(http://tr.wikipedia.org/wiki/Meritokrasi)dayanan bir ülke yapması ile yeni bir boyut kazandı. Meritokrasi, iş dağılımına etik kurallara dayandığı iddia edilen, yeni bir kimlik vermişti. Maaşı iyi olan, prestijli işlere ancak zeka ve beceri açısından üstün olanların sahip olabileceği düşüncesi yerleşince, işimiz bizimle ilgili bir bilgiyi doğrudan iletir hale geldi. İnsanın yaptığı işin kendi niteliklerinden tamamen bağımsız olabileceğini iddia etmek ya da zengin ve güçlü olanların iş hayatındaki yerlerini ahlaki açıdan iğrenç yollarla edindiklerini ileri sürmek artık pek mümkün değildi.
On dokuzuncu yüzyıl boyunca özellikle Amerika’da bir çok Hıristiyan düşünürün paraya olan bakışları, yeni yaygınlaşmakta olan meritokratik sistemle birlikte değişime uğradı. Amerika’da Protestan mezhepleri Tanrı’nın, kullarından hem dünyevi hem ruhsal açıdan başarılı bir yaşam sürmelerini istediğini söylüyordu; bu dünyada edinilen servet, kişinin öbür dünyada da bir serveti hak ettiğinin göstergesiydi. Zaman içinde zenginliğe olan bakış öyle bir değişti ki J.D. Rockefeller, Tanrı’nın yardımıyla zengin olduğunu söyleme zemini buldu.
Meritokratik dönemde insanı küçültücü işleri yapanlara yalnızca acıma duyulmadı, aynı zamanda onların bu işleri hak ettikleri düşünüldü, prestijli işleri yapanların da bunları hak eden insanlar olduklarına inanılıyordu.
Çalışma/iş anlayışı Yirminci Yüzyılda da On Dokuzuncu yüzyılda başlamış olan meritokratik yapıdan çok ayrılmış gibi görünmüyor.Yukarıdaki bahsedilenlerden şu sonuçları çıkarabiliriz
Bugün savunulduğunda gerici olarak nitelenebilecek düşüncelerden pek çoğu, geçmiş dönemlerde, o günün koşullarına göre ilerici, dahası devrimci bir nitelik taşımış olabilirler. Sözgelimi günümüz için kölelik kurumu aşılmış, geride bırakılmış ve bugün artık savunulamaz ve yeniden kurulması gericilik sayılacak bir kurumdur. Gelgelelim, kölelik kurumu, ortaya çıktığı dönem için çok büyük bir toplumsal ilerlemeydi.
Kölelik olmasaydı. Yunan devleti , Yunan sanat ve bilimi olamazdı, kölelik olmasaydı Roma imparatorluğu olamazdı. Ne var ki Hellenisme ve Roma imparatorluğu temeli olmasaydı , modern Avrupa da olmazdı.
Günümüz dünyasında artık finansal bir zorunluluk olmasa da çalışmamız gerektiğini düşünüyoruz. Yaptığımız iş neredeyse kişiliğimizin bile önüne geçip , var oluş nedenimiz haline geldi. Öyle ki; yeni tanıştığımız birine ilk sorduğumuz soru nereli olduğu ya da anne babasının adı değil, ne iş yaptığı. Sanki bir insanı ötekilerden ayıran niteliği öğrenebilmemiz için ne işle uğraştığını bilmemiz yeterliymiş gibi.
Kaynaklar : Çoktanrıcılıkta Yahudilikte Hıristiyanlıkta Gericilik ve İslamda Bilimin Yükselişi ve çöküşü — Cengiz Özakıncı Görmek ve Fark Etmek / Çalışmanın Mutluluğu ve Sıkıntısı : Alain de Botton.