Bilime Karşıt Etkenler

Merhaba bu blogdaki konuları ve daha fazlasını, yeni açtığım Youtube kanalında video olarak paylaşacağım. Dilerseniz kanalı inceleyebilir ve takip edebilirsiniz: https://www.youtube.com/c/diamondtema
Esasen bu yazıyı blog için değil, yakın zamanda matbuu olarak yayına geçecek olan Komplike Dergi için hazırlamıştım fakat bazı sebeplerden dolayı bu yazıyı dergide yayımlamamaya karar verdik. Uzun süredir çok nadiren yeni yazı yayımlayabildiğim için de bu yazıyı blogda paylaşma kararı aldım. Böylece hem yazı boşa gitmiş olmayacak, hem de sizlere okuyabilecek yeni bir şey sunmuş olacaktım.
Neyse, giriş faslını fazla uzatmadan konumuza gelelim. Konumuz: Bilim Karşıtı Kitleler.
Fakat ben yazıyı dergiden bloga döktüğüm için bu “kitleler”i daha da çeşitlendirerek “etkenler”e çevirdim. Böylece daha fazla ayrıntı girmek ve yazıyı daha uzun tutmak gibi bir rahatlığım olacak. Keyifli okumalar…

Bilim karşıtı denildiği zaman çoğunuzun aklına ilk olarak “Din” gelecektir. Bu gayet normal. Çünkü size sadece Engizisyon mahkemelerince öldürülen bilim adamlarını bile saymaya kalksaydım yazımı tek part’a sığdıramazdım. Her şeyi bir kenara bırakıp sadece Engizisyon mahkemelerini bile eleştirmeye kalksak, bunun dini açıdan yapılanları bir kenara dursun, devletin el koymak istediği toprakların sahiplerini “Cadı” diye damgalayarak öldürmesini bile(ayrı bir yazının konusu) konu alabilirdik.
“Buralar değerlenir”, “buralar bize lazım” diye düşünerek belli şahısları silah zoruyla esir alarak, bunu da “Din için, İsa için” yaptığını söyleyerek önüne geleni canlı canlı yakan bir otoritenin hüküm sürdüğü yüzyıllardan bahsediyoruz. Bu otoritenin başında da bir din lideri olan Papa olduğu için, Avrupa’nın Karanlık Çağı diye adlandırılan dönemde, günümüzün din düşmanlarının kullanabileceği tonla bahane bulmak mümkün.
Fakat ben “Din” olgusunu tamamıyla “Bilim Düşmanı” addetmek niyetinde değilim. Zaten istesem de bunu yapamam, çünkü yalan söylemiş olurum. Kabul, Din adına birçok saçmalık ve katliam yapılmıştır, günümüzde bile IŞİD gibi birtakım terör örgütleri bu rezilliği bize bıkmadan usanmadan hatırlatmaktadırlar. Lakin yine de bu olaylar dinleri (Hristiyanlık, Müslümanlık ve diğerleri) “bilim düşmanı” addetmek için yeterli değildir. Çünkü Din veya herhangi bir İdeoloji, onu takip edenlerin cehaleti yahut davranışlarıyla değerlendirilemez. Neticede İlahi yasalara ya da “üstün bir topluma” dayalı bütün inançlar birer Ütopya’dır.
Diğer bir gerekçe ise, Dinlerin de geldiği döneme göre bir bilim olmalarıdır. Dinler, bilimden evvel ilkel insanların evrene anlam katma çabalarının, bilinmeyeni izah etmek için kurguladıkları hipotezlerin bir bütünüdür. Zaman ilerlerledikçe, daha çok şey bilindikçe; daha yeni ve “dolu” hipotezler ortaya atılmış ve eskisine nazaran daha ayrıntılı ve geniş dinler oluşmuştur ve böylece mitolojiler de evrimleşmeye devam etmiştir.
Fakat özellikleri gereği Din, hayatta kalmaya devam etmek zorundadır. “Buraya kadar sorabilirsin, gerisini kurcalama!” demelidir. İşte bu noktada Din ile Bilim ayrımını görebilmekteyiz. Çünkü her Din, içinde değişmez kurallar barındırır ve bu değişmezlik prensibi Din’in tıkandığı yerdir. Bilimde sorgulamak, yeni fikirler üretmek faydalıyken, Din’i sorgulamanız tehlikelidir. Bu sorgulamalar sonucu dinden çıkmanız mümkünse, daha da kötüsü bu dinden çıkışın popülerleşmesi ihtimali söz konusuysa; Din kendisini savunmak ve sizi imha etmek zorundadır. Aksi taktirde Din’in kendisi yok olacaktır.
Din’in bu “imha etme” işini nasıl yapacağını ise açıklamama zannederim lüzum yoktur; zira mutlak ve değişmez gerçeği bulduğunu savunan ve kendisini bu fikre adamış olan yüksek IQ’lu vatandaşlar bunu hiç çekinmeden gönüllü bir şekilde yapacaklardır.
Din’in düşüşe geçtiği toplumlarda Din baskısı artar ve vahşileşir. Eğitim sistemi, ekonomi, özgürlük ve medya törpülenmeye başlanır ve zamanla bu düşüşün izleri silinir. Bu engebeden sonra ilerlenebilecek muhtemel iki yol vardır:
Birinci yol, Aynı hataların tekrar edilmemesi için Din’in mükelleştirilmesi, yani evrene uydurulması.
İkinci yol, Din harici her şeyin kontrol altında tutulması.
Tarihte ve günümüzde bu iki yolun da örneklerini sıkça görebilmekteyiz.
Değişmez gerçeklere sahip kurumlarda zaman geçtikçe bilmenin yerini inanmak alır. Mevcut sistemin daha iyisinin olabileceği, ya da mevcut sistemin kusurlu olabileceği ihtimali önemli değildir. Önemli olan, kişinin neyi gerçek ve doğru kabul ettiğidir. Bu tavrı özellikle son yıllarda Türk halkında rahatlıkla görmek mümkün. Eristik metodla (doğrunun ne olduğunu önemsemeden sadece inkar etmeye yahut karşındakini dibe çekmeye dayalı tartışmak, didişmek) evrimi inkar edenlerin, hatta daha da abartıp dünyanın düz olduğunu iddia edenlerin sayısı giderek artmaktadır.
Maalesef hiç bir meziyeti olmayan insanlarda bir noktadan sonra amaç artık inandığın dinin öğretilerinden yola çıkarak bir şeyleri inkar etmek değil de, sadece aykırı olabilmek adına gerçekleri inkar etmeye, marjinal görünebilmek için zırvalamaya dönüşmektedir.
Bu arada bu satırlar sakın ha dindarların kalbini kırmasın. Eleştirdiğim şey sizin dininiz değil, dininizi kullananların tutumudur. Bugün X kitabının bazı pasajları Büyük Patlama Teorisi veya Evrenin Genişlemesi’ne örnek gösterilebilir; “Bakın, burada bu yazıyordu!” denilebilir, fakat bundan 50 yıl sonra bahsi geçen bu 2 teori yanlışlanır ya da geliştirilirse, bu sefer bu hareketlerin Dinî açıdan yorumlanışları da değişecektir. Bu da dini gündeme göre güncelleştirmek demektir ki bu, Din’in doğasına aykırıdır.
İnançlı bir insan pekala açık fikirli ve bilgiye aç olabilir. Dindar olan birçok bilimadamı bulmak mümkündür. Fakat din olgusunu kendi menfaatleri doğrultusunda gündeme göre değiştirip duran bir zihniyet son derece tehlikeli ve ikiyüzlüdür. İşte bu insanlardan uzak durmak gerekir. Bu karakterdeki insanlar her zaman kimsenin bilmediği gerçekleri kendinin bildiğini ya da kutsal kitaptan kimsenin anlayamayacağı özel mesajları anladıklarını iddia edip kitle edinirler. Bu, işin ruhbanlığıdır ve son derece kişisel çıkara dayalıdır.
Bahsi geçen karakterdeki insanlara eminim siz de hayatınızın bir bölümünde rastlamışsınızdır, eğer rastlamadıysanız da merak etmeyin kesinlikle bir gün rastlayacaksınız. Örneğin “O öyle değil, bak aslında bu gizleniyor, gerçekte şöyle bir şey var ama kimse bilmiyor” felsefesiyle komplo teorileri içinde yüzen bir dünya görüşüne sahip kişileri gözünüzün önüne getiriniz. Bunu bilimsel verilere, siyasete, tarihe, hatta gündelik yaşama bile taşıyan çok büyük bir kalabalıkla yüzyüzeyiz.
Zaten bu yüzden Agartha, Annunaki veya İlluminati teorileri gerçek bilimsel teorilerden daha çok ilgi görüyor. Bu durumda kişinin Teist ya da Ateist olmasının bir değeri kalmakta mıdır? Demek ki asıl mesele Papa’nın veya IŞİD’in görüşlerini, veyahut bir başka bir Kutsal’ın öğretilerini savunmakta değil, dogmatik bir düşünceye saplanıp kalmakta ve en önemlisi önyargılı olmakta yatıyor.
Örnek: Eğer Newton’un Teorisi bir “Din” halini alsaydı, şu anda Kuantum dünyası hakkında tek bir bilgi edinemezdik. Aynı şekilde eğer Aristo fiziği bir Din haline gelseydi ve bunun test edilmesi, sorgulanması yasaklansaydı; Newton diye birisi ortaya çıkamazdı.
Aslında tarihte gerçekten bilim camiasında bunu yapmış kişilere rastlıyoruz. Buna ünlü bilimadamı Pisagor’un, öğrencisi Hippasus’u sırf İrrasyonel sayıları bulduğu gerekçesiyle (Pisagor’un açıklarından yola çıkarak) öldürtmesini örnek gösterebiliriz. Çünkü Pisagor’un açıklamalarının evreni gerçekten izah ettiğine inanılıyor ve Matematik neredeyse dinleştiriliyordu. Dolayısıyla birinin çıkıp da “Burada bir yanlış var” demesi, hele hele bu yanlışı gözler önüne sermesi kabul edilemez bir durum ve Pisagor açısından bir risk yaratmıştı.
Bilimin dinleştirilmesi konusu sizlere garip geldiyse eğer, günümüzdeki “dinleştirme”ye de bir göz atmanızda fayda var. Örneğin buna Kuantum Teologları veya Düşünce Gücü üstadlarını örnek gösterebiliriz. Birtakım Kuantum prensiplerini, Bilinç’i “Tanrı” diye satmaya kalkan birçok profesör görmek mümkün. Gerçi bizim ülkemizde Kuantum ilkeleri bu kadar yaygın bilinmiyor fakat Avrupa’daki Spiritüalist akımın yandan yemişliğini yapan Nişantaşı’lı Yaşam Koçları’na rastlamak çok kolay. Altına leoparlı tayt giyerek mor saçlarıyla marjinal görünmeye çalışan, Yoga derslerinde Karma ve Reenkarnasyondan bahseden “Elit”lerden geçilmiyor ortalık.
Her neyse. Hepinizin bildiği üzere bilim sürekli hipotezler üreterek ve bunları sınayarak ilerler. Yani bilimin esası sürekli yeni fikirler üretmeye ve bunu test etmeye dayalıdır. Pisagor gibi adamlar bilime katkıda bulunmuş ve bazı şeyleri aydınlatmışlardır, burası doğru. Ancak aydınlattıkları şeylerin yanında birtakım yeni hipotezler, teorilerini destekleyecek yan unsurlar da sunmuşlardır. Sunulan hipotezlerin birçoğu doğru çıkacak ve fikirlerini güçlendirecek, birçoğu ise zamanla yanlışlanacaktır. Fakat herkes fikirlerinin yanlışlanmasına olumlu gözlerle bakamamaktadır.
Kimi zaman bazı bilimsel verilerden yola çıkışla evrenin izahı ve mistik temellere dayalı fikirler-inançlar geliştirilmiştir. Böyle bir durumda hayatını bilime adamış bir insan bile “bilim karşıtı” faaliyetler gerçekleştirebilir. Peki bu Bilim’in ayıbı mıdır? Hayır. Bilim adamı olmak ile bilim yapmak farklı şeylerdir. Dolayısıyla Bilim de kendi içerisinde zaman zaman sallantıya düşmüştür fakat her seferinde yolunu bulmuştur. Çünkü bilim inanmayı değil, sorgulamayı esas alıır.
Yukarıda bahsettiğim “Dinleştirilmiş Bilim” tabii ki o dönemle sınırlı kalmamıştır. Pisagorculuk bir yana, İdealizm, Materyalizm ve hatta Ateizm bile bir dini görüş olarak nitelendirilebilir. Bir şeyin Din olabilmesi için ille de felsefesinin içine gökte oturan bir Tanrı koymaya gerek yoktur. Bu ideolojilere örnek olarak az önce bahsettiğim Spiritüalist akımı gösterebiliriz. 20.yy’ın başından itibaren “Kuantum Teolojisi” adında bir akım yaratılmaktadır. Felsefesinin temelleri Spinoza ve Descartes gibi filozoflardan tutun, Sokrates’e ve Platonculuğa kadar dayanmaktadır. Düşünce Gücü ve Kuantum ilkeleri baz alınarak “sözde bilimsel” bir evren görüşü oluşturulmaktadır. Temelde bunun Panteizm, Pantenteizm ve Sufizm türü öğretilerden pek bir farkı yoktur, zira Uzakdoğu mistisizmiyle aynı şeyleri anlatmaktadırlar. İşin tehlikeli kısmı bunun “Kuantum” dünyası esas alınarak güncellenmiş olmasıdır. Öğretinin içine bir de Karma felsefesi ve Reenkarnasyon olgusunu katınca, atomaltı parçacıkların hareketleri ve güzelim Kuantum prensipleri size gayet rahmâni bir tavırla yedirilebilir. Bu durumda Bilim’in kendisi bile Bilim’e karşıt etkenler’e girebilir, çünkü yanlış öğretilmektedir.
Kendi gözleriyle görmek isteyenler Youtube’a “Kuantum Belgeseli” yazarak, çıkan herhangi bir videoya göz atabilir ve alttan alttan size bu mistik öğretilerle harmanlanmış “bilimsel gerçekler”i empoze etmeye uğraşan “bilim camiası” kitlesini görebilirler. (Özellikle “Her Şey Bir” yazan videolara bakmanızı öneririm) Bu durumda bilimin bize sunduğu internet bile, doğru kullanılmadığı taktirde “bilime engel” olabilmektedir. Eğer bilimi doğru dürüst öğrenmez ve eksik, taraflı araştırmalar yaparsak; sonuçta ulaşacağımız bilgilerin bir anlamı kalmayacaktır, çünkü bu durumda tavrımız bilimsel değil, “Pisagorcu” olacaktır.
Söylediğim gibi, doğru anlaşılmadıkları taktirde bilimsel gerçekler bile bilime engel teşkil edebilirler. Bilime destek veya engel olmak tamamen bizim tutumumuza bağlıdır. Bunun yanında sadece kişisel görüşler veya ideolojilerimiz haricinde, bulunduğumuz toplumun yönetim şekli de bilim yapılmasına engel olabilir. Örneğin herkesin eşit olduğu ve bir profesör ile bir tarım işçisinin aynı değeri gördüğü bir toplumda, insanlar karşılık alamayacakları veya değerlerinin bilinmeyeceği endişesiyle bıkkınlık ve tembellik içine girebilirler ve böylece parlak zekalar, kolaya kaçıp daha basit işlere yönelebilirler.
Bunun yanında çok fakir toplumlarda, okumak yahut eğitim almak gibi şeylere zaman ayıramayıp vasat bir işe girmek ve para kazanmak zorunda olanlar da görülebilir. Geçim sıkıntısı içerisinde, evin kirasını zar zor ödüyorken bilmem kaç bin dolarlık bir üniversiteye gitmek yahut 10 yıl okuduktan sonra güzel bir maaş alacak imkanları bulmak zordur.
Hayatımızda imkanların ve şans faktörünün çok önemli olduğu su götürmez bir gerçektir. Örneğin Einstein’in Afrika’da doğup açlık içinde öldüğü bir dünya hayal edelim, yahut Newton’un bir zenci olarak doğup köleleştirilerek sömürüldüğü… Dolayısıyla sadece inançlarımız ya da ilâhi doğrularımız değil, hayatımızdaki her şey bilime karşıt olabilirler. Bu karşıtların içine Komünizm, Emperyalizm hatta devrine göre Demokrasi bile eklenebilir ve bu örnekler çoğaltılabilir.
Bir düşünün, dünya milyarlarca yıldır var ve insan dediğimiz tür binlerce yıldır yaşıyor. Fakat nedense sadece son 10–15bin yılda doğru düzgün bir medeniyet izine rastlayabiliyoruz. İnsanlar, geçen yaklaşık 200bin yıllık sürede çevreye adapte olmaya ve dil geliştirmeye uğraşmışlar. Mağaralarda yaşayarak, ormanlarda saklanarak mücadele vermiş ve ancak çok uzun bir süre sonra yeni insanlarla karşılaşabilmiş, yeni bir topluluk oluşturabilmişler.
Şu anda bu yazıyı okuyan siz, 40bin yıl önce Afrika’da bir kabilede doğmuş ve hayatınızı hiçbir şey başaramadan geçirmiş olabilirdiniz. Ya da daha yakına gidelim. Günümüzden 200 yıl önce doğsaydınız; ne internetiniz, ne telefonunuz ne de bilgisayarınız olacaktı. Her yere arabayla gidemeyecek, akşamın bir vakti canınız çikolata çekti diye markete gidemeyecektiniz. İnternetiniz olmadığı için çevreniz daha dar olacaktı, şuan tanıdığınız veya belki aşık olduğunuz insanlardan o zaman haberiniz olmayacaktı, bütün ömrünüz mahallenizde geçecek, uzaktaki sevdiklerinize birkaç ayda bir ancak mektup yollayabilecektiniz (tabii okuma yazmanız varsa).
Kısacası her çağda yaşam kalitesi ve olanaklar değişmekle beraber, eğer günümüzden başka bir dönemde yaşamış olsaydınız; şuan bildiğiniz birçok şeyi bilmiyor olacak ve belki de tamamen farklı bir karaktere sahip olacaktınız. Belki Mısır’da bir firavunun kölesi olacak ve hayatınızı piramit yapmakla geçirecek, belki mal olarak pazarlarda başka tüccarlara satılacak, belki de çok akıllı ve bilgili olsanız bile sırf Papa sizin tipinizi beğenmedi diye meydanlarda Engizisyon adına idam edilecektiniz.
Hayatımız o kadar çok olasılıkla ve şansla dolu ki, şu an bile yaptığınız herhangi bir seçim hayatınızın kalanını farklı bir şekilde yönlendirmeye devam ediyor. Şu an internette çok kitap okumakla veya gizli gerçekleri bilmekle övünerek attığınız havanız, eğer Irak’da doğmuş ve IŞİD tarafından esir alınarak kafası kesilmiş bir insan olsaydınız mümkün olamayacaktı. Kitap okumayı bırakın, doğru düzgün bir kişiliğe bile sahip olamayacaktınız.
Neyse, “şöyle olsaydı, böyle olsaydı”ları fazla uzattım sanırım. Konumuza dönelim. Yazının başında Din’in tamamen bilim düşmanı olmadığından söz etmiştim; şimdi gelelim Din’in (Pagan dinleri dahil) “Bilim dostu” olduğu evreye.
Din, geldiği dönemde bazı yenilikler, yeni yasalar ve yeni izahlarla ortaya çıkmak zorundadır, yoksa rakip dinler karşısında bir özelliği kalmayacaktır. Eğer Din, oluşum evresinde bilinmeyen veya az bilinen 4–5 gözlemi izah edebiliyorsa(Örneğin Astronomik yeni yorumlar, jeolojik yeni bilgiler vs.) bu bilimsel bir katkıdır. Dolayısıyla gelen din veya felsefi görüş neticesinde birçok aydın ortaya çıkacak, bir çok kişi buluşlar yapacak ve dünyayı daha ileriye taşıyacaktır. Buna Yunan biliminin başlangıcıyla ortaya çıkan Sokrat, Platon ve çeşitli filozofları ve İslam’ın yaygınlaşmasıyla Yunan bilimini devam ettiren Müslüman bilimadamlarını, kısacası İslam’ın Altın Çağı’nı örnek gösterebiliriz.
İşte bu görmekte olduğunuz kısa ama parlak evre, Din’in “Bilimsel Yüzü” oluyor, ta ki sunduğu hipotezlerden bazıları yanlışlanana ya da rakip yeni bir din ortaya çıkana kadar… Öte yandan kötü bir dinin hakim sürdüğü bir topluma daha barışçıl veya sistematik bir din getirirseniz, dolaylı yoldan o topluma fayda sağlamış olacaksınız ve bu fayda zamanla bilimin önünü açabilecektir. Buna Pagan Roma imparatoru 1. Konstantin’in 4.yy’da mecburi olarak Hristiyanlığı devlet dini yapmış olmasını örnek gösterebiliriz. Bu arada Hristiyanlığın oluşumu ve kutsal kitapların kökeni üzerine de ayrı bir yazı hazırlamayı düşünüyorum. Bittiği zaman buraya ekleyeceğim.
Aslında ideolojileri eleştireceksek, onları bir insan olarak düşünmeli ve yargılarımızı bu fikirden yola çıkarak oluşturmalıyız. Neticede o ideolojiyi üreten de, yaşayacak olan da bizleriz. Hangi ideoloji olursa olsun fikirler bizden çıktığı için, dolayısıyla ideolojiler de bizleri ve mantığımızı yansıtacaktır.
Şimdi; sürekli şampiyon olan ve rekorlar kıran bir kişi düşünelim. Bu kişi, kendisini yenebilecek bir rakiple karşılaştığı zaman yapabileceği iki şey vardır:
1: Daha fazla çalışır, galibiyet için daha fazla mücadele eder ve eksiklerini tamamlar.
2: Hile yapar ya da rüşvet teklif eder. Makyavelist olur, kazanmak için her yolu dener, çirkinleşebildiği kadar çirkinleşir.
Bu iki seçeneğe baktığımız zaman dogmatik bir ideolojinin veya ütopik temellere dayalı bir inancın 1. Seçeneği(kendini geliştirmek, hatalarını düzeltmek) uygulayamayacağını rahatlıkla görebiliriz. Yapabileceği tek şey 2. Yolu deneyerek ya rakibini imha etmek, ya da “dinler arası diyalog” denilen aldatmacayla politik oyunlar sergilemek olacaktır. Bir ihtimal belki de bilimsel verilerle dini verileri ortak bir paydada birleştirerek sunmaya, yani kıvırmaya çalışacaktır.
Fakat iş bilimsel mantığa geldiği zaman, bilim bu durumda çok daha özgürdür. İsterse 1. Yolu izler –ki yapması gereken budur, isterse 2. Yolu tercih eder –ki Nazi Almanyası’ndaki bilimadamları buna örnektir. “Bilim adına” diyerek çeşitli deneylerde kullanmak için binlerce Yahudi’nin üzerinde deneyler yapmış ve insan canının kıymetini hiçe saymışlardır.
Bizim insanımız yanlış anlamak, hatta anlamamak konusunda uzmandır. Hele birde din, politika veya tarih konuşulduğu zaman özellikle yanlış anlamak için kendini zorlar. Bu yüzden ben de yanlış anlaşılmamak adına şu kısmı bir açayım: Ben “Din bilim karşıtıdır, Bilim’in düşmanı Dindir” gibi bir şey demiyorum. Pekala dinlerin bu dünyaya çok büyük faydaları olmuştur. Yukarıda verdiğim örneklerin yanında Din; sistematizasyon için, toplum kültürü için, özellikle yasalara bağlı yaşayabilmek için gereklidir. Modern dünyayı oluşturana kadar insanları kontrol edebilmek için, düzeni sağlamak için(ya da savaşmak için) Din’den daha iyi bir araç bulamazdınız. Günümüz modern hukukundan önce dünyamız din hukukuyla yürütülmekteydi.
Ben burada ne Din, ne de Bilim propagandası yapmıyorum. İnsan yaşamında Din, insanı yöneten ve 24 saatini belirleyen bir programdır, bir yasalar bütünüdür. Bilim ise insanın yönettiği ve istediği şekilde kullanabileceği bir araçtır. Siz teknolojiyi yaşam şartlarını kolaylaştırmak için de, Atom bombası üretmek için de kullanabilirsiniz. Şu anda bazı kesimlerce “Kurtuluş bilimde”dir fakat Bilim pekala bizim felaketimiz de olabilir. Yarın dünya ne şartlarda olur bilemeyiz. Dolayısıyla yazının başında söylediğim gibi, “Bilim düşmanı” denildiği zaman çoğunluğun aklına “din” gelecektir, fakat; aslına bakarsak Din onlarca etkenden sadece bir tanesidir. Daha geniş bir çerçeveden bu konuyu ele almakta her zaman fayda vardır.
Modern dünyamızda yaygın bir yönetim sistemi olan Demokrasi bile bilime darbe vurabilir. Bilime karşıt olabilecek sistemler arasına Din, yönetim şekilleri ve maddi güçsüzlükler, cehalet ve hatta Bilim’in kendisi bile eklenebilir ve bu liste daha da uzatılabilir. Bunun sorumlusu insanlardır. Yeni insanlar, yeni görüşler ve yeni akımlar sürekli oluşmaktadır ve bunlar olumlu-olumsuz hayatımızı etkilemektedir.
Bir zamanlar Monarşi kötü iken, şu anda X ülkesinde gerekli ve bilime katkılı bir sistem haline de gelebilir. Bu tamamen egemen zihniyete bağlıdır. Başa geçecek kişi Etik sahibi bir şahıs olursa (Örn: Fatih Sultan Mehmet, Atatürk vb.) o ülke için o çağ bir kalkınma çağı olacaktır. Diğer yandan, başka bir ülkedeki başka bir lider, gayet gerizekalı veya beceriksiz biri çıkabilir.
Sizlerle meşhur bir kısırdöngüyü paylaşmak istiyorum:
“Zor şartlar güçlü adamları yaratır, güçlü adamlar zor şartların üstesinden gelerek kolay şartları sağlarlar, kolay şartlar ise güçsüz adamları yaratır ve güçsüz adamlar şartları zorlaştırırlar, o zor şartlar ise güçlü adamları yaratır…” ve bu böyle gider.
Yani bu kaçınılmaz bir durumdur. Birileri gelir, dağılmış bir toplumu düzeltirler ve o toplum düzelmenin verdiği rahatlıkla tekrar kendini dağıtır.
Peki Demokrasi‘yi bilim düşmanı yapabilecek şartlar nelerdir? Gayet basit. Eğer akıllılar azınlıktaysa, doğal olarak Aptallar çoğunluktadır ve yönetimi aptallar belirler. Böyle bir durumda her şey kartopu misali katlanarak daha da kötüye gider, işlerin tersine dönmesi çok zorlaşır.
Eşitlik kavramı bile tehlikelidir(Burada eşitlikten kasıt Sosyalizm değildir, Sosyalizm mantığını başka bir yazıda eleştireceğim). Örneğin bütün yurttaşlarımızla eşit olduğumuz tek bir husus var: Seçimlerde oy verebilmek. Milletvekilinin de oyu bir puan, çobanın da oyu bir puandır. Eşit olabildiğimiz tek hususta bile başımıza ne tür dertler açtığımızı görebilenleriniz ne demek istediğimi anlayacaktır.
Önemli olan, karakterimiz ve etik anlayışımızdır, zihniyetimizdir. Evrimi kabul etmeyen profesörler veya 5000 sene önce cep telefonuyla haberleşildiğini iddia eden akademisyenler var üniversitelerimizde. Sanki başımızda yeterince problem yokmuş gibi bir de “Antik Astronot Teorisi” veya “Tanrıların Arabaları” gibi projeler sunarak insanları “Bilimkarşıtı Bilim” ile karşı karşıya bırakan ve bu misyonlarla ceplerini dolduran birtakım kitleler ve Uzakdoğu öğretilerini bilimle harmanlayarak, Aydınlanma vaadleri dağıtarak çeşitli zırvalıkları medyanın gündeminde tutmaya devam eden “elit”lerimiz sağolsunlar “Bilimkarşıtı” zihniyet bulmakta pek zorlanamıyoruz.
Yazıyı fazla uzatmak niyetinde değilim. Sabırla okuyan herkesten ricam bu hususları daha çok düşünmeleri ve eleştirmeleridir. Nasıl ki size açıklamaya çalıştığım karakterdeki insanların sırf Doktor veya Profesör ünvanları var diye bu saçmalıkları “Bilim Dünyası”na yaftalamıyorsak, din içerisinde bölünen ve saçmalayan bazı dinadamlarını da “Din Camiası”na etiketlememeliyiz.
Özellikle bu yazıda Din üzerinde durmamın sebebi, kötü bir din politikasının işlendiği şu yıllarda gençlerin hızla dinden çıkmalarıdır. Kimin dinden çıktığı veya hangi dine girdiği beni alakadar etmez tabi, fakat boşlukta kalmaları ciddi bir problemdir. Halkımız eğer kararsız veya bilgisiz olursa; bu dolaylı yoldan bizi de etkileyecektir.
Hayatı boyunca inandığı kutsal kitabı bir kere açmamış olduğu halde o kitaba kelle kesecek kadar tapan veya Das Kapital’i okumadan Komünist geçinenlerin ülkemize neler yaptığını hepimiz tarihte gördük. Bunun bir de Sovyetler modelini, yani Dinden çıkış devrini görmeye gerek yoktur sanırım. Çeşitli akımlara özenmeden, okuyarak, araştırarak, en önemlisi de “bilerek” inanmak veya inanmamak çok büyük bir ayrıcalıktır.
Yazı içerisinde dedindiğim bazı etkenleri lehimize çevirirsek, örneğin interneti boş şeyler için değil de araştırma yapmak için kullanırsak; maddiyatımızı boş eğlencelere değil de kitaplara, eğitimimize yatırırsak; yönetim sistemimizden veya çevremizden kötü bir şekilde etkilenerek değil de, ders alarak ilerlersek, en azından inandığımız veya reddettiğimiz ideolojilerin ne olduğunun bilincinde yaşar ve konuşursak; hem kendimize, hem ailemize ve yakın çevremize, hem de ülkemize yararlı kişiler olabiliriz. Böyle bir durumda bilimimiz de ilerler, eğitimimiz de ilerler.
Eğer yaşam şartlarınızdan veya hayatınızdaki belirli şeylerden şikayetçiyseniz, şikayet etmeyi bırakıp faaliyete geçmelisiniz. Ayrıca çok daha kötü şartlarda doğup elinizdeki hiçbir şeye sahip olamayacağınız ihtimalini de dikkate almalısınız. Bunu yaparken de hiçbirimizin mükemmel olmadığını unutmaz, eksiklerimizi gidermek için çalışırsanız işte o zaman bilimsel bir yöntem izlemiş olursunuz. Tarih bize hiçbir şeyi olmayan, en alt tabakadan gelen insanların sadece zekalarıyla ne kadar yükselebildiklerini birçok kere göstermiştir.
Tarihe baktığınız zaman her şeyin domino taşları gibi dizildiğini göreceksiniz. Avrupa ve İslam medeniyeti açısından felaket sayılan Moğol istilası bile dünyanın yönünü öyle bir değiştirmiştir ki; yaşanan olaylar sonucunda Selçuklu yerini Osmanlı’ya, Avrupa’daki Katolik baskı ise tahtını Protestanlığa ve zamanla Rönesans’a bırakmıştır. Bazen kötü olaylar bile gelecekteki insanlar için faydalı şeylere yol açabilirler. Örneğin Osmanlı’da Bayezit Timur’un eline düşmeseydi, Fetret devri olmasa ve yönetim el değiştirmeseydi, Fatih Sultan Mehmet hiç doğmamış olacaktı.
Olumsuzlukların üstesinden gelebilmek için önce özgüven, sonra güç gereklidir. Özgüven eksikliğinizi ise bilgiyle ve gelişimle kapatabilirsiniz. Bunu yaparsanız zaten güç de peşinizden gelecektir. Bu durumda şans büyük ölçüde sizin yönettiğiniz bir faktör haline gelir. Elinizdeki imkanları doğru kullandığınız sürece karşınızdaki engellerin sayısı bir hayli azalacaktır.
Bu yazıda belirli bir kitleyi yermek veya övmek için çaba göstermedim. Tam tersine A’dan da B’den de it yahut yiğit çıkabileceğinden bahsettim. Dolayısıyla kendimiz gibi olmayanları, farklı partileri, farklı milletleri ya da farklı inançları küçümsemek yerine, kusurlarını/kusurlarımızı görüp mukayese edebilmek bizim için hayati önem taşımaktadır. Umarım yeterince açık olabilmişimdir. Sıradaki yazılarda görüşmek üzere…
https://www.facebook.com/diamondtemaofficial/notifications/
NOT: Bu yazı ve diğer yazılarım benden özel izin alınmadan ve kaynak belirtilmeden hiçbir ortamda kullanılamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz ve paylaşılamaz. Benden özel izin almadan ve kaynak belirtmeden kullandığınız taktirde hakkınızda yasal işlem başlatılacaktır.
