Ebu Cehil (Cehaletin Babası) Kimdir?

Bu yazımda sizlere hakkında pek bahsedilmeyen birinden bahsedeceğim. Ancak bunu yaparken elimden geldiği kadar tarafsız davranmaya çalışacağım. Bazı yerlerde bu kişinin gözünden bakmaya çalışacağım, bazen de onu eleştirip hatalarından bahsedeceğim; iyi yönleriyle ve kötü yönleriyle, sizin yorumunuza bırakacağım bu kişi: Ebu Cehil. (Nam-ı Diğer Cehaletin Babası)

Ebu Cehil, başlıkta da belirttiğim üzere “Cehaletin babası” demektir. Ama farkındasınız ki, kimse çocuğuna böyle bir isim vermez. Ebu Cehil’e bu ismi verenler ne halk, ne de o dönemin diğer din adamlarıydı. Ebu Cehil, İslam’a karşı geldikten sonra bu ismi aldı ve o günden beri o, öyle anıldı.

Değerli okuyucu: Bu adam, tabiri caizse “Kafirlerin en kalitelisi”dir. Dostlarına tamamen dost, düşmanlarına tamamen düşmandır. Farklı bir mizah anlayışı vardır, İslam dini ile alay etmesi, Peygamberin üzerine deve sidiği fırlattırması gibi birçok şey yapmıştır. Hz. Muhammed’in onlarca kez tebliğ etmesine rağmen, bir türlü İslam’a geçmemiştir.

Gelin bu kişiyi biraz daha yakından tanıyalım:

Asıl adı Amr bin Hişam’dır. Lakabı ise Hisam Ebu’l-Hakem olan bu kişi, aslında Mekke’nin ileri gelenlerindendir. Kendisi, Kureyş kabilesi tarafından oldukça zeki ve bilgili bir insan olarak bilinirdi. Hakem ünvanı almasının sebebi ise tarafsız, dürüst, öyle çıkarına göre değil de gerçekten düşünüp tartan birisi olmasındandı. Daha sonraları İslam’a karşı hareketleri, belki gaddarlığı, düşmanlığı her ne kadar saygınlığına gölge düşürse de; neticede o, bilgili ve saygı duyulan, kafası çalışan, adil bir şekilde hesap kitap yapabilen bir insan olarak anılıyordu yıllar boyunca.

Kendisi hakkında biraz bilgi vermemiz gerekirse; Ebu Cehil, Dar-ün Nedve’nin fikir önderlerindendir. Mekkeliler arasında çok büyük bir itibara sahiptir. O dönem için o kadar önemli bir kişidir ki; Hz. Ömer’in islamiyeti kabulünün, Hz. Muhammed’in, “Allah’ım, İslam’ı Ömer bin Hattab (Hz. Ömer) veya Amr bin Hişam (Ebu Cehil) ile yücelt” duası üzerine gerçekleştiği söylenir. Mekke’nin en kudretli adamlarından biridir. Makam ve mevkisine güvenerek gücünü yeterli görmüş, İslam dinine tüm heybetiyle karşı çıkmış, İslam peygamberinin ve o’na inananların Kabe önünde namaz kılmalarına inatla mani olmaya çalışmış, bu yüzden de Allah’ın son defa olmak üzere gönderdiği kutsal bir kitabında yoğun bir kin, insani bir nefret ve öfkeyle anılmış, tehdit edilmiştir. (Tabi Allah, sadece bir kişiye özel ayet indirecek değil. Ebu Cehil, neticede bir insandır ve insanlar ideolojiler yaratır, ideolojilere itaat ederler. Gelecek olan diğer Ebu Cehil’lere de inmiştir bu ayetler.)

İlk sure olan Alak suresinin 9–16. Ayetleri ile ikinci sure olan Kalem suresinin neredeyse tamamı bu zata ayrılmıştır, ki akıl alır gibi değildir. Daha ortada Kuran-ı Kerim yok, inmeye henüz başlamış, tamamlanmasına yıllar var, sonradan da daha 112 sure gelecek.

Yeri, göğü, her şeyi yoktan var eden bir yüce yaratıcı, insanlarının kurtuluşu için son bir kitap göndermeye başlamış ama nedense daha bismillah ilk iki surede Hisam Ebu’l-Hakem adlı, Mekke’li Aristokrat bir heriften büyük bir öfke ve insani bir nefret ve kin ile bahsetmiş. Hey maşallah! vardır bir bildiği.

Yani şöyle düşünün, son peygamber gelmiş, ki Cahiliye Devri bitmiş, Asr-ı Saadet dönemi başlamış, ama cahiliye devrinden kalan kız çocuklarını diri diri toprağa gömmek caniliği halen devam ediyor. Çünkü “inanmış kadınlardan çocuklarını öldürmemesini” isteyen Mümtehine suresi, islam kaynaklarında belirtildiğine göre hicretin 8. yılında, yani Hz. Muhammed’in peygamberliğinin 18. Yılında inecek.

Bu durumda ya ortada diri diri gömülen kız çocuklarına göz yuman ve evlatlarını öldüren ebeveynlere 18 yıl ses çıkarmayan bir Allah ve peygamberi var ya da kız çocuklarının diri diri gömülmeleri o dönem için söz konusu bile değil!

Devam ediyorum: İlk olarak kısa bir sure olan Alak suresi inmiş. İslam peygamberine tebliğ edilen ilk sure bu. Kalem suresi de hemen peşinden.Kalem/15'de “ona ayetlerimiz okunduğu zaman o, ‘öncekilerin masalları!’ der” diye bir cümle var.

İyi de daha ortada bir masal yok ki? burada “öncekilerin, yani eskilerin masalları” tanımından kasıt da neredeyse Kuran’ın yarısına yakınını oluşturan Tevrat’taki hikayeler ve Yahudi Efsaneleri. Yani inen sure ve ayetler itibariyle ortada bu sözleri edecek bir konu yok, ki bu efsane-hikaye mevzularından bahseden sureler daha sonraki yıllarda tebliğ edilecek. Yani bu biraz çelişki doğuruyor. Sanki o dönemde Hz. Muhammed, zaten seneler sonra gelecek olan ayetleri, hikayeleri de çoktan anlatıyormuş gibi.

Ne demek istediğimi anlamanız için kısacık olan ilk sureyi, yani Alak suresini ve peşinden Kalem suresini okumanız lazım.

“(bu adam) Allah’ın, (yaptıklarını) gördüğünü bilmez mi! / hayır, hayır! eğer vazgeçmezse, derhal onu alnından (perçeminden), yakalarız (Cehenneme atarız) / o, hemen gidip meclisini (kendi taraftarlarını) çağırsın. / biz de zebanileri çağıracağız.” (alak/14–18).

İslam henüz tam yayılmamışken, sadece bir grup kişiden ibaretken Hz Muhammed bu kişiye gitmiştir. Kendi saflarına çektiği anda büyük bir hakem tarafından onay alacak ve bu sayede epey yandaş toplayacaktır. Bu konuda birçok hadis ve rivayet vardır. Ancak, olayı ve gittikten sonrasını gelin biz Kuran ayetlerinden takip edelim:

Müddessir Suresi:

18.Derin derin düşündü o; ölçtü-biçti.

19.Kahrolası, nasıl bir ölçü kullandı!

20.Bir kez daha kahrolası, nasıl bir ölçü kullandı?!

21.Sonra baktı.

22.Sonra yüzünü buruşturdu, kaşlarını çattı.

23.Sonra arkasını döndü ve böbürlendi.

24.Şöyle dedi: “Bu, rivayet edilerek gelen bir büyüden başka şey değil.”

25.”İnsan sözünden başka bir şey değil bu.”

26.Onu sekara (cehennem) fırlatacağım.

27.Bilir misin nedir sekar?

28.Ortada bir şey bırakmaz, hiçbir şeyi görmezlik etmez o.

29.İnsan için tablolar/levhalar/ekranlar sunandor o. Deriyi yakıp kavurandır o.”

Evet, Allah’ın bu kişiye çok kızdığını 25. ayetten sonra görebiliyoruz. Tehditler, korkutmalar, lanet okumalar… Ama sizin dikkatinizi çekmek istediğim yer 18 ve 25 arası. Ölçüp, biçip, düşünelim hadi.

Her şeyden önce bu adam iddia edildiği gibi vahşi, gözü dönmüş, gaspçı vesaire olsaydı, peygamber onun islama geçmesine önem verir miydi? Gidip ona islamiyeti anlatır mıydı? Onu islam dinine çekmeye çalışır mıydı? Hatta bu önem (yani islamı seçip seçmemesi) Kuran’a konu olur muydu? Diyebilirsiniz ki, “yoldan sapmışlara da müjde vermek gerekir, öyle birini dine çekmek daha büyük reklamdır” ancak, eminiz ki yoldan sapmış, dinsiz, katil bir çok kişi İslam’a o dönem geçmiştir. Koskoca bölgede tek kafir bu adam değildi…

Bu adamın farklı bir özelliği vardı. Çünkü onu herkes tanıyordu, bir liderdi ve başka meziyetleri de vardı. Ayrıca bahsedildiği gibi saldırgan ve gaddar olması, İslam yayıldıktan sonra vuku bulan bir şeydir. Yani çok iyi biriyken birden bire kötülüğe düşmüş birisidir. Çünkü, kendisine göre Muhammed, insanları kandıran ve saptıran bir insandı. O da, buna engel olmak istiyordu.

Ayrıca, yoldan sapmış birinin dine dönmesi konusu zaten ilk Ebu Cehil ile gerçekleşecek bir durum mudur? Tevrat’ı okuyanlar pek iyi bilir ki Hz. Musa aslında bir katildir, haksız yere bir adam öldürmüştür ancak, daha sonradan Tanrı’nın rızası üzerine Peygamber olmuştur. Bu konuyu Tanrı, “Sizin bilmediğinizi ben bilirim, kim kötü kim suçlu ben karar veririm” diyerek kapatmıştır. Yani bu ayetleri de tebliğ eden de Musa’nın kendisidir gerçi. (Bu arada Tevrat çelişkileri ile alakalı hazırladığım bir yazım var, okumak isterseniz: Burayatıklayın.)

Başka bir peygamber örneği olarak; Hz. Davut’u örnek verebiliriz; keza kendisi sırf hoşuna gitti diye bir kadının kocasını (bir askeri) sürgüne, savaşa göndermiş ve böylece o askerin karısına istediği kadar sahip olmuştur. Kitab-ı Mukaddes’i okuyanlar bunları bilirler. Peygamber dediğimiz bu adam, damda dolaşırken bir kadını görür, çok beğenir, çağırttırıp ona sahip olur (Çünkü Kral olduğu için kimse sesini çıkaramaz), daha sonra bu kadının kocasını öyle kıskanır ki ölmesi için elinden geleni yapar. Yukarıda verdiğim Tevrat ile alakalı yazı linkinde bunu ayrıntılarıyla ve ayet numaralarıyla öğrenebilirsiniz.

Kısacası peygamberlerin geneli zaten kusurlu, günahlı insanlardır. Allah da bunu, “İşte onlar da insandır, sizden üstün değillerdir.” diyerek anlatmaya çalışır. Kısacası Ebu Cehil’in İslam’a çağırılması, o dönemler bir yamuk yapmış olmasından dolayı değil, saygı duyulan ve bilgisine güvenilen, zekasına güvenilen bir kişi olmasından dolayıdır. Ancak nasılsa bu bilgili, iyi hesap kitap yapan, doğruları söyleyen adam bir anda bunların tam tersi olarak anılmaya başlanmıştır.Bu kişi üstün bir hakem, çağına göre aydın bir insandır. Enok’un kitabında (Bu kitapla alakalı da yazı hazırlıyorum, takipte kalın) ve Tevrat’da eğer bir dikkat ederseniz; sorgulayıcı olmak, sorular sormak, bilgi edinmek, (kitaptakinin dışında bilgi edinmek) günahtır, hatadır, şeytan işidir. Eski kavimlerde ve dinlerde bilmek, bilimsel düşünmek pek sevilmeyen bir şeydir.

Eğer siz dinin istemediği bir şeyler düşünmüş ve söylemişseniz, sapkın ve ahmaksınızdır. Sırf, Hristiyanlığın “cadı avı”na çıkması, Engizisyon mahkemeleri ile bir çok bilimadamı, aydın ve düşünürü canlı canlı yakması bile buna örnektir. Sizin teorinize rakip bir teori üretilebilecekse, veya sizin dininizin açıklarını gösterebilecek birisi varsa, hele ki bu kişi kitleleri kontrol edebilecek kadar tanınıyosa direkt yok edilmelidir. Şu çağda bile halen daha dinden çıkanlar, dine karşı söz söyleyenler öldürülmeye devam ediyor. O dönemde de Ebu Cehil, Kuran’a karşı “Bu önceki rivayetlerden başka bir şey değildir, bu insan uydurmasıdır, bunda kutsal bir şey yoktur” diyerek İslam’a darbe vurmaya çalışıyordu. Çünkü hem eski dinleri de biliyor, hem de düşünüyor, ölçüyor, biçiyor, Kuran’a göre de “değişik ölçüler” kullanıyordu. Ama bunları yaptığı ve söylenenlerin öncekilerin masalı ve insan sözü olduğunu belirttiği için lanetleniyor, hakaret ediliyor, Ebu Cehil lakabı takılıyor kendisine. Tabii tek sebep bunlar değil, işin içine bir de yaptığı kötü işler giriyor… Birazdan bahsedeceğim.

Günümüzde bile, bir Ateist veya Müslüman olmayan bir bilimadamı için siz “çok akıllı bir adam yahu, o kadar buluş yapmış” deseniz, müslümanların büyük çoğunluğu; “O kadar akıllı olsaydı müslüman olurdu!” diyeceklerdir. Çünkü eğer bu dini kabul etmiyorsan cahilsindir, sapkınsındır. Ben bununla askerde bile karşılaştım. Adama gidip Einstein veya Tesla’dan bahsediyosun, “Müslüman değilmiş o zaman salaktır” diyorlar…

Neyse, konuya dönelim. Hisam Ebu’l-Hakem, o dönemdeki inançsızlara ve putperestlere göre; dogmaya karşı düşünceyi, ölçmeyi, biçmeyi, ölçüler kullanmayı temsil ediyor. Kısacası dogmaya karşı bilimi temsil ediyor. Ancak tabii ki bu kadar masum bir kişilikte olmadığı için, madalyonun öteki yüzünü de aktarmam gerekiyor…

Ebu Cehil, neticede İslam’a en karşı olan kabilelerden birinin reisidir. Bu kabileden İslam’a geçen insanlar, onun tarafından topluluktan men edilirdi. Tüccarlara iş verdirmez ve yoksullaşmasını sağlardı. Köleler, İslam dinine geçtiklerinde ise çok ağır bir şekilde cezalandırılırlardı. Dövülme, kırbaçlanma, susuz ve yemeksiz bırakma gibi şeyler Ebu Cehil’in en büyük cezalarıdır.

İslamiyet’in başladığı dönemden itibaren, İslam’a hep karşı çıkan ve inanılmaz eziyetler eden bu şahıs, İslam dininin ilk iki şehidi olan Ammar Yasir ve annesini katleden kişidir. Müslümanların, dinleri uğruna evlerini ve yurtlarını terk edip, Medine’ye hicret etmelerinden sonra, İslam karşıtlığında davranmaya devam ederek, Bedr savaşının çıkmasına neden olmuştur. Hz. Peygamber’in sulh teklifini kabul etmeyen, harp yapılmasını engellemek isteyenlere karşı çıkarak, onları korkak olarak kışkırtmış ve savaşı başlatmıştır. Ama nasıl ki sadece gaddar tarafından bahsedilemeyecekse, sadece zekii tarafından da bahsedilmemelidir. Eşit şekilde, dürüst ve tarafsızca aktarılması gereken bir şahsiyettir. Benim daha çok ilgimi çeken konu, nasıl böyle bilgili ve aydın bir insan, bu kadar gaddar ve zalim olabilmiştir?

Hatta bazı İslam kaynaklarında “Ebu Cehil’in, Ebu Mugire ile deve sırtında giderken düşünceyle satranç oynadığı” bile yazmaktadır. Son günlerde Satranç ile alakalı “oynamayın, haramdır, yasaktır, günahtır” denilmesi konusuna da böylece gönderme yapmış olalım. Hisam Ebul Hakem, böylesine zeki bir insandır. Cahil lakabı almasının tek sebebi, Hz.Muhammed’in peygamberliğini onaylamamış olmasıdır. Aldığı diğer kötü lakaplarsa, büyük ölçüde İslam ile çekişmesi ve karşı karşıya gelmesi, savaşması yüzündendir.

Bilindiği kadarıyla insanlara işkenceler yaptırmıştır, Müslümanlar ile ticareti yasaklamıştır, kendi halkından İslam’a geçenlere türlü eziyetler etmiş ve tam anlamıyla İslam düşmanı bir kişi haline gelmiştir. Sonuç olarak İslam’a zararlar vermeye, yayılmasını engellemeye çalışmıştır. Kendi açısından belki yayılmaya başlayan sahte bir dini engelleyerek yapması gerekeni yapıyordu; ancak, böyle özgür düşünür birisi olarak, özgür iradeye böylece karşı gelmesi de, ayrı bir çelişkidir.

Ebu Cehil’in saldırgan olması, yaptığı zulümler ve aynı zamanda akil bir insan olması nasıl mümkün olabilir? Bunu şu şekilde yorumlar ve düşünürsek sanırım biraz daha anlaması kolay olacaktır:

Bir adam (Muhammed) gelse, Kabe’ye girip putlarınızı (Kutsal evinize, Camii’ye girip vb.) yere fırlatsa, paramparça etse, “Siz sapkınsınız ben sizi düzelticem, bana gelin” dese; zaten size savaş açmış oluyor değil mi? Sizin tanrılarınızı yere fırlatmış ve kendisi de yeni bir din inancı getirmiş oluyor. Siz o kişiye neler yapardınız? Dinden çıkmak bile öldürülmek için yeterli bir sebepken, bir de sizin dininize savaş açan bir kişi düşünün…

Neticede Muhammed, melek gibi bir kalbi de olsa; öyle ya da böyle yaptığı işler o döneme göre düşmancadır. Rakiplerinin çıkması da gayet doğaldır. İster kendi menfaati için, ister Allah için olsun, o dönemde kendisi Mekke’lilere karşı gelmiştir ve gerçekleştirmek istediği reform hareketleriyle birçok düşman edinip tepki çekmiştir.

Hatta şöyle bir bakış açısı bile edinilebilir:

Muhammed burada, atalarına ve akrabalarına sırt çevirmiş, beraber büyüdüğü putperestlere ihanet etmiştir.

Benim şahsi fikrime göre, eğer tarafsız düşünülecekse, sadece objektif olunacaksa; şunu gözardı etmemeliyiz:

Gelen her peygamber o kavime göre kafirdir. Neticede mevcut dini reddeden ve yeni bir şey sunan düşmanlar olarak görülürler. O yüzden de dışlanırlar, sevilmezler.

Muhammed, putları yıkarak en büyük savaşı ilan etmiştir. Mesela İsa da, gelip; “izin kilisenizi yıkıp, 3 günde yenisini yapacağım” diyerek o dönemin din adamlarına karşı çıkmış, kendine taraftar toplamış ve neticede kendi İdamına sebebiyet vermiştir. (Hristiyanlığa göre orada ölmüş, Müslümanlığa göre de öldürülmemiş, göğe yükseltilmiştir)

Bu adamlar o zamana göre kafir ve din düşmanı adamlardır, dolayısıyla onları öldürmek isteyen birilerinin çıkması, veya zorluk çekmeleri normaldir. Onlarla uğraşanlar aslına bakarsanız, suçlu sayılmazlar. Çünkü ellerindekini, geleneklerini korumaya çalışmışlardır. Bugün birisi bir dine saldırdığı zaman aynı karşılık hala veriliyor.

Kendinizi onun yerine koyarak Ebu Cehil’e bakarsanız, tepkisi biraz haklı oluyor. Ama, sonuçta o kadar gaddar olması da kendisine kötü bir imaj veriyor. Muhammed’e, yani kendi akrabası olan ve “Mühammedül Emin(Güvenilir Muhammed)” lakabını taktığı, güvendiği dostuna, böyle bir iktidar problemi ve yeni bir akım oluşmaya başladığı zaman fazla kafayı takmış, resmen eski dostuna düşman olmuştur. Eh, kazanan taraf belli.

Burada aslında kimin iyi, kimin kötü olduğu sadece bakış açısına bakıyor. Ortada bir şekil vardır ve ona bakabileceğiniz bir çok pencere mevcuttur, farklı pencereden bakanlar, farklı bir şeyler görür. Yani bize göre kahraman olan, karşı tarafa göre kötü kalpli bir düşman, karşının kahramanı ise bizim için katliamcı bir diktatör olabilir. Burada devreye kişisel ahlak ve iyi/kötü konusu giriyor. Ki mâlesef bizim şu anki ahlak anlayışımız ve yasalarımız ile o zamanınkiler aynı değil. Bugünün düşünce tarzıyla o dönemi eleştirmek, yargılamak pek adaletli olmayacaktır. Kaldı ki, elimizde çok fazla doğru belge de bulunmadığı için, ancak bir iki tarih kitabı ve ortalıkta dolaşan hadislerle bir şeyler çıkarmaya çalışıyoruz. Parçaları birleştirmeye çalışıyoruz. Bunu da adaletli ve tarafsız bir şekilde yapabilirsek, ne mutlu bize…

Ancak hadislerin de taraflı kişiler tarafından aktarıldığını ve zaten aralarında Hz. Muhammed ile birkaç yüzyıl fark olduğunu unutmamak gerekiyor.

Örneğin: İmam Şafi (Hatam varsa düzeltiniz), Muhammed’i köpek severken görmüş. Muhammed, köpeği sevdikten sonra gidip abdest almış ve namaz kılmış. Aynı şekilde Hz. Muhammed’i Imam Hanefi de görmüş. İkisinin bakış açısını bir inceleyelim. (Olay aynı, bakan gözler farklı)

Şafi diyor ki: “Köpeğe dokundu abdesti bozuldu, ondan gitti abdest aldı. Köpeğe dokunmak abdest bozar.” (Hatta neredeyse haramdır gibi bir şeye getirdiler artık.)

Hanefi diyor ki, “Zaten abdesti yoktu, önce köpeği sevdi, sonra gitti abdestini aldı. Köpekle alakalı bir sıkıntı yok, hayvana dokunmak abdest bozmaz.”

Umarım yeterince anlaşılır olmuştur. 1000+ senedir insanlar bu mezheplere, aynı dinin farklı görüşlerine uyuyor. Kaldı ki zaten Mezhep demek, “farklı görüş” demek, farklı “yorumlama” demek. Yani birisi sizin işinize geldiği gibi yorumlarsa iyi, farklı yorumlarsa kötü olmamalı.

Diğer bir konu ise: Olay sadece Din kavgası mıdır, yoksa bir İktidar yarışı mıdır? Bunu da tam olarak bilemeyeceğiz. Ancak ikisinin de güvenilen, takip edilen adamlar olduğu ve karşı karşıya geldiği, ikisinin de birbirinin taraftarlarından çalıp sonunda ciddi ciddi savaştığı belli.

Kuran’a geri dönersek:

Bahsettiğim Alak ve Kalem suresi, baştan aşağı, özellikle bu zat için indirilmiş değildir. Öyle bir anlaşılma olmasın. Yani Allah oturup da sadece bir adam ile alakalı seneler boyunca mesaj gönderecek değil. Evet, bu kişiye ayrılmış bölümler var, hatta bu iki sureden fazlası da var; ama konu bu değil.

Ben sadece onun döneminde gönderilen ve özellikle o ve onun gibilere, kendi akımına destek çıkanlara ayrılan kısımları belirtme gereği duydum.

Yoksa Ebu Cehil’in; “Sen bizim dinimize karışma biz seninkine karışmayalım, kimseyi kendi dinine çekme böyle yaşayın” gibi bir teklif yapmasından sonra;“Sizin dininiz size, bizimkisi bizedir” şeklinde inen ayetten tutun da;

Ebu Cehil’in, Muhammed’i suçlayarak: “Biz seni değil getirdiklerini yalanlıyoruz, yoksa sen iyi bir adamsın ama sapıtmışsın, Atalarına yüz çevirmişsin!” demesinden sonra gelen En’am 33 “Onların sözlerinin seni üzdüğünü biliyoruz. Aslında onlar seni yalanlamıyorlar, fakat o zalimler Allah’ın ayetlerini inkâr ediyorlar.” diye bir ayet gelmesi gibi bir çok örnek verebilirim.

Hatta, Ebu Talib ölürken Ebu Cehil ile Muhammed’in aynı çadırda, ikisinin de Ebu Talib’i kendi dinlerine davet etmesi ve Ebu Cehil’in “Atalarının dinini terk etme, atalarına uy tanrılarımızı bırakma” gibi uyarılarından sonra;

“Ya ataları da hiçbir şey bilmez, yanılmış kişiler iseler?” şeklinde bir Allah kelamı gelir. (Maide 104)

Bu ayetlerin bu adama özel olarak indiği veya en azından onun yarattığı bu görüşe uyanlara genel olarak ithaf edildiği bir çok hadis kaynağında belirtiliyor. Ancak şunu da beklememelisiniz; ayetler Ebu Cehil ve onun gibi düşünenler için geldi ancak, olay yaşandığı an gelecek diye bir şey yok. O gün bu vahiy gelebilir, 1 sene sonra gelebilir. Neticede mevzu sıcaktır ve hala iki zat da hayattadır. Şimdi gelip de bana eğer “Ama bu ayetler, bu olaylardan 2 sene sonra gelmiştir!” diye karşı çıkmayın. Yoksa Allah’ın hangi ayetleri ne zaman göndereceği ile alakalı Allah’a emir vermiş gibi olursunuz. Dinimi savunacağım derken dininizden sapmayın değerli okurlar… Yazıyı sonlandırmadan önce yukarıda bahsi geçen bir olay ile alakalı daha ayrıntılı bilgi vermek gerekirse:

“Peygamberliğin onuncu yılında Ebû Talib hastalandı. O ölüm döşeğindeyken müşrik liderlerden oluşan bir grup yeniden çıkageldi. Ondan yeğeniyle aralarını bulmasını istediler. Ebû Talib Allah Rasûlü’nü çağırttı. Ona hitaben: ‘Ey kardeşimin oğlu! Bunlar kavminin eşrafıdır. Seninle konuşmak istiyorlar.’ dedi.

Hz. Peygamber de: ‘Ne istiyorlar?’ diye sordu. Onlar: ‘Sen bizi ve ilahlarımızı bırak, biz de seni ve ilahını bırakalım.’ dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber onlara: ‘Size bir kelime söylesem, onu kabul ettiğinizde tüm Araplara hükmetseniz ve Acem de size boyun eğse istemez misiniz?’ karşılığını verdi.

Ebû Cehil heyecanla: ‘Ey kardeşimin oğlu söyle, sen söyle biz on kez söyleyelim.’ dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber ‘La ilahe illallah dersiniz ve Allah’tan başka ibadet ettiğiniz şeyleri söküp atarsınız.’ buyurdu. Orada bulunanlar bunu duyunca yüz çevirdiler ve şöyle dediler: ‘Ey Muhammed, bütün ilahları tek bir ilah mı kılmak istiyorsun? Bu ne acaip bir şey!’ Müşriklerin bu sözleri Sad Sûresi’nin beşinci ayetinin nüzulüne sebep olmuştur.”

Bedrettin Çetiner, Fatiha’dan Nas’a Esbâb-ı Nüzûl, c. II, s. 755.
Tirmizi,Tefsirul Kuran,6. /1
İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 1, s. 
122, Buhârî, Sahîh, c. 2, s. 98, 
Müslim, Sahîh, c. 1, s. 54.
Tevrat, İncil Zebur — Kutsal Kitap Yayınları,