Yalnızlığa Dair Zırvalamak
Yoldan geçen bir adama “N’olur lan gel bir şeyler yiyelim birlikte!” demezsin elbette ama o dört adamın; o iftar vaktinde, herkesin bir yandan muhabbet ettiği ve ezanın okunmasını beklediği o birliktelik anlarında, birbirlerine nasıl baktığını, yaşamışsan bilirsin.
Yakın çevrem biliyor, 15 Haziran 2017'de İzmir’e taşındım. Birçok sebebi var, ona ayrı bir yazıda değineceğim. Bornova’dayım Atatürk Mahallesi’nde. Bulunduğum bölgede haddinden fazla kıraathane var. Nedenini sağa sola sordum da tatmin edici bir cevap yok. Onca insan emekli olamazdı ve yine onca insan işsiz olamazdı. İşsiz olurdu olmasına da bunca işsiz bir araya gelemezdi. Eve 5 ila 25 adım mesafede 4 tane kıraathane var. Aynı mekana uzun yıllar takılan ve takıldıkça birbirine benzemeye başlayan insanlar. Bu kıraathanelerden bana en yakın mesafede olanı yaşadığım apartmanın alt katında.
Rutine bağlanan bir akış var kıraathanede. Sesler üzerinden tecrübe ettiğim bir rutin bu. Her sabah 07:15–07:30 arasında kıraathanenin önü süpürülmeye başlanıyor. Süpürülmenin çıkardığı sesten dolayı süpürgenin ot olduğunu düşünüyorum. Ama şu klasik sarı olanlar değil de hani belediye temizlik işçilerinin sokakları süpürdüğü kahverengi, gri karışımı büyük süpürgeler. Sanırım çalı süpürge deniliyor. Başka türlü o ses çıkmaz. Sesin nizamına ise hasta olmamak elde değil. Süpürgeyi bir ressamın fırçasını tutarcasına tutuyor büyük ihtimal temizlik yapan abi ve bir zamanlar TRT 2'de resim yapan kıvırcık saçlı abinin “Şuraya da küçük yeşil mutlu ağaçlar koyalım” derkenki tuvale yapmış olduğu naif vuruşlarla söz konusu eylemi bir sanata dönüştürüyor. Dükkanı açan eleman mı yoksa o bölgenin temizliğinden sorumlu belediye işçisi mi bilemiyorum. İkisini de az biraz tanıdım ama bu konuyu sormadım. Her sabah aynı saatlerde bu nizamî eylemin çıkardığı seslerle uyanmak…

Saatler henüz sekizi görmeden kıraathaneye gelen müdavimler; müşteri demeye dilim varmadı… Bir adamı sabah yedi buçukta yatağından kaldıran ve kıraathanenin çayını içmeye iten sebepler hayli çoktur diye düşünüyorum. kahvaltı diye bir öğün yoktur mesela bu adamda. Varsa şayet olay daha farklı bir boyut kazanır sanırım: kalktın yüzünü yıkadın, bir şeyler atıştırdın, afyonun patladı, koştura koştura kıraathaneye geldin, çayını içmeye başladın. İşsizlik ve emeklilik klasik söylemler, başka açıdan bakalım, mesela:
Aklıma ilk gelen şey ne yalan söyleyeyim, evdeki şiddetli geçimsizlik! Hukukçuların evlilik birliğinin sarsılması olarak tanımladıkları olgu. Evdeki gerilimden dolayı gün doğar doğmaz kendini evin dışına atan adam huzuru dışarıda bulur, evde yalnız kalan kadın da huzuru evde tek başına iken bulur. Adam gün boyunca arkadaşları ile kıraathanede vakit geçirir, kadın komşularla bir araya gelir, çay, kısır, muhabbet. Muhabbet dediğim de malumdur… Birbirlerini olabildiğince az gören, yaşamak zorunda kalındığı için yaşanılan bir evlilik. Birliğin sarsılması ile birlikte bir şey yapmanın da ortadan kalkması. Aynı yatağı bile paylaşmamak belki… Salondaki kanepe, ekran karşısında uyuya kalmak için idealdir.
Evdeki temizlik zamanlarında veya validenin arkadaşlarıyla evde toplandığı zamanlarda da bende de durum pek farklı olmazdı. Evden kaçmanın adıydı huzur.
Saatler dokuza doğru gelirken -ki ben yarı uykulu yarı uyanmış bir halde- kulağım kıraathanede (Kıraathanenin hemen üst katında oturuyorum, panjurlar açık olduğunda ses duyuluyor. Bir de panjurlarım beyaz, pembe panjur hikayelerde olur canım). İkinci üçüncü kişi geliyor, biri diğerine “Gazeteyi çabuk oku” diyor. Dördüncü de geldiğinde bir sessizlik oluyor, akşamdan kalma muhabbetlerin devamı getiriliyor biraz, çaylar içiliyor, havanın sıcaklığından dem vuruluyor. Nedense memleket gündemi hiç yok. Yani yalnızca sabahları değil genel olarak da kıraathanede siyaset konuşulmuyor. Bu anlamda kurtarılmış bölge bile sayılabilir bizim bu kıraathane. Kıraathanenin yakınındaki berberde traş olurken bu durumu berbere sordum, cevabı efsaneydi bence: “Abi bizim kahvede hemen hemen herkes 101 oynar, sayıları hesaplamaktan siyaset konuşmayı düşünemezler.” Kahvedekilerin sayısı artmaya başlayınca tahminim herkes birbirini bi keser önce ve ilk taşı günahsız olan atar: “Hadi Süleyman başlayalım şu oyuna!” Ve okey taşı sesleri…

Bu kadar gevezelikten sonra asıl mevzuya girmem lazım sanırım: “N’olur lan gel bir el atalım, valla daha fazla değil!”
Bu sözü ve bunun daha fazlasını çok farklı kimselerden belirli aralıklarla duydum. Biz buna yalnızlığın sesi diyoruz. Yanına çaresizliği ekleyebiliriz. Buhranlar diyebiliriz, kaybedişler, yitimler, belki de hiç olamama hâlleri…
Bir insanın yalnız hâlleri çoğu zaman böylesine acı veya acınacak tablolar ortaya çıkarabilir. Abidin mutsuzluğun resmini çizse yetersiz kalır… Sabahın yedi buçuğunda kıraathane köşesine kurulan ve tüm gün okey oynamaktan başka yapacağı bir işi olmayan adamların yalnızlığı var dört bir yanımda. Onun söylemi bir çığlık gibi büyüyor ve çınlatıyor kulaklarımı. “Yok abi işim var!” diye cevap aldığındaki yıkımı düşünmek…
Her birimizin hayatında en az bir defa böylesine bir yalnızlık tecrübesi olmuştur. Yapacak işiniz dahi olsa, birlikte oturup muhabbet edebileceğiniz tek bir kişi dahi bulamadığınız anlar vardır. Yaz okuluna sizin gibi 3–5 kişi kalmıştır mesela.. Veya o yaz memlekete bir sebepten gidememişsinizdir, okulların açılmasını beklersiniz, iş arkadaşlarınızdan ayrı düşmüşsünüzdür, sevgiliniz ile yollarınız ayrılmıştır, en sevdiğiniz dostunuz ayrı bir şehre taşınmıştır vs vs…
Şöyle bir dönüp baktığımda yalnızlık anlarımı kurcaladığımda sanırım turnedeki denetim günleri ve 4–5 sene önceki Ramazan ayı geldi aklıma.
Bir bankada iç kontrol denetçisi olarak çalıştığım dönemde Ankara dışına çeşitli illere, şube denetimleri için turneye çıkardım. Bir pazar günü elinde kocaman bir bavul, bir gamboç ve bir de bilgisayar çantası ile yola çıkarsın ve daha önce hiç gitmediğin bir şehre varır, otele yerleşirsin. Şehir büyük de olsa küçük de olsa yalnızlık değişmez. Yerel gazetelere sararsın, otel odasında kettleda su ısıtıp kahve içersin, bir hareketlilik olsun diye sesi kapatarak televizyonu açarsın. Ben hayatımın son 10 yılında sadece otel odalarında televizyon açtım ve seyre daldım. Ülkede ne kadar gereksiz kanal olduğuna hep bu odalardaki konaklamalarımda şahit oldum.
Ramazan… Teksin ve iftar açacaksın dışarıda. Nispeten “muhafazakâr” bir bölgede isen lokantaların tümü dolmuştur. Yanında kadın olmadığı için içeri alınamadığın barlar gibidir çoğu kez bu yerler, adamlar tek kişiyi kabul etmezler masaya, o adamın yeri dolacaktır nasıl olsa… Tek girebildiğin yerde de hiç tanımadığın birinin yanına oturursun, yalnız bir masaya oturman zordur. Dört yalnız adam bir masayı doldurur. Yoldan geçen bir adama “N’olur lan gel bir şeyler yiyelim birlikte!” demezsin elbette ama o dört adamın; o iftar vaktinde, herkesin bir yandan muhabbet ettiği ve ezanın okunmasını beklediği o birliktelik anlarında, birbirlerine nasıl baktığını, yaşamışsan bilirsin.
Buraya yalnızlık üzerine sözler yapıştırıp olayı ergenliğe bağlamayacağım elbette. Geçen bir gün parça keşfettim, onun şu satırlarını buraya bırakayım, parça bilgileri yazı sonunda:
Yanlış öğrenmişiz biz
Öyle değilmiş
Kendi kendine gülene
Yalnız derler
Yazma eylemi boyunca dinlenilen müzik:
Volkan Sönmez (feat. Abdullah Özdoğan), Yalnız, Yalnız (2016)
