Bir Yazı Malzemesi Olarak Yazar

Liberal düşüncenin, ekonominin ve hayat biçiminin popülerliği gün geçtikçe artıyor. Ekonomi kapitalizmi sorgularken insanlar, liberal hayatın getirdiklerinden vazgeçmeyi düşünmüyor bile. Hayatlarımıza — insan ırkının kaç yüzyıldır doğaya hükmettiğini düşünürsek — yeni yeni giren bu “bireyci” akım, toplumu yalnızlaştırırken insanın kendisini yüceltmeye devam ediyor. Toplum, kültür, ahlak gibi insanlıkla beraber oluşmuş, gelişmiş normlar değerlerini kaybediyor; ama insan, hiç olmadığı kadar önemli.

Müzikte de bunu görmek mümkün, edebiyatta da. Piyasaya yeni adım atmış olan isimler, aslında orkestralarıyla varlıklarını değerli kılıyorlar ama mikrofonu elinde tutanın adı anılıyor yalnızca. Orkestrası turnelerde peşinde dolaştırdığı aksesuardan farksız. O halde, “mikrofunu eline alan adamın devri” olarak adlandırabileriz yaşadığımız günleri. Öne çıkmaktan, herkesin ilerisinde koşmaktan, bağırarak konuşmaktan çekinmeyen kişiler göğüslüyorlar zirveleri.

İş hayatında da farklı değil bu. Apple’ı, Steve Jobs’tan; Facebook’u, Mark Zuckerberg’ten; Microsoft’u, Bill Gates’ten ibaret zannediyoruz. Apple’ın geliştirdiği, raflara koyduğu yeni ürünleri değerlendirirken “Steve olsa bu böyle olmazdı!” demekten alıkoyamıyoruz kendimizi. Microsoft’un başarısız telefon projeleri için de “Bill zaten artık işin başında değil…” tespiti düşmüyor dilimizden.

Bu insanlar gerçekten tek başlarına mı yönetiyorlar şirketlerini? Facebook’a atılan bir “kullanıcı şikâyet maili”, Mark’ın önüne düşmüyor, eminim. Ama Mark, kendi şahsi Facebook hesabından fotoğraflar paylaşmaya, milyonlarca “arkadaşını” kızıyla tanıştırmaya, siyasi sorumluluklardan bahsetmeye devam ettikçe Facebook’un ve dünyanın en popüler insanlarından biri olmaya devam edecek. Evet, aynı zamanda “koşu grupları” kuruyor, “sosyal” bir koşu platformu da oluşturuyor ya da “okuma klübünde” eline geçen son kitaplardan bahsetmeye, bunu insanlarla paylaşmaya devam ediyor. Ama bütün bu “sosyal” kimliğin altında yine tek bir account var. “Sosyal” niteliğinden epeyi uzak bir görüntü değil mi bu? Bunca sosyalliğin altında yatan yalnızlık, liberalizmin asıl getirisidir kanımca.

İşte bu dünyanın tanıştığı yeni bir kavram “overshare“; “gereğinden fazla paylaşmak” olarak türkçeleştirebiliriz bunu. Ülkemizde örneklerine yeni yeni rastlamaya başladığımız “online günlükler” en iyi örnekleri bu “gereğinden fazla paylaşımlar”ın. Biz, henüz “blog” tarafını biliyoruz. Nedir peki bu “blog”lar?

Aslında basit. Çocuğunun doğumundan, eşiyle sevişmesine; sabah kahvaltısından, market alışverişine kadar her şeyi yazanlardan bahsediyorum. Günlük hayatın bütün incilerini döküyorlar, okuyucularıyla bir nevi dertleşiyorlar internet üzerinden. “Siz hangi mamayı veriyorsunuz?”lardan, “Bizimki altı yaşına geldi, hala altına kaçırıyor”lara kadar her şey yazı malzemesi olabiliyor. Mikrofonu değil, klavyeyi eline alanın hükümranlığı başlıyor. Öyle ki, yazıya gözlerini henüz açmış bu “bloggerlar”, kendilerine gazetelerde köşeler bile buluyorlar. Annelerini Sezen Aksu sananlardan, Gülben Ergen’in evliliklerinden hayat dersleri çıkaranlara kadar; neler var, neler…

Üstelik okurları az buz değil, yalnızca maillerini vererek açtıkları bloglarından kitap çıkartanlar da oldu; üstelik çok satanlardan düşmediler haftalarca. Günlük hayatlarını paraya dönüştürdüler, çocuklarının popolarını sildikleri için beş yıldızlı otellerde konakladılar, aylar süren tatillere çıktılar.

Herkes hemen hemen aynı hayatı yaşarken, ne farkları vardı bu yazar bozmalarının? Virgina Woolf üslubu mu vardı kalemlerinde, yoksa Oğuz Atay kadar zekice mi seçtiler kelimeleri? Eğer öyleyse, neden raf ömrü kadar oldu kitaplarının ömürleri? Anlamak güç. Benim bulabildiğim tek cevap insanların, kendileri kadar sıkıcı yaşayan diğerleri de olduğunu görmekten keyif alması. Yalnız bir kalabalığın, topluca yaşadıkları hayatlardan bıktıklarını görmeleri. Son dönemin yükselen bir diğer yıldızı da “bilim kurgu” bildiğiniz gibi. Uzaya giden yakışıklı astronotlardan ve dünyaya inen uzay bozuntularından geçilmiyor sinemalar. Günümüz insanı ya en olağan hikayeleri okumak ya da en inanılmaz filmleri izlemek istiyor. Psikoloji bu kadar yaygın bir hastalığa isim veremez sanırım; ama ben klinik vakalar görüyorum karşımda.

Elbette bütün bu yazınları yerden yere vurmak çocukça bir önyargı olur. Duygu Asena da yazdı kendini, “adı olmayan kadınlar”dan, Duygu Asena’nın okulundan mezun Ayşe Arman da. Ancak yazılmaya değer hayatları, anıları belirleyen yine yazarın kendisidir. Zamanın durmak bilmeyen çarklarına direnebilen yazının sahibine “yazar” denir. Kalanları “blogger”dır, yazar müsveddeleridirler.

Yazarın yazının ana meselesine dönüşmesi aynı zamanda bir “postmodern” tutum olarak da görülebilir. Paul Auster romanlarında pek çok kez karşımıza kendi kimliğiyle çıkmıştır örneğin. Bu, onun yazı macerasını yazının içine almasıdır. Yazar bunalımlarından, edebiyatın karanlık odalarından bahseder Auster; evde pişen yemekten ya da geçen gece karısıyla yaşadığı aşktan değil.

Üsluptan ve içerikten yoksul bir yazı üretimi, nereden bakılırsa bakılsın yazının ve edebiyatın değerini düşürmekte ve aynı anda nitelikli edebiyatı yüceltmekte. Facebook paylaşmlarıyla yazarlık cakası satanların sayıları arttıkça, uluslararası, hatta zamanlar/dönemler-arası yazarlık yapanların değerleri artmakta. Tek sorun her ikisinin de aynı rafta yer buluyor olması.

Neyse ki kararı zaman verecek, yeni parfümünün kokusundan ve çocuğunun ilk kelimesinden bahsedenleri kendi hayatlarına hapsedecektir. Oysa edebiyat, bırakın kişiyi, ülke sınırlarını dinlemeden büyümeye, zamana direnmeye devam edecektir.

Yazar, yazının malzemesi olabilir; önemli olan yazının niteliğidir.

Tarih yazının en büyük kaynaklarından biri olan hatıratlar, anı kitapları Pucca’nın günlüğüyle aynı kategoride değerlendirilmeyecektir. Fakat yine ülkemiz için önemli olan bir durumla karşı karşıya kalıyoruz: Muhafazakarlığın bu kadar moda olduğu bir zamanın Türkiye’sinde gittikçe artıyor bu “gündelik hayat yazarları”nın sayısı. Tıpkı “Grinin 50 Tonu”nun haftalarca — hatta aylarca en çok satan kitap olduğu gibi, bu da aslında insanların üzerindeki baskının arttıkça, gerici, kapalı, biatla yoğurulmuş kültür yüceltildikçe açılmak saçılmak, “öteki” gibi olmak istiyorlar insanlar. Belki sokakta, sloganla değil ama, kitapçıdan aldıkları kitaplarla gösteriyorlar bunu.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.