Gözlerimle açmamla kapatmam bir olmuştu. Göz kapağımın hareketi bile tüm vücuduma -özellikle başıma- müthiş bir ağrı yayarken, komple uyanmayı, hareket etmeyi hayal bile edemiyordum. Burnuma değen teni ve başımın üzerindeki, saçlarımın arasına karışan düzenli nefesi fark etmemle Birkan yine tüm akşam benim cerememi çekmiş gibi görünüyordu, en son yine her zamanki gibi yüzüm boynumda, ufak tefek bedenim onun orta yapılı vücuduna iyice yaslanmış şekilde uyumuştuk belli ki. Şu an kalkıp ona teşekkür kahvaltısı hazırlamak istesem de kendime ayılmak için biraz süre tanıdım. Beklediğim süre boyunca akşam son olanları hatırlamaya çalıştım. Bana sarkıntılık yapan çocuk. Şarkı. Birkan’ın gülen yüzünün düşmesi. Şarkı. Birkan’ın sinirle ayaklanarak dibimdeki çocuğa indirdiği yumruk. Kesilen şarkı. Karanlık. 
Garip bir şekilde şarkı kafamda yankılanıyordu. Ses… O ses ilah gibiydi. Tekrar kafamda yankılanarak can bulan şarkı kendimi biraz da olsa iyi hissetmemi sağladı. Hiçbir dinlediğim müzisyene benzemiyordu. Hiçbir dinlediğim şey, beni böylesine etkilememişti. O kişinin daha önceden orada çıkmadığını biliyordum, eğer çıksaydı onu mutlaka fark ederdim. Belki de alkollü olduğum için sesine bu kadar abartı bir şekilde dikkat kesilmiştim, ama biliyordum. İnsanların birbirlerini görmesine gerek kalmıyordu bazen, sesleri ile birbirlerini etkileyebiliyorlardı. 
Düşüncelerimden uzaklaşmak isteyerek yatakta hafiften doğruldum. Ufak bir hareketime bile uyanan Birkan, gözlerini kocaman açarak kafasını kaldırdı ve gözlerini bana dikti. Kan çanağı gibi gözlerini gördüğümde ise içim acıdı. Parmağımı dudaklarıma getirerek eski oyunumuz sayesinde bir çözüm üretmeye çalıştım. O da parmaklarını dudaklarına götürdü. Uykulu bakıyordu fakat bir şeyim olmadığını fark ettiğinde rahatlamış gibiydi sanki.Yatakta ona dönük bir şekilde yan uzandığımda o da bana dönük bir şekilde uzandı. Uykusu olmasına rağmen, benim için her zamanki gibi direniyordu. Elimi Koyu kahve saçlarına daldırarak gözlerimi kan oturmuş açık kahve gözlerine diktim. Benim yeşillerim onun kahveleri gibi güzel parlamıyordu. İşin aslı, benim yeşillerim onunkiler gibi güzel değildi. Kimsenin kahvelerinin onun kahveleri kadar güzel olduğuna, olabileceğine inanmıyordum. 
Elini benim parlak -pekala, biraz yağlanmış- kumral saçlarıma geçirerek gözlerime bakmaya devam etti. benim dokunuşlarımdan daha nazik dokunuşları bana her zaman iyi geliyordu. Sabırsız değildi benim aksime. Konu ben olduğumda sabırsız olduğunu birkaç kez görmüştüm sadece. Gözlerimi bilerek yavaşça kapattım. Uykuya dalmasını istiyordum. Birkaç saniye sonra hızlıca tek gözümü açtığımda hala beni izlediğini fark ederek ellerimi gözlerinin üzerinden aşağıya indirerek gözlerini kapatmasını sağladım. Birkaç dakika onun düzenli nefeslerini duymayı bekleyerek geçtiğinde sonunda amacıma ulaşarak gözlerimi araladım. Çok ufak bir süre onu izlemek için zaman tanıdım kendime. Vücudunda, boynunda ve suratında bolca bulunan benleri onu çirkin değil, çekici yapıyordu. Bedenindeki her iz, her şey onu iyi göstermek için yarışa girmişti sanki. Fazla iyiydi. Onu tanımayan birisi ondan belki korkabilirdi ama tanıyanlar ise onun ne kadar şapşal birisi olduğunu da bilebilirdi. O Birkan’dı işte. Benim Birkan’ımdı. 
Bu sefer biraz daha yavaş bir şekilde Birkan’ı uyandırmamaya çalışarak ayağa kalktım. Müthiş bir baş ağrısı tahtaya atılan bir dart gibi hücum etse de aldırmamaya çalıştım. Bana tek koyan kısmı; bunun sebebinin bira olmasıydı. Yoksa ağır alkollerle bu duruma çok fazla sayıda gelmiştim. 
Dengemi sağladığımda ve ağrım katlanabileceğim bir hale büründüğünde yavaş ve ağır adımlarla alt kata inerek mutfağa ilerledim. Bir elinde gazete okuyarak, diğer eliyle yumurta kırmaya çalışan Mert’i gördüğümde ufak çaplı bir mutluluk yaşadım. Kahvaltıyı ona kakalayabilirdim. Beni fark ettiğinde kaşlarını kaldırarak gazeteyi tezgahın üzerine fırlattı ve yumurtayla uğraşmayı keserek ellerini omzuna astığı havluya silip kahve makinasından bana bir kahve doldurdu. Fincanı masada önüme doğru ittiğinde sert kokusu hafiften zihnimi açmaya başlamıştı. Filtre kahve. Mert hiçbir sütsüz kahveyi içemediğimi bildiği halde her akşamdan kalma olduğumda bana kendi içtiği zift gibi filtre kahvelerden zorla içiriyordu. Artık alıştığım için bir şey söylemeden ellerimi fincana doladım. ısınan ellerim bir süre sonra yanmaya başladığında aldırış etmedim. Kendimi ölü gibi hissediyordum.
“Dün akşamdan bir şeyler hatırlıyor musun?”
Veeee beklediğim soru da geldi.
“Her zamanki gibi, hayır.”
Artık aşina olduğum olduğum şeylerdi bunlar. Kahveyi uzatırdı, bir şeyler hatırlayıp hatırlamadığımı sorardı, olumsuz cevap aldığında ise rahatlardı. 
Yine beklediğim gibi kaşları gevşediğinde İçimden güldüm. Bunu dışıma vurmak acı verici olacaktı çünkü her hareketimde vücudum sızlıyordu. 
Kahveden bir yudum aldığımda acılığı yüzümü buruşturmama sebep oldu.
“Azra’yla konuştun mu?”
Ağzımdaki kahveyi püskürterek saate baktım. Öğlen olmuştu. Kafamı masaya yaslayarak inledim.
“Çikileta yemeliyim.”
Telefonumun titremesiyle ufak çaplı bir irkilme yaşayarak korka korka mesajı açtım. Azradan gelmemesi beni rahatlatmışken, bilmediğim numaradan gelen mesaj ise şaşırmama sebep olmuştu.

Bilinmeyen Numara
Umarım iyisindir. Zira sabahlara kadar uyumamama sebep oldun.

Afallayarak mesajı tekrar tekrar okumama rağmen bir anlam çıkaramıyordum. Muhtemelen yanlış numaraya gönderilmiş bir mesajdı. Kendi çapımda omuz silkerek telefonu cebime sokuşturdum.
“Mesaj kimdendi?”
Gözlerini ovuşturarak yanımdaki sandalyeye oturan Birkan’ı gördüğümde kaşlarımı çattım. Kısa süren dalgınlığımın ardından “operatörden. Önemli değil yani” diyerek geçiştirdim. Muhtemelen bana gönderilmeyen bir mesaj için, dün gecenin ardından tekrardan bir gerilim yaşatmak istemiyordum. 
Mert kahvaltıyı hazırladığında iştahsız olmama rağmen biraz atıştırdım. 
Birkan’ın Mert’e sataşmamasını büyük bir şaşkınlıkla izledikten sonra kısa bir duş ardından iyice açılmıştım. Üzerime kıyafetlerimi geçirerek Birkan’ın yanına indim. 
“Ben hazırım, çıksak mı artık?”
Birkan beni baştan aşağıya süzmesinin ardından hınzır bir şekilde dudak bükerek “siyahların piremsesi” diye seslendi. O söyleyene kadar baştan aşağıya siyah olduğumu fark etmemiştim, söyledikten sonra da pek umursamadım açıkçası. Siyahı seviyordum.
“Siyah güzelliktir, bebeğim.”
Pekala, siyaha tapıyordum. 
Suratına memnun bir ifade takınarak kolunu uzattığında koluna girdim. Mert kapıda dikilmiş tam bir şeyler söylemek için ağzını açmışken durup kısa bir an düşündü.
“Unut gitsin, zaten hep senle dışarıya çıkıyor anasını satayım. Dikkatli olun yeter. Benim bugün holdingde biraz işlerim var” diyerek önümüzden çekilip yukarıya çıktı. 
Motora yerleştiğimizde Kollarımı Birkan’ın beline dolayarak kafamı sırtına yasladım. 
Azra’nın yerine geldiğimizde içimi bir huzursuzluk kapladı. İçeriye girdiğimizde ise kalbim teklemeye başlamıştı. Seslendiğimizde cevap gelmese de üst kattan gelen sesleri duyabiliyorduk. Merdivenleri yavaş adımlarla çıkarak Azra görüş açımıza girene kadar ilerledik. 
Kum torbasını yumrukluyordu. Terden alnına yapışmış siyah saçlarına rağmen güzel gözüküyordu. Beyaz tenine inat yanakları al al olmuştu. Bize bir kez dahi bakmadan kum torbasını yumruklamaya devam etti.
“Geç kaldınız.”
“Evet, ama-”
“Aması yok Birkan. Söylemiştim.”
“Bu seferlik bir istisn-”
“Hayır Birkan.”
“KES ŞUNU!”
Birkan’ın ani çıkışıyla irkilip duran Azra bakışlarını kısa bir süre bende tutarak ağır bir şekilde Birkan’a çevirdi. 
“Ne bahaneniz varsa dinlemek istemiyorum.”
“Bahane değil. Akşam biraz fazla kaçırmışız.”
Azra gözlerini tekrar bana çevirdi. Bu sefer uzun süre beni süzdüğünde rahatsızca yerimde kıpırdandım. Ne ince ne kalın olan dudakları düz bir çizgi halindeydi. Yüzünde gram duygu belirtisi yoktu. Sırf bu yüzden bile Azra’nın Birkan’ın kardeşi olduğuna inanasım gelmiyordu. Birkan hayat doluydu. Neşe yüzünden eksik olmazdı. Her duygusunu dolu dolu yaşıyordu. Fakat Azra hiçbir zaman bir duygu belirtisi vermiyordu. 
Cevap vermeden önümüzden geçerek merdivenlere ilerledi ve alt kata indi. Gözlerimi devirerek Birkan’la birlikte onu takip ettim. Mutfağa ilerleyerek Buzdolabının üzerine mıknatıslanmış iki kağıttan birini bana fırlatırcasına uzattığında zor tutmuştum. Birkan buz gibi bakışlarıyla Azra’yı delip geçerken kağıda göz attım. Ders programına benziyordu. 
Görünüşe göre, ağzıma da sıçacaktı bu gidişle.
“Benim bundan sağ çıkabilme garantim var mı?” dedim elimde kağıdı sallarken.
“Yanında bu izdanbudu gezdirirsen sana ölümcül darbe yapmam, merak etme” diyerek sevimsiz bir şekilde sırıttı. Saçlarından tutup masada sürte sürte kıvılcım çıkarıp bu evi yakıp kül etmek istiyordum ama kendime hakim olarak kafamı sallayıp onayladım. 
“Bugün bir şey yapmayacağız. Aklında bulunsun, bir daha aynı şekilde geç kalırsan kardeşimin seni koruması umrumda bile olmaz” diyerek bizi uğurladı. Sözlerinden midir yoksa dışarıya çıktığımızda sıcak bedenime çarpan soğuk hava akımından mıdır bilmem, titremiştim. 
Birkan’la biraz dolaşarak çizim pad’i, birkaç tuval ve bolca boya almıştık. Önceden bana kendi çapında bir şeyler öğrettiği için çizim yapmakta, tasarımlarda zorluk çekmiyordum. 
Eve döndüğümüzde tavan arasında artık Mert’le çalışmayacağımız için Birkan’la özel mabedimiz olarak orayı tercih etmiştik. Tuvalleri tek tek dizerek boyaları renk renk ayırdık. Birkan’ın odasındaki ışıklı masayı da binbir zorlukla tavan arasına çıkararak uzatma kablolarla elektrik taşıdık. 
Duvarları karanlıkta parlayan boya ile yıldız ve gezegenler ile doldurduk. İşimiz bittiğinde benim açımdan harika gözüküyordu fakat Birkan pek beğenmemiş gibiydi. 
“Burası her türlü güzel Birkan’ım, burası bizim” diyerek onu avutmaya çalıştığımda bana biraz daha yaklaşarak gülümsedi. Boyu benden bir hayli uzun olduğu için kafamı yukarıya doğru kaldırdığımda gülmüştü. 
“Ufaklığım benim” diyerek yanaklarımı sıktığında ise film kopmuştu. Omzuna sert bir yumruk indirdiğimde gülüşü soldu. 
“Bir ufaklığa göre sert yumruklar atıyorsun” dedikten sonra yüzünü buruşturup omzunu tuttu. Tavan arasından inerken peşimden geldiğini biliyordum. Biz işimizle uğraşırken hava çoktan kararmıştı ve Mert eve gelmişti. Televizyonun önünde dalgın dalgın uzanırken bizim şen şakrak seslerimizle kendine gelip, hafif toparlanarak bize yayılacak yer açmıştı. 
“Mert’im.. Bugün seni düşünürken aklıma bir sürü soru geldi.”
“Dakika bir, gol bir” dedi Mert nefesini dışarıya üflerken baygın bakışlarla Birkan’a bakarak.
“Sence Justin Bieber posteri günah mıdır?” dediğinde gülmemek için kendimi sıkarak bakışlarımı Mert’e çevirdim. Donup kalmış gibi gözüküyordu ama istifini bozmadan cevapladı.
“Posterle ne yaptığına bağlı.”
“Pekiii… Balık tutmak oruç bozar mı?”
“Niye? Balığı ağzınla mı tutuyorsun?”
“O zaman oruçluyken suyu buharlaştırıp içime çekersem orucum bozulur mu?”
“Bozulmaz Birkan. Sana bozulmaz kardeşim. hatta yemeği de buharlaştırıp ye sen. Fikfiklemeyi de buharlaştırıp yap sen.”
Kendimi sıkmaktan kıpkırmızı olmuştum. eğer biraz daha devam ederlerse düdüklü tencerenin düdüğü gibi öte öte gülmeye başlayacaktım. 
“Hayvan çiftleşmesi gösteren belgesel izlesek orucumuz bozulur mu?”
“Hayvanına bağl- YA SEN NİYE BANA ŞEY YAPIYORSUN BİRKAN? AKŞAM AKŞAM YİNE SİNİRLERİMİ TEPEME ÇIKARIYORSUN BİRKAN.”
“Geliyo bak tüylü terlik” dediğimde ikisi de kısa bir an bana bakıp kahkaha atarak gülmeye başladılar. Mert başının altındaki yastığı alıp bana fırlattığında gülmem daha da şiddetlenerek yere düştüm. 
kısa sürede toparlanarak televizyonun karşısına kurulduk. Ben koltukta dik bir şekilde uzanırken Mert bacaklarıma, Birkan karnıma uzanmıştı. Birkan’ın saçlarıyla oynamaya devam ederken filmin bittiğini fark ettim. Fazla hareket etmeden kafamı eğip ikisinin de uyumuş olduğunu fark ettiğimde gülümsedim. Göz kapaklarımı kemiren uykuya teslim olurken, zihnimde bugün telefonuma gelen mesaj vardı.

— — — — — — — — — — — — — — — — — — — — — — — — — — — — — — — — — — — — — -

“Tavşaan.”
Elimi boynuma getirip tenimde sürünen ve beni gıdıklayarak rahatsız eden şeyi itekledim. 
“Limaaaaa.”
Tekrar elimi çevremde sallayarak Birkan’ı uzaklaştırmaya çalıştım. Gözlerimi açmak istemiyordum ama sesinden onun olduğunu anlayabiliyordum. Zaten Mert böyle işsizliklerle uğraşmazdı. 
“Git başımdan Birkan” diyerek kafamı yastığın altına soktum. Anında yastığı çekerek yere fırlattı. Aynı zamanda üzerimdeki yorganı da çekerek beni yere düşürdü. Yerle bütünleşirken bütün sinirimi Birkan’a patlatmamak için bir süre bekledim. Bu sefer de ayağıyla dürtüklemeye başlamıştı.
“YETER! Uyandım!”
Memnun bir şekilde gülerek beni yerden kaldırıp yatağa oturttu. Bir süre beni izledikten sonra dönüp kapıdan çıkacağı sırada kendimi yatağa geri bıraktım. Hemen geri dönerek beni tekrar oturttu ve bu sefer gitmedi. Dolabımın önüne geçerek tek tek kıyafetlere bakmaya başladı. Son kararını beyaz gömlek üzerine bol bordo kazak ve siyah dar pantalondan yana yapmıştı. Kıyafetleri yanıma koyduğunda hala uyukladığımı görmüş olacak ki derin bir nefes alıp sinirle üfledi. Üzerimdeki pijamayı çıkarmaya başladığında rahatlamıştım. Birkan’ın işlerimi kolaylaştırmasını çok seviyordum. Zaten beni birçok kez iç çamaşırımla görmüştü, birçok kez gece sızdığımda ve sabah gideceğim yere geç kalırken o giydiriyordu. Benimle uğraşmayı seviyordu, ben de ona izin veriyordum. 
Tamamen iç çamaşırımla kaldığımda dar gömleği kollarımdan geçirip hızlıca düğmelerimi ilikledi. Bana her seferinde ben izin vermeden kendisinin bile bana dokunmaması gerektiğini söylüyordu. Oysaki bilmiyordu ki ben bir tek onun bana dokunmasına izin veriyordum. Mert gelip benim üzerimi değiştirmeye çalışsa cıngar çıkartıp o bayılana kadar onu yumruklardım sanırım. 
Gömleğin üzerine bol kazağı geçirdiğinde omuzlarımı hafiften çekiştirerek düzenledi. Ellerimden tutarak beni ayağa kaldırdı ama pat diye tekrardan popomun üzerine yatağa düşmüştüm. Hiçbir şey söylemeden beni omzuna atarak banyoya ilerledi. Altıma hala bir şey giydirmemişti ve siyah iç çamaşırımla duruyordum. Banyoda lavabonun ve aynanın önüne beni dikip sabit tutarak musluğu açtı ve yüzümü yıkayıp kuruladı. Dişlerimi fırçalayarak beni getirdiği gibi geri götürerek tekrardan yatağa oturtturdu. Makyaj malzemelerime yaklaşarak düşünmeye başladı.
“Yüzün zaten pürüzsüz, o yüzden kapatıcıya veya pudraya gerek yok bence. Utandığında, birisiyle konuşurken, sıcak havada, soğuk havada, kısacası nefes alırken bile kızardığını düşünürsek allığa da gerek yok” dediğinde kızardığımı hissettim. 
Eline mat bordo rujumu, rimelimi ve siyah kalemimi alarak apar topar önümde diz çöktü. Dudağımın şeklini belli edecek bir şekilde rujumu sürdükten sonra ince bir çizgi şeklinde kalemimide çekip rimelimi sürdü. İşi bittiğinde geri çekilip bana baktığında parlak kahvelerinden yansımamı görüyordum. Gülümsemesine bakılırsa güzel bir iş çıkarmıştı. 
Pantalonumu bacaklarımdan geçirerek kollarımı boynuna doladı ve beni havaya kaldırarak pantalonu iyice belime geçirerek ilikledi. Kollarım hala boynunda olduğu için ardından bana sarıldı. Birkan’ın en çok da sarılmalarını seviyordum bir bakıma. Her zaman sımsıkı sarılırdı. Asla bırakmayacakmış gibi. Beni yere bıraktığında beni baştan aşağıya süzerek “işte şimdi oldu” dedi.
“Beni güzel göstermek için neden uğraşıyorsun Ki? Başkaları laf eders-”
“Benim yanımda sana laf atmayı bırak, yan gözle bakacak kadar cesaretlenebilecek bir insan yok tavşan” diyerek beni susturdu. 
Görünüşe bakılırsa Mert çoktan çıkmıştı. Üzerime siyah deri ceketimi geçirerek Motoru çalıştıran Birkan’ın arkasına geçerek kaskı taktım ve ona sıkıca sarıldım. 
Okula vardığımızda o gereksiz heyecan yine sarmıştı bedenimi. Motoru park ederek Birkan’la yan yana okulun içine doğru ilerliyorduk. Yarım saat kadar erken geldiğimiz için kafeteryaya inip kahvaltı yapmaya karar verdik. Birkan’la konuşa konuşa yavaş adımlarla kafeteryaya ilerlerken gözüm birden kafeteryanın dışarıya açılan kapısında sigara içen Özgür’e kaydı. İlk önce kurduğum cümleler dağıldı, sonra düşüncelerim. Bana bakıyordu. Ben ona bakmazken de bana bakıyordu. Direk gözlerimin içine bakıyordu. 
Gözlerimi ondan almaya çalışarak Birkan’a döndüm.

“Ben oturuyorum. Sen beni biliyorsun zaten, alırsın bir şeyler” diyerek masalardan birine yöneldim. Birkan bir şeyler almaya ilerlerken bir kez daha Özgür’e baktığımda bakışlarımı yakalayan Özgür yarım ağız gülümseyerek yarım kalan sigarasını söndürerek içeriye girdi. 
Gülümseyebildiğini bilmiyordum.
Bana doğru yaklaştığında şaşırmıştım. Ona hala sinir besliyordum ama hareketlerimi kontrol edemiyordum.

“Ne oldu kumral çiyan? Bir sıkıntın mı var?” dedi ellerini oturduğum masaya yaslayarak eğilirken.
“Lima” diyerek düzelttim üstüne basa basa. 
“Ve hiçbir şeyim olduğu yok. Olsa da seni ilgilendireceğini sanmıyorum, sarı kafa. Sana artık sarı kola dememi istemiyorsan buradan defol” dedikten sonra bakışlarımı kafeterya sırasındaki Birkan’a çevirdim. Hala bizi görmemişti. Görmüş olsaydı anında buraya ışınlanarak kara kafayı yere serecek potansiyeli vardı.

Şunun suratına bak. Herkesin sonunu getirecek potansiyel yok mu sence de? Benim sonumu o getirdi.

Özgür tekrardan gözlerini kaçırarak gülümsedi. Tam arkasını dönecekken bir şey söylemeyi unutmuş gibi bedenini tekrardan bana çevirerek ekledi; “bu arada, bugün yine çok çirkin olmuşsun”.
Arkasını dönüp benden birkaç adım uzaklaştığında gözlerimi ondan alıp tuttuğumu yeni fark ettiğim nefesimi dışarıya bırakıp rahatladım. İçimdeki sesle çatışıp duruyordum. Artık benden bağımsız düşünceler beynime nüfuz ediyordu. Peki bunun anlamı da neydi şimdi?
Masanın üzerindeki telefonum titrediğinde gözlerim hala açık olan ekrana kaydı.

Bilinmeyen Numara
Bugün yine çok güzelsin.

Ekstradan yaşadığım şoku üstümden atamamanın verdiği şaşkınlıkla ağzım bir karış açık telefona kilitlendim. Ama bu, olamazdı. Kim bana böyle mesaj atardı ki? Hayatımda muhattap olduğum 2 dangalak dışında kimsenin numaramı dahi bilmediğinden neredeyse emindim. 
Birkan gelip tepsileri masaya koyduğunda telefonu hızlıca kilitleyip çantama attım. Gözlerimi kafeterya kapısına geçirdiğimde Özgür’ün çıkmadan önce omzunun üzerinden bana baktığını fark ederek gözlerimi kaçırdım. Oysa çoktan ona baktığımı fark etmişti. Gözlerinde okuyamadığım bir duygu vardı. Korkuyor gibiydi. Aynı zamanda meraklı ve öfkeli gibi gözüküyordu.
Önüme döndüğümde Birkan’ın yerine iyice yerleştiğini ve daha birkaç saniye önce Özgür’ün ellerinin yaslandığı masaya bir şeyleri yerleştirdiğini fark ettim. 
Yemeğe gömüldüğümüzde ise aşırı sessizdik. Bunu seviyordum, yemek yerken sadece yemeğe odaklanmak harikaydı. Birkan’ı da buna alıştırdığım için o da asla konuşmazdı.
Yemeğimiz bittiğinde tıka basa olmanın verdiği mutlulukla Özgür’ü ve kafama takılan her şeyi unutarak sınıfa ilerledik. Tabii bu an kısa sürmüştü, Özgür’ü ve daha yeni olmasına rağmen peşine taktığı yaverlerini görünce yüzüm yine düşmüştü. Yanında 3 erkek ve 2 kız vardı. Kızlardan birisi turuncu saçlıydı. Çok sevimli gözüküyordu ve kendine has bir tarzı vardı. Diğer kız çok fazla dikkat çekmiyordu. Esmerdi ve biraz fazla kısaydı. Erkekler ise kendi çaplarında iyiydi işte. Aralarından en çok Özgür’ün dikkat çektiği ise can yakıcı bir gerçekti. Özgür’ün gözleri bana kaydığında sırıtması daha da genişledi ve gözlerini kaçırarak arkadaşlarıyla konuşmaya devam etti. 
Gözlerimi onlardan alarak Birkan’la yerlerimize yerleştik. Kısa sürede Hafize Sultan’dan başka bir hoca derse girince şaşkınlığımı saklamaya çalıştım. Bugün onun dersinin olacağını sanıyordum.
Ders başladığı andan itibaren uyuma isteğime karşı direniyordum. 
“Evet Lima, Sistine Şapeli hakkında konuşuyorduk?” diyen hocayı fark ettiğimde afallamıştım. Gözüm Birkan’a kaymıştı. Uyuyordu. Hızlıca Özgür’e döndüğümde ise afalladığımı fark ederek sırıtmaya başladı. Elini kaldırdı ve hocadan söz istedi. 
“Hocam, Sistine Şapeli’ni Michelangelo yapmıştır.”
Gözlerimi kısarak Özgür’e baktım.
“Hayır hocam, Sistine, 1477–1480 döneminde Papa IV. Sixtus tarafından Vatikan’da yaptırılan bir Papalık Şapelidir. Bu şapelin resimlendirilmesi kararı Papa II. Julius tarafından verilmiştir, aslında şapeli yıkıp, yerine daha düzgün bir yapı şeklinde şapel yapmayı planlıyorlarmış fakat o dönemde Aziz Petrus Bazilikası’nın yapımı olduğu için, koskoca Baziliska inşa edilirken küçük Şapel’e bu kadar para dökmenin yanlış olacağını düşünüp, bu sebeple Michelangelo’ya tavanı boyaması, hatta yalnızca süslemesi söylenmiştir. Michelangelo aslen heykeltraştır, asıl sanatın heykel olduğunu söyler ve resim yapanları küçümser. DaVinci ile çok fazla alay ettiği görülmüştür. Dolayısıyla sevmediği bir iş olan resim sanatını Papa’nın emirleriyle zorla yaparken en son çıldırıp boyaları etrafa saçar ve kaçar. Bir süre dağlarda saklanır, tabii Papa Michelangelo’nun yakalanması için emir çıkarır. Michelangelo dağlarda saklandığı dönemde birden ilham gelir ve Şapel’e geri döner. Şapel’in tavanında İncil’in tekvin (Yaratılış) kitabından 9 değişik tablo kompozisyonu bulunmaktadır. Bunlar arasında en çok tanınmışı Adem’in Yaratılışı tablosu olup antik kısa beyaz giysiler içinde meleklerle çevrili Hıristiyan Tanrısının sağ elinin ikinci parmağını uzatarak nu olarak yatan Ademin sol elinin ikinci parmağına hemen dokunup onu yaratmasından hemen sonraki pozunu göstermektedir. Bu tavanın diğer ilk bakışta çok karmaşık görülen desen tasarımında birkaç grup giyinmiş ve çıplak çok iyi resmedilmiş insanlar da bulunmaktadır. Bu gruplar içindeki her tek insan figüru diger insan figurlerinden çok değişik şekilde poz verir görülmektedir ve böylece Michelangeleo çok değişik pozda çok değişik insan figürleri resimederek ressamlıktaki gayet üstün yeteneğini göstermiş olmaktadır. Bu çok değişik sayıda değişik insan için pozlar bu eserin hazırlanıp bitirilmesinden sonra gelecek olan insan figürü resmi yapacak olan ressamlara da gayet büyük etkiler yaparak sanki onlara bir örnekler kitabı temin etmiştir. Sistine Şapeli’nin tavanının boyanması 4 yıl sürmüştür. Michelangelo’nun çalışması bittikten sonra, Papa Şapel’e gelerek tavana kısa bir bakış atıp, güzel olmuş der ve geçer. hatta sonrasında, “şu karşıki düvarada mı bir şeyler yapsan?” der ve Michelangelo’nun sonraki 2 yılı da o duvara resmederek geçer” diyerek Özgür’e kısa bir bakış attıktan sonra tekrardan hocaya döndüm. Bu sefer Özgür afallamış gözüküyordu.
“Eğer biz de sarı kaf- pardon, Özgür arkadaşımız gibi konuya direk ortadan girersek, ortaya pek de güzel bir şey çıkarabileceğimiz söylenemez. Hem de üniversitede okuyorken” diyerek konuşmamı bitirdiğimde sınıf kısa bir sessizliğe büründü. Hoca kıpırdanarak “güzel bir cevaptı, evet. Şimdi serbestsiniz” dedi ve sınıfı dağıttı. 
Çantamı toparlarken sarı kafa sessizce arkamdan yaklaşarak kulağıma eğilip “egon vücudunun ödeyemeyeceği çekler yazıyor” dediğinde irkilip refleks olarak hızla arkama döndüm. Ateş saçan gözlerimle onun gözlerine bakarken, gözlerinden hiçbir anlam çıkaramadığımı fark ederek kaşlarımı hafifçe çattım.
“Bayım çok güzel konuştunuz ama sorun bakalım sikimde mi?” dediğimde sırıtmaya başladı. 
“Kırmızı çirkin dudaklarına ancak küfür gibi çirkin şeyler yakışır” diyerek tekrardan hızlı hareket ederek ortadan kayboldu. O kadar hızlı hareket ediyordu ki hayal görüp görmediğimi sorgulatıyordu. Bu çocuk beni sinir etmekten başka işe yaramıyordu. Sinirden başıma şiddetli bir ağrı girince saçlarımı yolmama ramak kalmıştı.

O sadece kendini umursuyor, bana neler yaşattığından haberin var mı? Ondan daha çok çekeceksin.

En son sinirimi zapt edemeyerek sıraya yumruğumu indirdim. Gözlerimi açtığımda elimi sıradan çektim ve bir şaşkınlık nidası attım. Sesten ancak uyanan Birkan, hızla yanıma gelerek bir bana, bir de sıraya bakıyordu. Yumruk attığım yer içine göçerek resmen elimin şeklini almıştı. Parmak boğumlarıma kadar her ayrıntı sıranın üzerinde gözüküyordu. Birkan elimi ellerinin içine kaydırarak bir şeyim var mı diye baktı. Eklem yerlerim kızarmıştı ama hiç acı hissetmiyordum. 
İyi olduğuma dair mırıltılar çıkarsam da beni dinlemedi ve o dersten sonraki hiçbir derse girmedik. Okuldan çıktıktan sonra motorla bir süre dolaştık. Sınıftan çıktığımızdan beri ise ağzımızı bıçak açmıyordu. Ben konuşmak istediğimde ise Birkan beni susturuyordu. Ağaçların arasındaki uzun yolu kat ettikten sonra bir açıklığa geldiğimizde motoru durdurarak inmem için bekledi. Çok yüksek olmamasına rağmen eğer düşersek ölebileceğimiz kadar bir seviyede olan kayalıklar vardı. Aşağısı boşluktu, daha doğrusu deniz vardı. Uçurum gibiydi, ama uçurum olamayacak kadar kısaydı. Birkan’ın kayalara ilerleyip en uca oturarak bacaklarını sarkıttığını gördüğümde ağzım bir karış açık şekilde üç buçuk atarak yanına ilerlemeye başladım. Yavaşca dibine oturduğumda aşağıya bakmamla kafamı çekmem bir oldu. Tam Birkan’a döneceğim sırada ileride, çaprazımızda parmak kadar bir ev gördüm. Dikkatli baktığımda ise orasının Azra’nın evi olduğunu fark ettim. Çok uzak değildi aslında, yürüyerek 20 dakika gibi bir sürede orada olabilirdik. 
Dikkatimi Birkan’a verdiğimde konuşmaya başladı.
“Küçükken, yani İzmir’den İstanbul’a ablamla geldiğimizde Azra’yla kalacak yerimiz yoktu. İki çanta, iki çocuk olarak oradan oraya savruluyorduk anlayacağın. Birileri bizi fark edene kadar burayı keşfetmiştik. Akşamları burada yatıyorduk. Gökyüzü o kadar yıldız dolu oluyordu ki geceleri, gecenin kendi rengi belli olmuyordu. Yıldızlarla aydınanıyordu bütün bölge.”
Derin bir nefes alarak bana baktı. Yamuk bir gülümseme yerleştirdi yüzüne. Yanına iyice yaklaşarak sarıldığımda güçlü kollarıyla sarıp doladı beni. Sımsıkı sarıldı her zamanki gibi, sıcağını soğuğuma kattı. 
“Güz zamanı bizi ihbar etti. Tabi bizi ihbar edenin Azra olduğunu çok sonra anladım. Sürtük. Sonra beni yetimhaneye aldılar işte. Azra hep avutuyordu beni, biraz düzeldiğimde seni hemen yanıma alacağım diye. Ama ondan sonra hiç haber bile almadım.”
İç çekerek “keşke yapabileceğim bir şeyler olsa” dedim kafamı göğsüne yerleştirdiğim için düzenli kalp ritimlerini dinlerken. 
“Sen hayatıma girip o gün masada Mert’le yanıma oturduğundan beri çok şey yapıyorsun zaten tavşan. Sen yokken ben hiçtim. Ne olduğumu bile bilmiyordum. Şimdi… Seni korumak için, senin için hayatımı bile feda ederim. Senin varlığın, o ufak burnundan nefes alıp vermen bile benim için bir çok şey ifade ediyor. Sakın bana ‘keşke yapabileceğim bir şeyler olsa’ deme. Zaten çok fazla şey yapıyorsun” dedi sakince. 
Gülümsememe sebep olan adam. Ne mutlu bana, seninle nefes alıp, seninle yaşıyorum.

Like what you read? Give Deniz Arıcı a round of applause.

From a quick cheer to a standing ovation, clap to show how much you enjoyed this story.