Ghost in the shell, Singularity ve DNA’mızın dayanılmaz yalnızlığı

Dev teknolojik gelişmeler oluyor. İnsan aklının ve kırılgan biyolojimizin çok ötesine geçmeye takmış durumdayız. Varoluşumuzun başından beri alıştığımız zayıflıklarımızı makinalar yardımı ile giderip bir üst insana evrilme hayalleri içindeyiz. Bu dünyadan “ölmeden” ayrılmanın bir yolunu bulacak gibiyiz, ay ne heyecan, ne heyecan…

Ghost in the shell, insanların, robotların, teknolojik olarak geliştirilmiş insan siberlerin bir arada yaşadığı bir gelecek hayal ediyor. “Bir arada” derken barış içinde, asude bir kelebek toplumu değil maalesef tariflenen. Yüksek teknoloji ile birlikte insanın üstüne üstüne gelen bir Japon metropolü, fütüristik gettolar olarak karşımıza çıkıyor.

Bedensel iyileştirilmelerden sağlanan insan üstü güç (ultraviyole görmek, beş bacaklı ya da çita hızından olmak gibi) caddeleri sirk kıvamına getirse de bir güvenlik paranoyası içerisinde kolluk kuvvetleri ve suçlular tarafından hemen benimsenmiş. Ancak ondan ötesi, insanın akli melekelerini, beynini büyütme fikri, filmin de esas konusunu oluşturuyor. Fütüristik bir gelecekte, makine kollarımız ve şahane çalışan türlü çeşit robotlarımızla huzur bulmuyoruz, hayır: Bir de üstüne insan-makine eşleşmesini gerçekleştirerek, “Shell” içindeki “Ghost” olan biyolojik beynimizi sinirsel implantlarla bağlayarak akıl yürütme, öğrenme ve hafıza becerilerimizi güçlendiriyoruz.

1989’da daha internet halka inmemişken yazılan Ghost in the Shell’in yaratıcısı Masamune Shirow.

Matrix’ten bile önce, Matrix’in çıkmasına vesile olacak bu hikaye; “beyin-bilgisayar arayüzü”nün insan olmanın temel zayıflıklarının nasıl üstesinden geleceğini öngörüyor: Shirow’un insanlık dışı geleceğinde akılları dolaşmak, düşünceleri okumak ve bunları diğer ağa bağlı beyinlere aktarmak, bulut yoluyla uzaktaki cihazlara ve algılayıcılara girmek, hatta deneyimlerini anlamak ve paylaşmak için başkalarının aklına “derin dalmak” gibi işler mp3 indirmek kadar kolaylaşıyor.

Tüm bunlar aynı zamanda tahakküm toplumu için yeni iktidar mekanizmaları, hükümet gözetimi ve denetimi için yeni araçlar. Hatta zihni çalmak / beyne dalmak gibi yeni tür suç şekilleri yaratıyor.

Shirow yine de işin duygusal yanına odaklanıyor. Bu cyborg soslu anlatıya, beyin-bilgisayar arayüzü insansının kimlik sorunlarını, varoluş problemlerini, yani insanlığın en başından beri takılıp kaldığı felsefik soruları katıyor. Güzel de yapıyor. Ghost in the shell, 1995’te anime olarak sinemaya uyarlandığında, hepimizin gönlünü çalan, Matrix’e de ilham veren efsane hikayeye dönüşüyor.

Rubert Sanders’ın sevgiyle el attığı belli olan son Hollywood Ghost in the shell’i ise, özgün hikayedeki en iyi sahneleri aynen sinemaya uyarlamış. Ama klasik bir hollywood öküzlüğü ile odağı saptırmış:

Orijinal hikayedeki en temel izlek; bu teknolojinin insanın durumunu nasıl değiştireceği idi. Tokyo’da geçtiği iddia edilen yeni uyarlama ise sadece en temel rollere batılı aktörleri yerleştirmekle yetinmiyor, üstüne tüm Amerikan kahraman hikayelerinde olduğu gibi “yaptığınız iş tarafından tanımlandığınız” -who you are is defined by what you do- kültürel hegemonyasını da koyarak, bu düşüncesin tam antitezi olan ana karakteri; kendi american hero’larına dönüştürüyor.

İnce düşünürseniz masummuş gibi duran şey aslında çok mide bulandırıcı: Çünkü aslında bu bir aksiyon filmi değil: İnsanın daha önce hiç bulunmadığı bir zihin / bilinç halinin varoluşsal sorunları sadece.

Filmdeki bir kaç sahne benliği yaratan esas şeyin hafıza olduğu mevzusuna direkt odaklanıyor. 1995 anime, yalnızca anılarımız yüzünden birey olduğumuzda ısrarcı. Yeni film, aynı hikayenin çoğunu korurken, çıkarımı reddediyor. Ana karakter bunu “anılar sanki bizi tanımlıyorlar gibi yapıyor, ancak yaptıklarımız bizi tanımlıyor” sözleriyle anlatıyor. Belki de bu, Amerika’nın singularity’ye güvence vermek için yaptığı bir şeydir. Ancak benim için, hem kafa karıştırıcı hem de orijinal hikayenin ruhuna sadakatsizlik!