Dinler ve Toplumlarda Kurban Ritüeli Tarihi

Bu seferki yazıda “Kurban” konusunu inceleyeceğiz. “Kurban vermenin altındaki sebepler nedir?”, “neden kurban veririz?”, “Kurban vermenin tarihçesi nedir?” gibi konulara değineceğiz.

Öncelikle konuya başlamadan önce Celal Şengör’ün “Birbirini Yalanlayan İnançlarla Bilim Yapılabilir Mi?” adlı konuşmasından biraz altıntı yapayım:

Din nedir? buradan başlamak lazım. Ben, Din’in altındaki bütün inanç sistemlerini kast ediyorum. Şimdi Din, ilk ortaya çıktığı zaman iki tane işlevi var, bugün hâlâ daha iki tane işlevi var.

Bunlardan bir tanesi İzah işlevi. İnsanlar, çevrelerinde olup biteni izah etmek istiyorlar. Anlamak istiyorlar. Çünkü bu, insanın hayatta kalabilmesi için gerekli bir şey. Ne olup biteceğini anlayacaksınız ki, ona karşı tedbir alasınız. Yani bir yıldırım düştüğü zaman, insanın ilk sorduğu soru “Bu nedir?” olmuştur. İkinci sorduğu soru, “Niçin olmuştur?” İnsanın ilk dönemlerinde, yani ilk düşünmeye başladığı zamanlarda buna bir açıklama getirmesi mümkün değildir çünkü bilimsel bir birikime sahip değildir. Onun için insan, ikinci bir şey icat ediyor; “Yalan Söylemek”. İnsan, şimşeğin çaktığını görüyor, “buna bir şeyin sebep olması lazım” diye düşünüyor. Şimdi ilk insanların bildiği sebepler arasında iki şey var; birincisi kendi, ikincisi hayvanlar. (Hayvan sana saldırırsa ölürsün, hayvan seni boynuzlarsa ölürsün vs. Hayvan bir sebeptir.)

Dolayısıyla, şimşeği çaktıran için diyor ki; “Bu bir güç.” nasıl bir güç? kendisi gibi bir güç. Çünkü başka bir şey bilmiyor. “Bu kızdı” diyor, “Şimdi bu güç her neyse, benim bir şeyler yapmam lazım. Kızgınlığını geçirmem lazım.” Gene kendisine dönüyor “Benim kızgınlığım nasıl geçer?” diyerek. Cevaplar basit; birisi sana iltifat ederse, birisi sana hediyeler sunarsa vs. İnsan da dolayısıyla böyle düşünüyor. “O zaman ben de öyle yapayım. Bunu bize kim yapıyosa ona hediyeler vereyim, iltifatlar (dua) edeyim de bizi rahat bıraksın.” diyor.

Kendisinin en kıymetli hediyesi nedir o zamanlar? yiyecektir. Yiyecek hediye ediyor o da. Avını götürüyor, sunuyor. O güç ve otorite diye gördüğü hayâli şeyle bir ilişki kurmaya çalışıyor. Bu, izah görevidir Din’in.

İkinci göreviyse Düzenleme’dir. İnsan oğlu bir topluluk içinde yaşıyor. İnsanoğlu’nun yaşadığı topluluk iki gruptan oluşuyor. Bir grup; Avcılar, diğer grup; Tarımcılar. Şimdi, Avcılar, küçük gruplar hâlinde yaşamak zorundadırlar. Çünkü avı ne zaman yakalayabileceği belli değildir. Bilirsiniz, Etobur hayvanlar bazen haftada 1 defa, bazense 3 defa yerler. Garantisi yok. Avını ne zaman bulursa. Dolayısıyla içerisinde yaşadığı dünya, düzensiz bir dünya. Belirli kuralları olmayan bir dünya. (Av ne zaman gelir, mevsime göre hangi av vardır, av nerden gelir vb.) Bunun için avcı toplumlar, küçük toplumlar olmak zorundadırlar. Genellikle birkaç çekirdek aile, en fazla bir Klan olabilirler. Bunun üstüne çıktığınız zaman topluluğu besleyemiyorsunuz. Çünkü topluluğun av ile hareket etmesi lazım ve ne kadar yiyecek bulabileceğinizin garantisi yok. Dolayısıyla belirli bir nüfus sayısının üzerine Avcılar çıkamazlar.

Daha ilginç olanı, avcının tabiatta gördüğü güçler, az önce bahsettiğimiz güçler. İşte kendisini öldürebilen hayvanlar var mesela. Bunlara güç atfediyor. Bu hayvanların sayesinde öldürmeyi de, ölmeyi de öğreniyor. Ölmek nedir zaten biliyor, hastalıklar var vs. Bu esnada, insanın son nefesini verip gitmesine bir model buluyor. “Bu ölende nedir giden ki ölmüş? hiç farkı yok bizden. Bir hoh yaptı son defa nefes verdi gitti. Bu nefes nedir?” diyerek, son nefese Ruh adını vermeye başlıyorlar. İnsanın son nefesiyle beraber ruhunun da gittiği inancı böylece yayılmaya başlıyor. “Bu ruhtur, bizim yaşamamıza sebeptir. Gitti mi biter.” düşüncesi oluşuyor, (e bir de yakınları ölüyor tabi annesi, babası, çocukları ölüyor bu insanların, bir daha görmek de istiyorlar, kabul etmek istemiyorlar) ve böylece “Sonraki yaşam” veya “Ruh ölümsüzdür” inancı gelişmeye başlıyor.

Bunun üzerine, hayvanlar arasında da ruhlar farz ediliyor. Doğa felaketlerini, başlarına gelen kötü şeyleri bu öldürdükleri hayvanlara bağlıyorlar. “Bu hayvanların ruhlarından korunursam, hayvandan da korunurum.” diye düşünüyorlar. Yardım isteyebileceği kişiler kimler? anası, babası. Öldüler mi ne olacak? bu sefer onların ruhlarından yardım istemeye başlayacak. Avcı toplumlarda bu yüzden Tanrı yoktur. Ruhlar vardır. Ruhlara danışılır. Kahinler çıkar ortaya, ruhlarla konuşanlar vardır. Daha gelişmiş olan toplumlarda ise artık Göktanrı inancı vardır. (Bir tane Ana Tanrı vardır, o da doğanın kendisidir” diye düşünmeye başlarlar. İşin içine sanat ve hayalgücü giren toplumlarda ise bu yüzden orman tanrısı-perisi, su tanrısı-perisi gibi, savaş tanrısı-perisi gibi modeller icad edilmiştir. Avcıların çok basit bir mitolojileri vardır esasında. Her şeyi ruhlar idare eder, her bölgeye göre ayrı ayrı ruhlar vardır.)

Şimdi, gelelim Tarım toplumlarına; bir kere toprakla ilişkiniz var. Toprağa küçücük bir tohum atıyorsunuz, kocaman bir buğdaya dönüşüyor. Bunu ilk yapan insanlar, anne ile toprağı eşit görüyorlar. “İkisi de doğuruyor” diyorlar. Dikkat ederseniz, Tarım toplumlarının ilk gelişmeye başladığı dönemlerde, milletlerde Baş Tanrı, her zaman kadındır. “Tanrıça” inancı hakimdir. İlk defa bu bizim Çatalhöyük’te değişmeye başlıyor. Çünkü volkanlar patlıyor, birçok doğa felaketi meydana geliyor. Volkan patlaması sayesinde nem lokalize oluyor, fırtınalar başlıyor, şimşekler çakıyor. (Bu görüntüyü aklınızda canlandırmaya çalışın… bir felâket. Üstelik bu felâket can alıyor, insanları öldürüyor ve ektiğiniz ürünleri mahvediyor.) Böyle bir şeyi siz ilk insan olarak gördüğünüz zaman, ödünüzün patlamaması mümkün değil. Ancak ilk insan, bu patlamadan bile faydalanıyor ve volkanın kenarındaki obsidyenlerden cam, balta, mızrak gibi silahlar yapıyor. Bu obsidyenin ticareti bile yapılmaya başlıyor. Anadolu’da çıkan bu obsidyenlerin, tâ Sina’ya kadar ulaştığını arkeolojik kazılarda görmüş bulunmaktayız.

Bu sefer insan, bu felâketi getiren ama yanında sana silah veren varlık için “Erkek” modeli geliştiriyor. Çünkü anne doğurucudur, besleyicidir, merhametlidir; ama baba kızar, bağırır, çağırır, döver ama yine de sana silah verir, dövüşmeyi öğretir vs. İlk insan diyor ki; “Bu Tanrı. Bu, babama benziyor. Bir şeye kızdı, ortalığı birbirine katıyor.”

Ortadoğu’nun ilk dinlerine baktığınız zaman, mesela Babil ve Sümer’e bakın, ilk Tufan’ı yapan Tanrı; “Fırtına Tanrısı”. Yunan Panteonu’nun başı olan Zeus meselâ, bir Fırtına Tanrısı. Dolayısıyla bir iktidar değişikliği oluyor. Anne’nin yerine Baba Tanrı imajı geliyor. Düzenleme işlevine gelirsek, Tarım toplumları çok büyük toplumlardır. (Çünkü kalabalık olabilecek bir çevrede yaşar, yiyecek üretirler ve belli bir düzenleri vardır. Hangi dönem hangi yiyeceğin çıkacağını bilir ve üretirler. Başarılı olanları ticaret yapar, merkezî bölgeler oluştururlar.) Fazla sayıda insanı besleyebiliyorlar çünkü. Ancak bazı sorunları var o da; belirli takvimlere uyma mecburiyeti. İşte “Şu zamanda ekiceksin, şu zamanda biçiceksin, şu zamanda depolayacaksın. Bunları yapmazsan; aç kalırsın.” ve bir tarım toplumunun aç kalması, avcıların aç kalmasına benzemez. Avcı toplumu çok aç kalırsa eğer 3-5 kişi ölür en fazla. Tarım toplumlarının aç kalmasına ise; bir mevsim hasat yapılmazsa eğer, bir şehir gidiyor. Dolayısıyla takvim çok önemli.

Peki bu takvimleri kim tutuyor? işi gücü olmayan adamlar. Daha doğrusu, bu işle görevli adamlar. Yıldızların hareketini takip ediyorlar, Güneş’i, Ay’ı takip ediyorlar. Onun için Güneş, Tanrı’dır. Ay, Tanrı’dır. Yıldızlar, Tanrılar’dır. (Mesela şuan burç yıldızları olarak bildiğiniz bütün yıldızlar eskiden Tanrı olarak görülürlerdi. Ayrıca şu yazıyı okuyunuz; Sirius Yıldızı) Bu yıldızlar ile alakalı görevli olan ve konuşan adamlar var; papazlar. Papaza gidip soruyorsun çünkü “Benim ne zaman ekmem lazım?” diye, Papaz da sana cevap veriyor. Bu papazların görevi, takvim yapmak. Bunun için bizim Babil’den elimize son derece detaylı Astronomi takvimleri kalmıştır. Ekeceğin tarih belli, biçeceğin tarih belli, bir de depolayacağın tarih belli. Böylece iş durumu başlıyor. İnsanlara işler dağılıyor. Kimisi tüccar, kimisi depocu vs. ve tarım toplumlarında, kalabalık sebebiyle işi gücü olmayan adamlar fazlalaşmaya başlıyor. Bunlara da iş bulunuyor, ihtiyaç var çünkü.

Şimdi bunu düzenlemeniz lazım. Kim papaz olacak, kim depocu olacak, kim tarlada çalışacak, kim not tutacak vs. Şimdi, bu düzenlemenin yapılabilmesi için bir sosyal çatı lazım. Bu sosyal çatıyı da, empoze edebilmeniz lazım. İnsanların bunu kabul edebilmesi ve hır çıkmaması lazım. Bu düzenleme işlevini de, Din yapıyor.

Şimdi, bunların hangisi birincil olmalı? Düzenleme işlevinin birincil olması mümkün değil. Çünkü; diyelim ki Düzenleme işlevini birincil kabul ettiniz; mesela “İzah işlevini de bu düzenleme işlevi yapıyor, izahları düzenliyor, sosyal davranışı da düzenliyor”, dediniz; şimdi bunun yapılabilmesi için öncelikle bir izahın ortada olması lazım. Ayrıca insanoğlu, genetik yapısından ötürü bazı şeyleri doğarken beraberinde getiriyor. Bazı düzenli davranışları var, çevreyi doğar doğmaz yorumlamaya başlıyoruz biz. Örneğin, doğan bebek hemen meme aramaya başlıyor. Nereden biliyor orada meme olduğunu? genetik yapısında var çünkü. (İçgüdü’nün DNA ile Aktarımı adlı yazımı okuyunuz) Ancak her çocuğun meme bulacağı da garanti değil. Çocuğun meme bulacağı “varsayımı” yanlış olabilir, mesela annesi ölmüş olabilir. Böyle bir durumda çocuk da ölür. Hayvanlar âleminde de sık sık görülür bu, bazen anne, çocuğunu terk eder. Yavru da açlıktan ölür. İşte insanlar büyüse de, buna benzer varsayımları hâlâ oluyor. Genetik yapısıyla birlikte gelen bazı izahlar var. Çevreden belirli beklentileri var. Örneğin; Timsah yavrusu, doğduğu zaman sineği avlayacağını biliyor. Ördeklerin yüzmesi, kanguru yavrularının kesede beklemeleri vs. Bunların hepsi, canlının genetik yapısıyla beraber gelmiş hareket ve düşünce sistemleri. O çevreyi varsayıyorlar. Dolayısıyla, bir izah işlevinin ikincil kabul edilebilmesi mümkün değil.

Dinler bu konuda açıklamalar sunuyorlar. Çevrede ne olup ne bitiyor, öldükten sonra ne olacak, ne yaparsak tanrılar kızmaz vs. İzahı yaptıktan sonra, bu anlayışa göre cemiyeti düzenlemek zorundasınız. Eğer çevreye ters bir cemiyet düzenlerseniz hapı yutarsınız. Mesela tarım yapıyorsunuz, yazın ortasında ekin ekmeye kalktınız; aç kalırsınız. Demek ki; çevrenizin davranışını bilmek mecburiyetindesiniz. Biz, çevremize göre düzenlenmek zorundayız. Ha, çevremizi de değiştirebiliriz, göç ederiz; ama bilmek zorundayız. Bilmeden hiç bir şey yapamazsınız. Bilim bu yüzden gereklidir. Ancak varsaymadan da bilim yapamazsınız.”

İşte şuan bizim için Bilim ne kadar önemliyse, geçmişte de din o kadar önemli olmuştur. Çünkü geçmiş zamanların bilimi dinlerdir ve insan geliştikçe, daha fazla düşünür oldukça, bu dinlerin daha ayrıntılı hâle getirilmesi ve daha çok şeyleri cevaplaması gerekmiştir. Böylece, sürekli yeni, ama daha kapsamlı dinler ortaya çıkmış ve eski dinleri tarihe gömmüştür. Ancak burada kaçırmamanız gereken nokta şudur ki; ilkel insan döneminde de tanrıdan korkar veya ondan beklenti içine girer, kurban sunardık ve şimdi de sunmaktayız. İlkel insan döneminde de ruhlardan korunmak için kurban verirdik, aksesuarlar icad ederdik; şimdi de yapmaktayız. (Örneğin bir işe kalkışmadan önce hayırlı olması için kurban kesilir, bir kişinin ruhani etkilerden korunması için Nazar Taşı gibi taşlar yapılır, ekinlerinizi ektikten sonra hasadın iyi olması için tanrılara rüşvet niteliğinde kurbanlar sunulur)

Öyleyse, binlerce yıldır hiç değişmeden, resmen içgüdüsel bir şekilde beynimize ve dinlerimize kazınmış olan bu önemli olaylardan birisi olan Kurban hakkında, daha fazla ayrıntıya girme vakti gelmiştir. Bunu, toplumlara ve dinî inançlara göre sıralayarak yapmayı tercih edeceğim.

1. Etimoloji

“Kurban” sözcüğünün dilimizdeki kökeni, adak, hediye, yakın olma, yaklaşma, yakınlık gösterme, hediye verme gibi anlamlar içeren, İbranice “korban” ve Arapça “K-R-B”(كرب) sözcüğüne dayanmaktadır. Ancak dilimize sözcüğün “yakınlaşma” anlamının dolaylı olarak geçtiğini söyleyebiliriz.

İnançsal bir kavram olarak kurban, Bir Tanrı’ya ya da bir başka doğaüstü varlığa sunulan (can)’a denir. Kabul edilen inanışa göre kurban, canlılığın kutsanması anlamına gelir.

Kurban kavramı üzerine yapılan çalışmalar, kurban ritüellerinin çok tanrılı pagan kültürlerden, tek tanrılı dinlere değin bazı benzer anlamlar ve gerekçeler taşıdığını ancak uygulamalar konusunda farklılıklar olduğunu ortaya koyar. Kurban kavramının doğaüstünü denetlemeye yönelik büyü ve bir tür hediye verme eylemi olarak doğduğunu söyleyebiliriz ve kısaca şöyle tanımlayabiliriz: “Kurban, dinsel ya da kutsal amaçlarla sembolik bir sunumun yok edilmesini içeren bir verme eylemidir.”

Türk Dil Kurumu’nun “Türkçe Sözlüğü”nde “kurban”ın kelime olarak taşıdığı anlamlar şu şekildedir:

Dinin bir buyruğunu veya bir adağı yerine getirmek için kesilen hayvan.

Müslümanlarda kurban bayramı.

Bir ülkü uğrunda feda edilen veya kendini feda eden kimse.

Bir kazada veya bir felakette ölen kimse.

Bazı bölgelerde seslenme sözü olarak kullanılır.

Mecâzî olarak bir inanç, ideal uğrunda fedâ edilen veya kendini fedâ eden kimseye de kurbân denir.

İslamî terim olarak “kurban” (udhiyye); “şartları belirli hayvanları, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak amacıyla kesmek” şeklinde tanımlanır. Fıkhî bir terim olarak ise “belirli vakitte (kurban bayramı günlerinde) belirli şartları taşıyan hayvanı ibadet maksadıyla usûlüne göre boğazlamak, ya da bu şekilde boğazlanan hayvan” demektir.

2. Kurban’ın Tarihçesi

“Kurban” kavramı, ve kurban etme ritüelleri insanlık tarihiyle yaşıttır. “Kurban etme” kavramı tarih öncesinden günümüze gelen süreç içinde birincil anlamını koruduğu gibi, ritüel boyutundan, dini ve kutsal boyutlardan sıyrılarak ikincil anlamlar da kazanarak varlığını sürdüren bir kavram olmuştur.

“Kurban kesme” eylemi, İslam Dini’nin doğuşundan çok önceki çağlara kadar uzanır. Çok eski tabiat dinleri ile Mezopotamya, Anadolu, Mısır, Hint, Çin, İran ve İbrani dinlerinde yılın belli aylarında dinî törenlerle kurban sunma, bayram yapma geleneği vardır. İnsanların, tahıl, hayvan ve hatta insan kurban ettikleri olmuştur.

Tarihin dönemleri içindeki uygulamalardan anlaşıldığına göre, kurban olarak sunulan adağın, törelerle belirlenen özel bir törenle (yakılmak, kesilmek, vb.) canı alınırdı. İnanışa göre, bir hayvanın kesilmesi, onun önceden Tanrı’ya adanmış yaşamının özgür kılınarak Tanrı’ya verilmesiydi. Yine inanışa göre, canlı bir öğe içeren yiyecek sunularının sunak ateşinde yakılması, sununun tütsü yoluyla Tanrı’ya ulaşmasını sağlamaktaydı.

İnsanların uydurduğu çeşitli inançlarda da tapındıkları putlar için kestikleri hayvanlara “kurban” demişlerdir. Böyle inançlara sahip insanlar, eski çağlarda putları için hayvanların yanı sıra çeşitli yiyecekleri, hattâ insanları, çocukları da kurban etmişlerdir. Günümüzde ise; bâzı iptidaî kabilelerde aynı vahşet ve çılgınlığa rastlanmaktadır.

İnsan kurban edilmesi ya da insan yerine bir hayvan sunulması da dinler tarihinde rastlanan olgulardır. En değerli sunu olarak insan yaşamının kurban edilmesinde kefaret amacının da bulunduğu görülür. (Savaşta kazanılan zaferin karşılığı olarak tanrılara kurban sunmak amacıyla savaş tutsaklarının kılıçtan geçirilmesi eski çağların yaygın adetlerindendi.)

Tarım topluluklarında, bereket tanrılarını bedenleştirdiğine inanılan kutsal krallar güçten düştüklerinde, toprağın verimini olumsuz yönde etkilememeleri için kurban edilirlerdi. Bazen de, kralların yerine bir süre için başkaları kutsanır ve kurban edilirdi. Örneğin, Batı Afrika’da, Togo ile Nijerya arasında, Ben’in ( 1975'e değin Dahomey) güneyinde yaşayan Fonlar, krallarının ölümü dolayısıyla çok gösterişli insan kurban etme törenleri düzenlerlerdi. Yine Batı Afrika’da, Gana’nın güneyinde, Togo ile Fildişi Kıyısı’na komşu bölgelerde yaşayan halka, Asantiler denirdi. Asantiler de, Taze Yam Şenliği’nde, genellikle suçluları ve bazen de köleleri kurban ederlerdi.

Hz. Nuh’un kurban kesmesinin bir benzeri, Mezopotamya tufan hikayesinde, tufandan sonra kurban sunan Utnapiştim üzerinden anlatılmaktadır.

Târihte ibâdet niyetiyle yapılan ilk kurban, Hz. Âdem’in oğulları Hâbil ile Kâbil’in kurbanlarıdır. Aralarında çıkan ihtilafta hangisinin haklı olduğunu anlamak için, Cenâb-ı Hakk’a kurbanlarını arz ettiler. Hâbil’in kurbanı kabûl olmuştu. Bunu çekemeyen ve isteğine kavuşmak için çalışan Kâbil, kardeşi Hâbil’i öldürmüştü.

İnsanlık tarihinde en fazla şöhret bulan kurban olayı ise Hz. İbrahim’inkidir. Ünlü dinler tarihçisi Mircea Elida, bu olay üzerinde şöyle bir yorum yapmaktadır:

«Morfolojik açıdan bakıldığında İbrahim’in oğlunu kurban edişi Eski-Doğu dünyasında sıkça uygulanan ve İbranilerin Peygamberler dönemine kadar sürdürdükleri, ilk çocuğun kurban edilişi pratiğinden başka bir şey değildir. İlk çocuk, çoğunlukla bir Tanrı’nın çocuğu olarak görülürdü… Bu ilk çocuğun kurban edilmesi, Tanrı’ya ait olanın geri verilmesi demekti… Bir anlamda İshak , Tanrı’nın oğluydu, zira Sara doğurganlık çağını geçtikten çok sonra İbrahim ve Sara’ya verilmişti. Ama İshak inançları yoluyla verilmişti onlara; vaat ve inancın çocuğuydu. İbrahim tarafından kurban edilişi, biçim olarak Eski-Sami dünyasında yeni doğmuş bebeklerin kurban edilişine benzese de içerik bakımından bunlardan farklıdır. Eski-Sami dünyasının tümünde böyle bir kurban, dinsel işlevine rağmen sadece bir anane, anlamı tümüyle kavranabilir bir ayinken İbrahim’in durumunda bir inanç eylemidir. Bu kurbanın neden istendiğini anlamaz; yine de bunu yerine getirir, çünkü tanrı böyle istemiştir. Görünürde saçma olan bu eylemle İbrahim yeni bir dinsel deneyimi, imanı başlatmaktadır.»

Tek tanrılı dinlerin insan kurban edilmesi eylemine bakışına gelecek olursak; konuyu açıklayan en temel örneği az önce bahsedilen, Hz. İbrahim’in oğlunu tanrının isteği üzerine kurban etmeye hazırlandığı sırada, tanrı tarafından gönderilen bir koçu kurban etmesi öyküsünde görürüz. İlk olarak Tevrat’ta karşımıza çıkan ve Yeni Ahit ile Kurân’da da yer alan hikâye, Kurân’da bazı farklılıklar gösterir. Kuran’a göre Hz. İbrahim, karısı Sara’dan olan ikinci oğlu Hz. İshak’ı değil, cariyesi Hacer’den olan ilk oğlu Hz. İsmail’i kurban etmekle görevlendirilmiştir. Bu değişiklikte, ilk çocuğun (ilk ürünün) kurban edilmesi inanışının rol oynadığı düşünülebilir. Bu olay, daha önce Ortadoğu halkları arasında sıkça görülen çocuk kurban edilmesi geleneğini ve genel olarak insan kurban edilmesi pratiğini tek tanrılı dinler için sonlandırmış olur. Hıristiyanlıkta ise son insan kurban, kendini tüm insanlığın günahları adına kurban eden Hz. İsa’nın kendisidir. İsa’nın kurban edilmesi, komünyon ayininde sembolik olarak tekrar edilir. Kutsal ekmek İsa’nın bedenini, kutsal şarap ise kanını simgeler; şarabın içilmesi ve kutsal ekmeğin yenmesi İsa’nın sembolik olarak yeniden kurban edilmesi, onun bedeninin ve kanının paylaşılması anlamına gelir. Böylece Hristiyanlık, aslında Semâvi dinler içerisinde kurbanı sonlandırmış tek dindir.

Tek tanrılı dinlerde her ne kadar insan kurban etmek kavramı ortadan kalkmışsa da, Hıristiyanlaşmış Avrupa’da Hıristiyanlığı kabul etmiş oldukları halde bazı pagan inanç sistemlerinin büyü, kurban gibi pratiklerini uygulayan toplulukların varlığına, özellikle Batı Avrupa’da kimi gruplar arasında çocuk kurban etme törenlerinin devam ettiğine dair kaynaklar vardır.

13. yüzyılda Papa IX. Gregorius tarafından kurulan engizisyon kurumunun ve 15. yüzyılda kurulan Yüksek Soruşturma Dairesi’nin asıl amacı, kilisenin maddi ve siyasi menfaatlerine karşı tehdit oluşturan tüm inanç sistemlerinin araştırılması ve ortadan kaldırılmasıdır. Bu kurumlar, sadece sapkın olarak adlandırdıkları, Hıristiyanlık dışı inanç sistemlerinin pratiklerini uygulayan insanları değil, cadılıkla yaftaladıkları, çoğu kadın elli binden fazla insanı ölüme mahkum etmiş ve büyük bölümünü yakarak öldürmüştür. 16. yüzyılda kitlesel bir çılgınlık halini alan cadı avı, özellikle cinselliğini açığa vuran veya evlilik dışı çocuk sahibi olan kadınların ve toplumun kabul görmüş davranış kalıplarına uyum sağlamakta zorlanan tüm kadın ve erkeklerin cezalandırılmasıyla sonuçlanmıştır. Engizisyon mahkemesince yargılanan bu kişilerin, yine mahkeme tarafından, cadı olduklarının kanıtlanması için son derece barbarca testlere tabii tutuldukları bilinmektedir. 17. yüzyılın sonunda Salem mahkemeleriyle önemli bir örneği görülen cadı avı, sonraki dönemde kitleselliğini kaybetmiştir.

İnsanların cadılık suçlamasıyla öldürüldüğü bu toplu cinayetlerin kurban kavramıyla ilişkilendirilip ilişkilendirilemeyeceği tartışılabilir. Ancak söz konusu öldürme eyleminin tanrı adına gerçekleştiriliyor olması, eylemin ritüel boyutu ve halka açık, seyirlik bir gösteri olarak gerçekleştirilmesi ve “ruhun arındırılması” bakımından ritüelin önemli bir parçası olan ve pagan kurban ritüellerinden ödünç alınan yakma işlemi iki durum arasında önemli bağlar olduğuna işaret etmektedir.

3. Yahudilik’te Kurban

Yahudilik”te kurban, ilk dönemlerden itibaren, ikinci Mabed’in yıkılışına kadar, İbrani dininin ve Yahve’ye ibadetin en önemli unsuru idi. Yahudilikte kurban, ister hayvan ister sebze olsun, Tanrı’ya bağlılığın bir işareti olarak O’nun teveccühünü kazanmak veya affını sağlamak amacıyla, bir mezbah üzerinde tamamen veya kısmen yok edilen bir takdim fiili olarak tanımlanmıştır. Buna göre Yahudilik’te birincisine kurban, ikincisine de takdim adı verilen iki farklı kurban uygulaması ile karşılaşılıyor.

Eski Ahid’de kurban karşılığında kullanılan en eski ve kapsamlı terim bir bağış veya vergi anlamına gelen ‘Minha’dır. Kurban karşılığında kullanılan diğer genel terimler “grb” kökünden, yaklaştıran şey anlamına gelen ve kanlı kansız bütün takdimler için kullanılan “gorban”, kutsal kan dökmeyi ifade eden ve genellikle topluca yenilen komünyon kurbanı için kullanılan “zebah”tır. Kutsal kurban yeri anlamına gelen “mezbah” kelimesi de “zebah”tan gelmektedir. Yine eski Ahid yazarları kurbanın özel bir türüne işaret etmek üzere ateşte yakılan kurban anlamına gelen İbranice “olah” kelimesini kullanmış. Bir adağı yerine getirmek üzere sunulan kurbana da “zebah selamim” adını vermişlerdir.

Hz. İbrahim’le başlayan kurban geleneği İshak ve oğlu Yakup tarafından da devam ettirilmiş. Yahudilikte Tanrı’ya saygı göstermek ve verdiği nimete şükür anlayışı yaygındır. Hz. Musa ile birlikte, Yahudilerin Mısır esaretinden kurtulmaları, dinin yayılması ve şeriatın ihdası yanında ibadetin özünü teşkil eden kurban merasiminin esaslarının belirlendiği yeni bir dönem başlamıştır. Bu dönemin kurban çeşitlerinin başında Pesah Kurbanı gelmektedir. Pesah, Yahudi anlayışında, İsrail oğullarının Mısır bölgesindeki tutsaklıklarından kurtarılışının, Pesah kuzusu kurbanının ihdasının ve Matzah veya mayasız ekmek yemenin anısını canlandırır. Hem Tevrat’ta hem de Kuran’da belirtildiğine göre Hz. Musa zamanında İsrail oğullarından sağlam, kusursuz, üzerine hiç boyunduruk binmemiş bir inek kurban etmeleri istenmiş.

Yahudilikte kurban canlı ve cansız olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Canlı kurbanlar Musa şeriatına göre kurban edilmesi uygun görülen hayvanları boğazlamak suretiyle sunulan kurbanlardır. Burada hayvanın kanını akıtmak önemli. Cansız kurban ise Tanrı adına yere su ve şarap dökme şeklinde gerçekleştirilir. Yahudilikte kurbanlar günlük, haftalık, aylık, mevsimlik ve yıllık olarak sunulur. Günlük kurbanlar, her gün sabah akşam sunulması gereken birer yıllık iki kuzudan ibarettir. Öte yandan İsrailliler, çok erken dönemde, Hz. İbrahim’in yaptığı gibi ilk doğan çocukları kurtarmak için bir hayvan kurbanını bedel olarak ihdas etmelerine rağmen şiddetli bir savaş veya ümitsizlik durumlarında ilk doğan çocuk en değerli hediye olarak kurban edilirdi. Nitekim Moab Kralı Mesha, böyle bir durumda kendi yerine krallığa geçecek olan ilk oğlunu kurban etmekten çekinmemiştir. Yahudiler’de kurban anlayışı günümüze doğru gelindiğinde gittikçe değişime uğruyor. Mayasız ekmeğin en önemli kurban geleneği olarak sürdüğü söylenebilir.

Yahudilerde kurban adeti Kudüs Tapınağı’nın yıkılmasından sonra kaldırıldı; çünkü kurban ibadeti Tapınak’a hastı ve Yahudilere göre Tapınak tekti. Böylece sadece Tevrat’ı okumak ve dua etmek, ibadet olarak kaldı; bunların yeri de sinagoglardı (havra). İsrail dininde başlangıcından itibaren uzun bir süre dua yoktu. Bu ibadet MÖ’ki son yüzyıllarda İranlılar ve başka halklarla temas sonucu Yahudiliğe girmiştir.

Yahudilik’te, Mabed’in yıkılmasından sonra “Kurban” ibadeti askıya alınmış olsa da, günümüzde Yahudiler, günahlardan arınmak için horoz veya tavuk kurban edip etlerini fakirlere dağıtmaktadırlar.

4. Hıristiyanlık’ta Kurban

Hıristiyanlık inancında Tanrı için herhangi bir kurban kesilmez. Çünkü bu inanca göre “kurban”, Hz. İsa’nın kendisidir. İnanışa göre Hz. İsa, çarmıhta bütün insanlığın günahları için kendisini kurban etmiştir. Kiliselerde yapılan ekmek-şarap ayini (Rabbin Sofrası, Kominyon), bu kurbanı temsil eder. Dolayısıyla kurban kesmeye gerek kalmamıştır.

Hıristiyanlık inancına göre; çarmıha gerilmesinden önceki akşam, Hz. İsa, “Bu, benim vücûdumdur.” diyerek öğrencilerine ekmek dağıtır. Sonra da bir kâse şarap gezdirerek “Bu, benim kanımdır.” der. Bu inanışa göre Hz. İsa, ekmekle şarabı kendi vücudunu ve kanını göstermek için kullanmış ve izleyicilerine kendisini anmak üzere bu (kurban) töreni(ni) sürekli tekrarlamalarını buyurmuştur. Dünya çapındaki Mesih İnanlısı toplulukların çoğunda Hz. İsa’ya atfedilen bu emir, ya her pazar günü ya da belirli pazar günleri yerine getirilmektedir.(İncil, 1. Korintliler 11:23–30)

William MacDonald’a göre; Matta 26:27–28'deki kase sembolünde Yeni Atlaşma “kanı”nı (Hz. İsa’nın kendi kanı) temsil eden asmanın ürünü vardır. (Hıristiyan inancına göre) Karşılıksız olan lütfun (Lütuf teorisi) Yeni Antlaşması, O’nun “değerli kanı”nın birçoklarının günahlarının bağışlanması ile onaylanacaktır. O’nun kanı, herkesin günahına af sağlayacak kadar yeterlidir. Bunun için de yeryüzüne tekrar gelip “Egemenliğini” kuruncaya kadar bir daha bayram sevinci olmayacaktır. Bu bağlamda, Hristiyanlık; kurban ritüeli için hayvanların veya insanların katledilmesine engel olmuş ve bu davranışa bir son vermiştir. Zaten eğer İncil’i okuduysanız, aslında ne kadar barışçıl bir din olduğunu anlayacaksınız. Ancak mâlesef, bu din de, diğer bütün dinler gibi bazı kişi ve kuruluşların elinde yozlaşmış, silah haline gelmiştir. (Haçlı seferleri, papalık ve Engizisyon buna örnektir)

(İslamiyet’de Kurban konusunu yazının en sonuna aldım.)

5. Eski Türklerde Kurban

Yeryüzündeki başlıca dinlere göz attığımız zaman genelde “kurban” ritüeli ile karşılaşırız. Dinlerdeki kurban ritüelinin gerisinde yatan temel fikir, inanılan yüce varlığa ya da varlıklara duyulan kabulleniş, saygı ve takdis sonucu “yakınlaşmak”, bütünün bir parçası olunduğunu hissettirebilmek amacı taşımaktadır. Bu kurban genel olarak, kanlı ve kansız olmak üzere ikiye ayrılır. Türklerde de durum aynıdır. Eski Türkler, tabiatta bir takım gizli güçlerin varlığına inanırdı. Bu tabiat varlıklarının canlıcılık (animizm) ilkesine göre birer ruhları olduğu tasavvur edilirdi. Dolayısıyla Türkler, bunların ruhlarına, atalara ve Tanrı’ya saygı ve sevgi belirtisi olarak kurban adamayı bir inanç haline getirmişlerdi.

Türk Dili’nin en eski ve değerli sözlüklerinden Divânü Lûgati’t-Türk’te kurban karşılığı olarak “”yağış” kelimesi geçmektedir. Yağış, “İslam’dan evvel Türkler’in adak için, yahut Tanrılara yakınlık elde etmek için putlara kestikleri kurban” olarak anlamlandırılmıştır. Yine aynı eserde ıdhuk/ıduk kelimesi geçmektedir. “Idhuk: Kutlu ve mübarek olan her nesne. Bırakılan her hayvana bu ad verilir. Bu hayvana yük vurulmaz, sütü sağılmaz, yünü kırkılmaz; sahibinin yaptığı bir adak için saklanır.”şeklinde tanımlanmıştır.

Bilindiği üzere Türklerin en eski inanmalarını Şamanizm oluşturur. Şamanizm, milattan önceki yıllardan bu yana Türklerin ve çevrelerindeki toplulukların; İç Asya ve Orta Asya’da yaşadıkları bölgelerde uyguladıkları ve şaman ya da kam adı verilen din adamları aracılığı ile gerçekleştirilen bir inanç ve uygulamalar bütünüdür. Ayrıca günümüzde Ural-Altay’da ve Orta Asya Türkleri ile Anadolu Türklerinin inanç yapıları içerisinde Şamanizm’in yaygın izleri hâlâ devam etmektedir. Şamanizm’de doğum, evlenme, ölüm ve kurban törenleri şamanlar tarafından idare edilir.

Türklerin sosyal yaşamının her aşamasında kurbanın önemli bir yeri bulunmuştur. Türkler Tanrıya yakarış, ata ruhlarını anma, bereket dilekleri, doğum, toy-düğün, şölen, bayramlar, antlaşmalar, ölüm ve mezar ziyareti gibi çeşitli durumlarda kurban sunmuştur. Bu çerçevede Kırgızların yaşamında da öteden beri kurban önemli yer almıştır. Çin ve İslam kaynaklarına göre eski Kırgızlarda kurban için muayyen bir zamana rastlanmamıştır. Bunun yanında Kırgızlar, İslam’ı kabulden önce, Tanrıya, ata ruhlarına (arvah), yer-su (eer-suu: kutsal dağ, orman, su v.b.) ruhlarına, ocağın ve çocukların koruyucusu kabul edilen Umay Ene’ye kurban sunmuştur.

Genel manâda eski Türklerde kurban sunulması; daha fazla sahip olmak için kendinden bir parçasını vermek olarak değil, görünmeyen yâni kutsal olanla bir bağ kurmak amacıyla öldürmek olarak açıklanmaktadır. Çoğu materyaliste göre bu düşünce pek akılcı olmasa da; Türklerin dua ve teşekkürlerinin Gök Tanrı’ya ulaşmasında aracı olan temel davranışı açıklar niteliktedir. Bu durumun sebeplerine bakacak olursak; zafer istemek veya teşekkür etmek için, barışı ve anlaşmaları teyit etmek için, kuraklıkta yağmur için, hastalık ve ölüm hallerinde vb. kurban sunarlar. Bu bağlamda görünmez yüce kutsalın tezahür ettiği her hangi bir nesne, dağ, ağaç, ocak (ateş), su, ecdat, bayrak, tözler, temel aracılar haline dönüşebilir. Özellikle av kurbanında bu durum daha da belirginlik kazanır. Kurban edenin sahip olmadığı bu hayvan, kutsalla bağlantı sağlaması (aracı olması) için okla vurularak öldürülür.

Şamanist Türklerde her ayin için mutlaka kanlı ve kansız “kurban” sunulur. Abdülkâdir İnan’a göre, kansız kurbanlar şu şekildedir: Saçı (libation), yalma (ağaçlara ve şaman davuluna bağlanan paçavralar), tösleri (ongon) yedirme (ağızlarını yağlama), ateşe yağ atma ve şarap serpme gibi. Kansız kurbanların en önemlileri ruhlara bağışlanarak başıboş salınıveren hayvanlardır. Bu hayvanlar genelde sahibinin yaptığı bir adak için saklanırlar. Bunların, sütü sağılmaz, yünü kırpılmaz, ve bu hayvanlara yük vurulmaz. Bu hayvanlara kadınların dokunması yasaktır ve ayrıca kadınlar kurban törenlerine de katılmazlar. Radloff da Sibirya’dan Seçmeler’de eski Altay Türklerinde şaman kültünü anlatırken benzer şeyleri vurgular. W. Eberhard; “Çin’in Şimal Komşuları” adlı kaynakta H’yung-nu kavimlerinden olan TU-CÜE’ler (Türkler) hakkında bilgi verirken “kurban” konusuna da değinir. Adı geçen kaynağa göre, ölü merasimlerinin yanında her yıl ecdat mağarasına kurban kesilir. Bahaeddin Ögel’e göre; kurban Eski Türklerde daha çok kutlu değer üzerinde kesilir. M.Ö. 53 yılında Hun Hakanı Huhanyeh Han, kutlu dağlar üzerinde kutlu bir beyaz at kurban etmiştir.

Fuat Köprülü, Edebiyat Araştırmaları I, “Ayinlerde Şiir” bölümünde; Eski Türk hayatında başlıca üç büyük ayinden söz eder. Bunlar üçünde de kurban ayini bulunan Şeylan, Sığır ve Yuğ’dur. Şeylan-şölen; Oğuz boylarının kurban ziyafetlerinden ibarettir. Köprülü’ye göre, “dinin en iptidai şekillerinden en yüksek şekillerine kadar bütün derecelerinde göze çarpan bu kurbanların esası, ma’budu da ziyafete iştirak ettiren ortaklıktan başka bir şey değildir.” Fakat Oğuz boylarının şölenlerinde başka kavimlerin kurban ziyafetinde mevcut olmayan özel bir hal vardır ki o da şölende her boya, kurbanın belirli uzvunun verilmesidir. Bu belirli et parçalarına “söğük” denir.

Ziya Gökalp’e göre de Oğuzların altı uz’un (aşiretinin) her birinin birer sökük’ü bulunur. Böylece boy beyleri şölende (milli ziyafet) kesilen kurbanların etinin her yerini yiyemezler. Her Uz’un boy beyleri, etlerin yalnız “sökük” ya da “söğük” denilen belirli parçalarını yiyebilirler. Sencer Divitçioğlu da, Oğuzlarda “ülüş simge sistemi” üzerinde dururken et paylarının önceden belirlendiğini vurgular. Ögel’e göre eski Türklerin bahar bayramlarının en önemli olayı kurban törenidir.

Tabgaçlarda ilk ve sonbaharda atalara kurban sunulur, toprak makamındaki taş evde kesilen kurbandan sonra civara kayın ağaçları dikilir. Sonra bunlardan “kutlu ormanlar” meydana gelir. XI. yüzyılın ilk yıllarında tamamı ile Müslüman olarak Horasan’a geçen Selçuk Oğuzlarında, Dede Korkut hikâyelerinde de kurban geleneğinin izleri görülür. Abdülkâdir İnan, “Beltir Türklerinde Gök Tanrı’ya Kurban Töreni” adlı makalesinde Beltir (Yenisey)Türklerinin eskiden beri sürdüregeldikleri kurban geleneğinin günümüze yansımalarını kaleme almıştır.

Eski Türk toplumlarında, ister animistik, ister totemistik, isterse şamanistik esaslı olsun kurban toplumsal yönü ile toplum birliğine süreklilik kazandırıcı, dayanışmayı arttırıcı, tinsel yapıyı güçlendirici ve kuşaklar arasında bağ kurma işlevlerini yerine getirmektedir. Böylece kutsal olan yinelenmektedir.

6. Eski Mezopotamya’da Kurban

Kurban sunumu düzenli ayin ve törenlerle yapılır. Babil’de haftanın yedinci günü olan cumartesi uğursuz sayılır ve bu uğursuzluktan kaçınmak için adaklar adanıp kurbanlar kesilir.

Asurlularda ise kurbanlık hayvanı kesip tanrılara sunmak gereklidir yoksa tanrılar insanın kendisini yiyeceklerdir. Asurlularda kesilen oğlak ya da kuzu gibi yavru hayvanların, insanların bütün günahlarını temizleyeceklerine inanılır.

Sümerlerde de kurban törenlerine büyük önem verilir. Kurban törenleri, görkemli ve süslü tapınaklarda gerçekleştirilir. Sümerler, kurban edilecek hayvanın türüne, cinsine ve rengine önem vermezler. Onlar için mühim olan kanın akıtılmasıdır. Sümer ülkesinde kurbanlar, tanrıların besini olarak değerlendirilir. Kurban edilen hayvanların etleri ya ateşte kızartılır ya da tencerede pişirilir. Rahiplerin yiyecekleri ekmek de yine tapınaklarda pişirilerek hazırlanır. Bu nedenle mutfak, tapınakların önemli bir bölümüdür.

Tanrı evleri olarak adlandırılan ve birkaç yüz nüfusun yaşadığı basamaklı tapınaklarda (ziggurat), kendine yeterli bir yaşam sürdürülürken; bira, şarap, süt, ekmek, hurma ve her tür etten oluşan yiyecekler tanrılara yönelik günlük kurban ritüellerinde kullanılır ve din görevlileriyle tapınak sakinleri arasında paylaşılır. Kurban ritüellerinde genellikle ekmek, susam şarabı, tereyağı, bal ve tuz gibi yiyecekler kutsal mekandaki tanrı heykelinin önüne konulur. Bu arada sağ ayağı ve böbrekleri kızartılarak tanrıya ikram edilecek olan bir sığır öldürülür ve törene katılanlar arasında bir ritüelle paylaştırılır. Toplu tapınırlarda, hayvanların insanlar için yaratıldıkları vurgulanır. Ayrıca, koyunun insanın vekili olduğu ve bir insanın kendi yaşamı için bir koyun, kendi başı yerine de bir koyun başı vermesi gerektiği vurgulanır. Mezopotamya’da bir kez 350.000'e yakın koyun ve keçi ile bunların 1/10'undan az sayıda sığırın kurbanlık olarak tapınaklara geldiği bildirilmektedir.

Tanrılar için yapılan eksiksiz bir kurban sunumu için; arpa ile beslenmiş ikişer yaşlı 21 koç, sütle beslenmiş 4 koyun, otla beslenmiş 25 koyun, 2 boğa, 1 süt danası, 8 kuzu, 60 kadar çeşitli kuş, 3 piliç, 7 ördek ve 4 yaban domuzu kullanılır. Tanrılar için verilen sabah yemekleri de çok zengindir. Sabah kahvaltısı için 18 koyun, bir boğa ve bir süt danası; öğle yemeği için de 6 koyun ile boğalar, kuzular, yaban domuzları ve her çeşit kümes hayvanları ve öküzler sunulur. Aksamları ise, 10 koyun, 10 kuş ya da yalnızca 10 koyun verilir. Tapınaklarda kurban edilen bu hayvanlar, oradaki topluluk üyelerinin baslıca et kaynağını oluşturur. Buradaki hayvanların yenebilmeleri için önce kurban edilmeleri gerekmektedir. Sümerlerde kurban edilmiş insanlara da rastlanılmıştır. Sümerlerde en değerli kurban kuzudur. Ancak domuz da dahil diğer hayvanlar da kurban edilirler. Bir hastanın günahlarına karşılık olarak domuz kurban edilir ve hayvanın gövdesi altı parçaya bölünerek hastanın üzerine bırakılır. Kutsal sularla yıkanan hastanın başı için domuzun bası, karnı için domuzun karnı ve diğer organları içinde domuzun organları kişinin günahlarına karşılık olmak üzere cinlere sunulur.

Sümerlerde hayvanların karaciğerleri yasamın merkezi olarak kabul edildiğinden, bu organın muayene edilip incelenmesi tıpkı bir ayna gibi, sunulan kurbanı kabul eden tanrının fikir ve amacını da gösterir. Karaciğer aracılığıyla kehanette bulunabilmek için kurban olmak üzere lekesiz bir hayvan bulmak ve onu günün saatlerine göre değişen tören ve ayinlerle öldürdükten sonra karaciğerini çıkarmak gerekmektedir. Tan yeri ağarırken, tanrının en çok hoşuna gidecek kurbanın koyun olduğuna inanıldığından, karaciğer falı için özellikle koyunlar tercih edilir. Rahip, kurbanı tanrıya sunmak için tanrı heykelinin önüne bir mangal yerleştirir. Mangalın arkasındaki masanın üzerinde de, susam şarabıyla dolu dört toprak kap, üç düzine ekmek, bir miktar bal ve kaymak ile biraz da tuz bulundurur. Kahin-rahip mangalı biraz karıştırdıktan sonra koyunu tutar, niyet eder ve hayvanı keser. Kurban edilen koyunun karaciğerini çıkararak bu organda bazı işaretler ya da belirtiler arar ve bulduğu ipuçlarını da konuyla ilgili kitaplara bakarak değerlendirir.

7. Eski Mısır’da Kurban

Eski Mısır’da, özellikle Nil nehrine insan kurban edilmesi çok yaygındır. Bunun yanı sıra hayvanlar da kurban edilir. Kurban edilen hayvanlar arasında ilkel kabile dinlerinde olduğu gibi totemler bulunur. Bu bağlamda tanrı Osiris adına düzenlenen kurban törenlerinde, kutsal bir boğa kurban edilip on dört parçaya bölünür ve töreni izleyen insanlarca eti tüketilir. Kutsal bir boğa ya da öküz şeklinde betimlenen Osiris’in dirilişini sembolize etmek için yenilen boğanın yerine başka bir kutsal boğa konulur. Ayrıca Eski Mısır’da kurbanın, tanrıları doyurmaya yaradığı düşünülmüş ve öyle anlaşılmıştır. En büyük tanrı için de önce dua edilir; sonra onun adına bir inek kurban edilir. Önceden muayene edilip kurban olarak işaretlenmiş hayvanlar, kesilmek üzere tapınağa getirilince odun yığını ateşlenir. Sonra bu ateşe şarap dökülür ve tanrının adı çağrılarak kurban edilecek hayvan kesilir. Kurban tapınakta yakılırken orada bulunanlar feryat ederek üzüntülerini dile getirirler. Bir süre sonra da bu insanlar, kurban edilen hayvandan arta kalan etleri tüketirler. Eski Mısır’da kurban edilen kuzu ve oğlağın kanı, çevreye sürülür. Sürülen bu kan, tanrının hakkı sayılır. Ayrıca yılda iki kez tanrılara domuz kurban edilir ve ancak bu günlerde domuz eti yenir. Bunun dışında kalan diğer günlerde ise domuz eti yenmez.

8. Eski Hindistan’da Kurban

Eski Hindistan’da tanrılara sunulan kurbanlar, ölenlerin ruhlarını kurtuluşa eriştirir. Kurban kesilmediği takdirde, ölenlerin korkunç devlerin arasında ıstırap içinde kalacaklarına inanılır. Hindular ve Brahmanların ise başlangıçta, ölen kişiler için kurban kestikleri ve ölülerin ancak bu yolla huzura erişeceklerini düşündükleri ortaya konulmuştur. Hinduizm’de inekler; yer, gök ve havanın annesi olarak kabul edilirler. Hindistan’daki dini eğilime göre, insan üç ayrı yoldan kurtuluşa ulaşabilir ki bunlardan biri de kurbanlardır.

Kurban, Hinduizm’de çok yer tutar. Kutsal kitap Vedaların emrettiği dini kurbanlar çevresinde yoğunlaşmış olup, tanrılar bile kudretlerini ancak kurbanlar sayesinde gösterirler. Evreni kurbanların yarattığına inanılır. İnsanların tanrılarla iyi ilişkiler içerisinde bulunmalarını sağlayan yine kurbanlardır. Tanrılara sunulan her şey kurbandır. Bunun yansıra, yaz ve kış mevsimlerinde gün dönümleri nedeniyle, tanrılara kanlı kurbanlar da sunulmuştur. Ayrıca, büyük hazırlıklar ve ritüeller gerektiren tanrı Soma adına düzenlenen törenlerde de keçi, inek gibi hayvanlar kanlı kurban olarak tanrıya sunulur. Bunlardan başka, tanrıların öfkesini yatıştırmak amacıyla sunulan kurbanlar ve özel armağan olarak sunulan kurbanlar da vardır. Eski zamanlarda ev sahibi, bazen de esinin yardımıyla tanrılara kurbanlar takdim eder. Fakat her kurban, gittikçe zorlaşan hazırlıkları gerektirmektedir. Bunun bir sonucu olarak eski devirlerde, kurban törenlerini gerçekleştirebilecek ve Vedaları okuyabilecek bir kahin sınıfı ortaya çıkar ki bunlara “Brahman” adı verilir. Brahmanlar sadece kurban törenlerini gerçekleştirmekle kalmazlar, aynı zamanda sihir ve büyü yaparak insanları ve tanrıları kontrolleri altına da alırlar. Brahmanlar, Hindistan’da hayvan kurban edebilecek tek insanlardır. Bir dönem insanları da kurban etmişlerse de bu daha sonra kaldırılmıştır.

Hinduizm’de beş maddelik güzel davranışların basında ölenler için kurbanlar kesmek gelir. Çünkü ölenlerin kurbansız aç kalacakları düşünülür. Bundan dolayı ölüler kurbanlara gereksinim duyarlar. Hinduizm’de kurban ve bu kurbanların sunumu başlıca ibadet şeklidir. Tanrılara hayvani ve bitkisel (nebati) ürünler sunulur. Bunlar arasında hayvani gıdalardan süt ve tereyağı bulunur. Kurban edilen hayvanların etlerinin iyi kısımları tapınaklarda yakılır. Vedalardaki baslıca tanrılardan Agni ateş tanrısıdır ve evrenin ruhu ve aslıdır. Kurbanları hep Agni yaktırır. Hintliler; Vedic dönemde tanrılara kurban sunmakla hem maddi hastalıklardan kurtulacaklarına hem de dünyayı düzelteceklerine inanırlar. Bir çok hayvan; inek, koyun, keçi ve at kurban olarak kesilmiş ve bu hayvanların etleri törene katılanlarca yenmiştir. Öküz ve kısır inek eti yiyene “ates” denir.

Et bir törenle sunulur. Atalara götürülmesi için bir keçi de ateşe sunulur. Evlenme törenleri sırasında yenmek amacıyla kısır bir inek kesilir. Kurban olarak sunulan atların, koçların, kısır ineklerin ve bizonların etleri pişirilir; belki de kuşların da eti yenir. Yazılı belgelerde bir de mezbahadan söz edilmektedir. Ancak, daha sonraki dönemlerde tanrılara hayvan kurban etme ve konuklara ikramda bulunma dışında hayvan öldürmek tümüyle yasaklanır. Etin tüketilmesi konusunda şölen ile hayvan kurban etme aynı yönde değerlendirilmiştir. Bu arada yaşanan yoğun bir kuraklıktan sonra, hayvan kurbanı yasaklanır. Bunu izleyen evrede ise, tartışılan çeşitli sosyo-ekonomik nedenlerle sığır eti Hindistan’da yasaklanmış ete dönüşür.

Vedizm’de kurban, tanrıların besinidir. Batılılarca anlaşılması güç olmakla beraber, kurbanlar tanrıları yaratırlar. Tanrıları yarattıktan sonra onları besleyen kurbanların aracılığı ile insanın uzun ömürlü olması, zengin olması ve erkek çocuk sahibi olması, öldükten sonra da yaşamak gibi arzularını tatmine olanak verir. Bu devrede insan için kurtuluş, kurban yoluyla elde edilir.

9. Eski İran’da Kurban

Zerdüştlük’ün kutsal kitabı “Zend-Avesta” da fiber (su aygırı) denilen bir hayvanın kurban edildiği bildirilmektedir. Yine bu kutsal kitaba göre yalvarış, ibadet ve kurban, af dilemeye yarar. Zend-Avesta’da dikkati çeken bir diğer konu, tanrılara sunulacak olan kurbanların dağlarda, ırmak ve göl kenarlarında 100 at, 1000 sığır ve 10.000 koyun seklinde sunulmasının istenmesidir. Dini açıdan kan dökücü hayvanların etlerinin tüketilmesi yasaktır. Zerdüşt’ten önce “deva” denilen ve kötülüklerin tanrısı Ehrimen’in yardımcısı olan şeytanlara, onları yatıştırmak üzere kurbanlar kesilirdi. Deva’ların, kesilen kurbanlardan çıkan buğu ile beslendiklerine inanıldığından, Zerdüşt kurban kesimini ve bu bağlamda sığır eti yenmesini yasaklar. Ayrıca İran’daki Mitra inancında bütün canlı varlıkların kurban edilmiş bir boğanın kanından doğduğuna inanıldığından, bu inancın ritüellerinde boğaların kurban edildiği bildirilmiştir.

10. Hititler’de Kurban

Hititlerde kurban ritüelleri, adak, kefaret ödeme, gönül alma, şükran gibi amaçlarla gerçekleştirilir. Hititler, kirli olarak kabul ettikleri köpek ve domuzu pek nadir olarak tanrılara kurban olarak sunarlar. Ülkenin ilk ürünleri, ilk meyveleri ve bir yaşındaki hayvanlar, tanrıları yatıştırmak için kurban olarak sunulurlar. Tanrılara kurban edilmek için genel olarak öküz, koyun ve keçi yeğlenir. Bu kurbanlıkların iyi durumda ve kusursuz olmaları istenir. Hititlerde hayvanlar, boğazları kesilerek, dolayısıyla kanları akıtılarak kurban edilirler. Hititlerde yaygın olmamakla birlikte insanların da kurban edildikleri görülür.

11. Eski Çin’de Kurban

Mevsim değişimleri gibi belirli zamanlara özgü çeşitli kutlama törenleri düzenlenen Çin’de bu törenlerde kurbanlar da kesilir. Kurban olarak daha çok lekesiz, tek renk ve kusursuz boğalar tercih edilir. Kanlı kurbanların yanı sıra kansız kurbanların da kullanıldığı bu ülkede, insanların kurban edildiğini gösteren bir tek örneğe rastlanmıştır.

12. Eski Japonya’da Kurban

Japonya’da ibadet; dua ve besin amaçlı kurbandan oluşmuştur. Eskiden hayvanlar kurban edilmesine rağmen, insan kurbanı gibi bu da daha sonraları terk edilmiştir. Kurbanlar bitkisel ağırlıkta olup kansızdır.

13. Eski Amerika’da Kurban

Maya, Aztek ve İnka’larda insan kurban etmek temel uygulamadır. Özellikle Aztekler’in yıl içinde binlerce insanı kurban ettikleri bildirilmiştir. Aztekler’de bununla beraber, köpek, hindi, ördek, geyik, tavşan ve balık da kurban olarak tüketilmiştir. Maya’larda insanlar dışında az sayıda da olsa hindi ve köpekler de kurban edilir. İnkalarda ise, insan kurban etmek, geviş getiren bir hayvan olan lamanın kurban olarak sunulmaya başlamasıyla son bulmuştur.

Huitzilopochtli adlı Güneş Tanrısı’nın şefkatini kazanmak için insan kalplerini yiyen ve kanlarının içilmesine inanan halk, dini törenlerde de tüyler ve kâğıttan yapılan yılanlar ile süslenen çoğu mahkûm olan kişileri kurban seçiyordu. Rahipler, flüt eşliğinde yapılan törende, taş bıçak ile kurbanların kalbini çıkarıyor ve vücudu, piramidin basamaklarına atıyor, kalbin üzerine biber koyarak yiyordu. Yağmur Tanrısı Tlaloc’a, 4 –7 yaşları arasındaki çocukları getiren ve boğazlarını keserek kurban eden toplumda, en büyük kitlesel kurban, 1487'de Mayor Tapınağı’nın açılışında 20 bin kişinin sunaklarda kurban edilmesiyle olmuş ve bu iş 4 gün 4 gece sürmüştü.

14. Fenikelilerde Kurban

Fenike dininde de çok sayıda insanın kurban edildiği görülür. İlk ürün ya da ilk çocuk, gelecek yıl ürünün daha bereketli olması için tanrılara kurban edilir. Savaşa giderken de zafer kazanmak için çok sayıda çocuk tanrılara kurban olarak sunulur.

15. Frigyalılarda Kurban

M. Eliade, Anadolu’da özellikle ilk çağlarda hasat mevsimi dolayısıyla yapılan insan kurbanı ve kafa kesme ayinlerine örnek olarak Frigyalılar’ı ele alır. Frigyalıların yüzyıllar önce hasat zamanında insanları, başlarını kesmek suretiyle kurban ettiklerini, hatta elde mevcut delillere göre, o zamanlar bu âdetin Doğu Akdeniz’in her tarafında yaygın olduğunu kaydetmektedir.

16. Eski Yunan’da Kurban

Yakarma, şükran ve arınma kurbanları çok yaygındır. En büyük kurbanlarını tanrılar tanrısı Zeus’a adamışlardır. Hayvanları kurban etme yöntemleri inceden inceye saptanarak tapınağın duvarlarına asılmıştır. Tanrılara erkek hayvan, tanrıçalara ise dişi hayvan, gök tanrılara az tüylenmiş ve beyaz, yer altı (öte dünya) ve deniz tanrılarına siyah, ateş tanrılarına ise kızıl/kırmızı renkli hayvanlar kurban edilir. Ayrıca Yunanlılarda; üçlü kurban (suove taurilia) ve yüzlük kurban (hekatombe) şeklinde de hayvanların kurban edildikleri görülür. Kurbanı tanrılara sunan kişinin başı çelenklidir. Kurban edilecek hayvanın ise alın kılları kesilip yakılır ve üstüne arpa ile şarap saçılarak kutsanır. Hayvanlar dua, şarkı ve dans eşliğinde kurban edilirler.

Genellikle Eski Yunan’da ilahi bir güce sahip olan boğanın kurban edilmesi çok yaygındır. Böylece boğanın sahip olduğu kudretin insana geçeceğine inanılır. Bunlarda domuz yenildiği gibi, kurban da edilir. Tapınaklarda bulunan rahipler, kurbanların kesiliş törenlerine başkanlık ederler. Bu şekilde takdis edilmiş hayvan ya kesilir ya olduğu gibi yakılır ya da bir organından kan alınır. Buna göre kurbanlık hayvanlara uygulanan işlem iki ana grupta toplanabilir.

Bunlardan ilki; “sphagia” adı verilen ve özellikle gece, alçak bir taş platform üzerinde tamamen yakılan, eti hiç yenmeyen ve tümüyle tanrılara sunulan kurbanlık hayvanlardır.

Diğeri ise; daima gündüz ve özellikle sabahleyin yüksekçe bir tas ya da tas yığını üzerinde yakılarak kurban edilen ve etlerinin bir kısmı tanrılara sunulurken, geriye kalan belli yerleri de törene katılanlar tarafından yenilen hayvanlardır.

Eski Yunan’da sayıları oldukça kabarık olan tanrı ve tanrıçalara, her biri için belirlenmiş ritüellerde evcil hayvandan, yabani hayvandan, kuşlardan ve hatta balıklardan kurbanlar sunulmuştur. Burada kurbanı sunan kişi, yıkanarak arınır ve sunakta yanan ateşe şarap döküp arpa taneleri saçar. Kurbanın tüylerinden bir kısmını da bu ateşe atar. Bir rahip tanrıya övgüler düzer, şükranlarını sunar ve yardımlarını diler. Bazı ritüellerde hayvanın bağırsakları ayrıca pişirilerek, toplu kutlama başlamadan önce bundan tadılır. Tanrı bu törenlerin şeref konuğudur. Kurban olarak sunulacak hayvanların sakat olmamasına, en iyi ve en kusursuz hayvanlar arasından seçilmesine özen gösterilir. Ayrıca, yılda bir kez bir at, tanrılara kurban edilir. Eski Yunan’da insanlar da kurban edilmiş ancak, geç klasik antikitenin Yunanlıları, insan kurban etmenin her çeşidini ahlaksızlık olarak görmüşlerdir.

17. Eski Roma’da Kurban

Romalılarda da kurban en önemli tapım eylemidir. Özel tapımlarda kansız (bitkisel olarak ilk ürünlerin sunulması), devlet tapımındaysa kanlı (hayvanların sunulması) kurbanlar gerçekleştirilir. Kurban edilecek hayvanların sayısı, cinsi, rengi iyice belirtilir. Kurban kesilirken “favete linguis” diye bağırılarak kurban kötü etkilerden korunur. Bir yandan da flüt çalınır ve tanrı için ayrılan bölümler (karaciğer, akciğer, yürek) sunağın üzerinde kanlı kanlı yakılır. Roma Senatosu M.Ö. 97 yılında yasaklayana değin Roma İmparatorluğu’nda insanlar da kurban edilmiştir. Romalılar, tanrılarının hoşnutluğunu kazanmak için onlara süt, şarap ve yemişle beraber hayvanları da kurban olarak sunmuşlardır. Genellikle Romalılar özel tapınaklarda sığır, domuz, keçi ve koyun gibi hayvanları kurban ederler ancak, bu hayvanların beyaz olanları seçilir. Kurbanların başına tuzlu un serpildikten sonra, kafalarına indirilen yalnızca bir tek balta darbesiyle öldürülürler. Bu esnada ayakta Jüpiter’in evine doğru dönmüş olarak eller açılır ve belirli dualar okunur. Tanrıça Venüs’e ise güvercin kurban edilir.

Eski Yunan’da olduğu gibi Roma’da da kurbanın eti üzerine şarap dökülerek yeme alışkanlığı vardır. Ayrıca Roma kurban ritüelleri arasında, kurban edilen hayvanların bağırsaklarının biçiminden geleceğe yönelik olarak kehanetlerde bulunmayla ilgili olanlar özellikle belirginleşmiştir. Roma’da ayrıca, büyük tehlikelerin belirdiği zamanlarda “ver sacrum” adı verilen bir geleneğe göre, insan ve hayvanların ilkbaharda doğan ilk yavruları tanrılara kurban edilir.

18. Eski Araplarda Kurban

İslam öncesi Arapların da eski dönemlerde Sabah Yıldızı’na daha doğmadan büyük bir acele ile insan ve beyaz deve kurban ettikleri, yine önemli putlardan Uzza’ya, oğlanlarla, kızların ve esirlerin de kurban edildikleri ileri sürülmektedir. Yakın dönemde ise insandan vazgeçilmiş, hayvan kurbanına geçilmişti. Putlara özel kurban kestikleri gibi genelde Safa ve Merve tepelerine dikilmiş kayadan putlara kurban keserlerdi. Bu kayaların biri İsaf, diğeri Naile adlı puttu. İsaf ve Naile iki sevgiliydi ve Kabe’nin kutsallığını kirlettikleri için öldürülmüş, daha sonra efsaneleşerek kutsallaştırılmışlardı. Araplar, putlara adak da adarlardı. Dilekleri gerçekleştiğinde, önemli işlerinde ve uzun seyahatlerinde adak keserlerdi. Adaklarının çoğu da ilk çocuklarının erkek olması içindi.

19. Kırgızlarda Kurban

Kırgızlarda kurban uygulamasının amaçları arasında Tanrıya şükretmek, Tanrıdan bir dileğin kabul edilmesini istemek, ata ruhlarını anmak, ölmüşlerin sevabını artırmak, sevap kazanmak, çeşitli hastalıklardan kurtulmak yanında kurban aracılığıyla akraba, dost ve komşuların duasını almak gibi düşünceler de bulunur. Kırgızların yaşamında insanın doğumundan ölümüne kadar geniş bir dönemde uygulanan kurban, ölümden sonraki dönemlerde de çeşitli anma törenleriyle devam eder. Bu inanış ve uygulamalar diğer Türk topluluklarındakilerle de ortaklık ve paralellik gösterir. Asırlardır süregelen ve Manas destanında da sıkça söz edilen kurban fenomeni, Kırgızlarda günümüzde tertip edilen her türlü törende, toyda, ziyafette, ölüm olayında, ata ruhlarının anılmasında ve diğer bazı durumlarda gerçekleştirilir.

Kırgızlarda kanlı kurban uygulamasında genellikle kurban olarak şu hayvanlar seçilir; at, sığır, koyun, keçi, topoz (Çin mandası), deve, bazen de tavuk ya da horoz. Öteden beri Türk topluluklarında genellikle erkek hayvanlar kurban olarak tercih edilir ve bunların en makbul olanının da at olduğuna inanılır. Kırgızlar, alnında beyaz bulunan genç kısrağı, Tanrının beğendiğine ve ruhların hoşuna giden kurban olduğuna inanır. Bu yüzden Manas destanında kahramanların kurban olarak ak boz kısrakı tercih ettiği bildirilir.

Kırgızlarda keçi kurban olarak daha az tercih edilir. Günümüzde “kan akıtma” adı altında yapılan uygulamalarda ise tavuk ya da horozun kesildiği görülür. Kırgızlar, deve eti yemenin ruh için şifalı olduğuna inanır ve deveyi kutsal bir hayvan kabul eder. Bundan dolayı onlar ancak evde büyük bir bahtsızlık olduğunda kurban olarak deve keser.

Kurban edilen hayvanın kanının akıtılmasına, kemiklerinin kırılmamasına, köpeklere verilmemesine dikkat edilir ve bu kemiklerin ateşte yakılmasına ya da yere gömülmesine özen gösterilir. Türk toplulukları arasında kurban olarak kesilen atın kafatasının bir sırık üzerine asılmasına ise yaygın olarak rastlanır.

20. İslam’da Kurban

Kurban, İslam dininde Allah’a (Tanrı) yaklaşmayı Allah yolunda malların feda edilebileceğini, Allah’a teslimiyeti ve şükrü ifade eder. Kurban ibadeti hicretin ikinci yılında edâ edilmeye başlanmıştır.

Kurân-ı Kerîm’de; إِنَّا أَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ. فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ. إِنَّ شَانِئَكَ هُوَ الْأَبْتَرُ «Şüphesiz biz sana Kevser’i verdik. O Halde, Rabbin için namaz kıl, kurban kes.» (Kevser Sûresi 1–3)

ve وَلِكُلِّ أُمَّةٍ جَعَلْنَا مَنسَكاً لِيَذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ عَلَى مَا رَزَقَهُم مِّن بَهِيمَةِ الْأَنْعَامِ فَإِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَلَهُ أَسْلِمُوا وَبَشِّرِ الْمُخْبِتِينَ «Her ümmet için, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine ismini ansınlar diye kurban kesmeyi meşru kıldık. İşte sizin ilahınız bir tek ilahtır. Şu halde yalnız ona teslim olun. Alçak gönüllüleri müjdele!» (Hac Sûresi, 34)

Şeklinde emredilmektedir. Çoğu hadislerde de kesilen kurbanın akan kanı ile birlikte sahibinin günahlarının da bağışlanacağını söylenmiştir: “Yâ Fâtıma, kurbanının yanına git! Kesilirken orada bulun! Yere akacak ilk kan damlası ile, geçmiş günâhların affedilir.” (İbni Hibbân) Diğer bir Hadiste ise; “İnsanoğlu Allah nezdinde, kurban gününde kurban kesmekten daha sevgili bir iş işlememiştir O kurban; kıyamet gününde boynuzları, postu ve tırnakları ile gelir Kurban kanının Allah nezdinde büyük itibarı vardır Kan akıp yere düşmeden kurban kabul olur Kurbanı temiz ve hâlis bir kalp ile Allah’a takdim edin.” (Tirmizî) denilerek kurban kesmenin önemine dikkat çekmişlerdir.

Anlaşılacağı üzere Müslümanlık, Hristiyanlığın bitirdiği bu Kurban Ritüelini, yeniden diriltmiş bulunmaktadır.

Zeyd bin Erkâm «Ashab-ı Kiram: “Yâ Resûlullah! Şu bayramda kesilen kurban nedir?” dediler. Peygamber Efendimiz (asm): “Babanız İbrâhîm’in sünnetidir” buyurdu. Sahabîler: “Peki, kurbanda bizim için ne sevap vardır?” diye sordular. Allah Resûlü (asm):“Her kıla ve yüne karşılık bir hasene vardır. (Bir hasene en az on sevaptır.)” buyurdu.»

Kurban kesmenin meşrûiyeti Kitap, Sünnet ve icmâ-ı ümmet ile sabittir. Kurân-ı Kerîm’de; “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” (Kevser, 108/2), ve hadislerde de “İmkânı olup da kurban kesmeyen bizim namazgâhımıza yaklaşmasın.” şeklindeki ifadeleri konunun önemini ortaya koymaktadır. Bu ve benzeri nasslardan hareket eden Hanefi fukahâsı kurban kesmenin vâcip olduğu görüşündedirler.

Kurban kesecek kimsenin: Müslüman, hür ve yolculuk halinde bulunmayıp mukîm olması, nisab miktarı mala sahip olması gerekir. Akıllı ve bülûğa ermiş olma şartı konusunda ihtilâf vardır. İmam Azam ve İmam Ebû Yûsuf’a göre kurban kesmekle mükellef olmak için akıllı ve bülûğa ermiş olmak şartı yoktur. Zengin olan çocuk veya delinin malından velîsi kurban keser. İmam Muhammed’e göre ise akıl ve bülûğa ermek şarttır. Fetva bu görüşe göredir.

Kâfire kurban kesme vacib olmamakla birlikte eyyâm-ı nahr (Kurban kesme günleri) da Müslüman olana veya bülûğa ermiş olana kurban vacibtir ve kurban kesmesi gerekir.

Kurban edilecek hayvanlar, koyun, keçi, sığır, manda ve devedir. Vahşi hayvanlardan kurban etmek caiz değildir. Çiftleşen hayvanlardan doğan yavrunun annesi ehlî ise erkeği vahşî’de olsa bu yavrudan kurban etmek câizdir. Çünkü hayvanlarda yavru anneye tâbidir. Koyun ve keçinin bir yıllığı kurban edilir. Ancak altı ayını doldurmuş olan kuzu annesinden ayırd edilemeyecek kadar gösterişli ve semiz ise kurban edilebilir. Oğlak için bu durum geçerli değildir. Sığır ve mandanın iki, devenin ise beş yaşında olanı kurban edilir. Koyun ve keçi bir kişi adına kurban edilebilir. Sığır ve deveye ise birden yediye kadar kişiler ortak olabilir. Ancak ortaklardan her biri Müslüman olmalı ve kurban niyetiyle ortaklığa girmiş bulunmalıdırlar. Et yeme maksadıyla ortaklık kurulursa veya birisi et yeme maksadıyla ortaklıkta bulunursa hiç birisinin kurbanı yerine gelmiş olmaz. Sığır veya deveyi kurban etmek üzere ortaklık kuranlardan her birinin vacip olan kurban niyyetleri şart değildir. Ortaklardan bazısı vacip olan kurban, bazıları nafile, bazıları keffâret kurbanı, ceza kurbanı, Hacc-ı temettü veya Hacc-ı kıran kurbanı, akîka kurbanı gibi değişik niyetlerle ortaklıkta bulunabilirler. Kurban kesildikten sonra et, tartı ile eşit şekilde paylaşılır.

Kurbanlık olan hayvan boğazlanmadan önce yavrularsa o da annesiyle beraber kesilir.

İlgili diğer yazılarım: Tevrat, Semavi Dinler, Hz. Enok/İdris, Mu İnancı

NOT: Bu yazı ve diğer yazılarım benden özel izin alınmadan ve kaynak belirtilmeden hiçbir ortamda kullanılamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz ve paylaşılamaz. Benden özel izin almadan ve kaynak belirtmeden kullandığınız taktirde hakkınızda yasal işlem başlatılacaktır.

Kaynakça

Celal Şengör — Birbirini Yalanlayan İnançlarla Bilim Yapılabilir Mi? -Konferans

Evrim Hikmet Özler, “Opera Repertuvarında Kurban Ritüelleri”

Gürbüz Erginer, “Kurban, Kurbanın Kökenleri ve Anadolu’da Kanlı Kurban Ritüelleri”, Yapı Kredi ve Kültür Yay., İstanbul 1997, s.17.

Ahmet Akyol, “Tarihte Kurban ve Kurban Bayramı”,

Türkçe Sözlük, Yeni Baskı, 2 c., TTK Basımevi, Ankara1988.

Yeni Rehber Ansiklopedisi, “Kurban” maddesi, İhlas Gazetecilik, İstanbul 1993.

Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’an, III/365; 
Bağdâdî, el-Meûne, I/657 vd; 
İbn Hazm, el-Muhallâ, VI/3 vd; 
İbnü’l-Arabî, Ahkâmu’l-Kur’an, IV/458–462; 
Merğînânî, el- Hidâye, IV/70; 
Burhânüddîn el-Buhârî, el-Muhîtü’l-burhânî, VIII/455 vd;
İbn Kudâme, el-Muğnî, XI/95 vd;

Sabri Erturhan, “Zekat ve Kurbanda Kıymet Ödemesi”, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, cilt X/1, s. 13–47

Ali Murat Daryal, “Kurban Kesmenin Psikolojik Temelleri”, 2. baskı,. İstanbul 1994, s.309–347.

Selahaddin Bekki , “Türk Mitolojisi’nde Kurban”, 1996, Sayfa 16–28.

Mircea Eliade, “Ebedi Dönüş Mitosu”, Çev. Ümit Altuğ, İmge Yay., Ankara 1994, s.109–110.

Gürbüz Erginer, “Kurban. Kurbanın Kökenleri ve Anadolu’da Kanlı Kurban Ritüelleri. Yapı ve Kredi Yayınları”, İstanbul, 1997; 15–85.

H. Tahsi Feyizli, “İslam’da ve Diğer İnanç Sistemlerinde Oruç-Kurban”, Öğretmen Yazarlar Dizisi, Milli Eğitim Bakanlığı Basımevi, İstanbul 1993.

C. K. Maisels, “Uygarlıgın Doğusu”, (Çev. Alaeddin Senel), Ankara 1999; 307.

Dr. M. Şemseddin Günaltay, “Türk Tarihinin İlk Devirlerinden I . Yakın Şark — Elam ve Mezopotamya”. Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1987

Altan Armutak (İstanbul Üniversitesi Veteriner Fakültesi Morfoloji Anabilim Dalı / Veteriner Hekimliği Tarihi ve Deontoloji Bilim Dalı), “Eski Çağ Uygarlıklarında Kurban Edilen Hayvanlar Hakkında Bir İnceleme”,

Mehmet Zeki Canan, “Ansiklopedik Din ve İnanç Sözlüğü”, Fatih Gençlik Vakfı, Matbaası, İstanbul 1983.

Felicien Challeye, “Dinler Tarihi”, Çev. Samih Tiryakioğlu, Varlık Yayınları, İstanbul 1960.

Orhan Hançerlioğlu, “İnanç Sözlüğü”, Remzi Kitabevi, İstanbul 1975.

Mehmet Aydın, “Dinler Tarihine Giriş”, ilaveli 2.bs., Din Bilimleri Yay., Konya, 2002, s.67–73.

M. Naci Önal, “Dağ Kültü, Eren Kültü Şenliklerinin Muğla’daki Yansımaları”, Bilig/Sayı 25: 99, 2003, s.99–124.

Sibel Turhan Tuna, “Tevrat’la Kurân’da Kurban Kıssası ve Dalaman’da Bu Kıssanın Sözlü Geleneğe Yansımaları” (Sacrifice-Related Verses in the Old Testament and Koran and its Reflection to the Oral Tradition in Dalaman/Muğla), Millî Folklor, 2010, Yıl 22, Sayı 86.

Yaşar Çoruhlu,.”Türk Mitolojisinin Anahatları”, Kabala Yay., İstanbul 2000, s.15.

Dr. Durmuş Arık (Ankara Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi), “Kırgızlar’da Kurban Fenomeni” sayı I, s. 757.774

J.P. Rouxs, “Türklerin ve Moğolların Eski Dini”, 2. Baskı. Çev: Aykut Kazancıgil, İşaret Yayınları, İstanbul 1998, s.191–192

Engin Akgün, “Şamanist Türk Halklarında Kurban Sungusu ve Kendisine Kurban Sunulan Varlıklar” (Sacrifice to The God in Shamanist Turkish Society and the Assets That are Sacrificed),

Abdülkadir İnan, “Makaleler ve İncelemeler”, TTK Basımevi, Ankara 1987, s.618.

W. Radloff, “Sibirya’dan”, 3, 2. bs., (Çev: Ahmet Temir), Düşünce Eserleri Dizisi, MEB Yay., İstanbul 1994, s.21–22.

W. Eberhard. “Çin’in Şimal Komşuları”, 2.bs, (Çev: Nimet Uluğtürk), TTK yay., Ankara 1996, s.69–80.

Bahaeddin Ögel, “Türk Mitolojisi II”, TTK Basımevi, Ankara 1993.

M. Fuat. Köprülü, “Edebiyat Araştırmaları”, 3.bs., Ötüken Yay., İstanbul 1989, s.72.

Sencer Divitçioğlu, “Oğuz’dan Selçuklu’ya Boy”, Konat ve Devlet, 3.bs., İstanbul: YKY, 2003, s.45.

Bahaeddin Ögel, “Türk Kültürün Gelişme Çağları II”, MEB Yay., İstanbul 1971, s.151–156.

İbrahim Kafesoğlu, “Türk Milli Kültürü”, 13. bs., İstanbul: Boğaziçi Yay., 1995, s.289–291.

Abdülkadir İnan, “Makaleler ve İncelemeler”, TTK Basımevi, Ankara 1987, 215–221.

Hayrullah Örs, “Musa ve Yahudilik”, Remzi Kitabevi, 1999, ISBN: 9751406978.

William M. Miller, “Mesih İnanlılarının İnanç ve Uygulamaları”, Müjde Yayıncılık, İstanbul, s.59.

Mehmet Akif Ardıç (Akhenaton), “Tolstoy’un Romanlarında İnanç Motifleri” ,

William MacDonald, “Kutsal Kitap Yorumu”, Yeni Yaşam Yayınları, İstanbul 2000, c.1., s.163.

Saffet Köse, “Kurban”, Şamil İslam Ansiklopedisi,

Tirmizi 20, K.El-Edahi 11,Hadis No: 1507

İbn Mâce, Edâhı, 2; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 321.

Müslim, Edâhî, 43–45; Nesâî, Dahâyâ, 34; Ahmed b. Hanbel, a.g.e., I, 108, 118, 152, 217, 309, 317.

Kâsânı, a.g.e., V, 63; el-Fetâva’l-Hindiyye, V, 293

Serahsî, a.g.e., XII, 9–10; Kâsânî, a.g.e., V, 69–71; el-Fetâva’l-Hindiyye, V, 297

Kâsânî, a.g.e., V, 71–72; Damad, Mecmau’l-Enhur, İstanbul 1328, II, 521

Mehmed Mevkufâtî, Mevkûfât, (sadeleştiren: Ahmed Davudoğlu), İstanbul 1980, II, 331–332

Ziya Gökalp. “Türk Medeniyet Tarihi”, Toker Yay., İstanbul 1989, s.47.