Mustafa Kemal Atatürk Öldürüldü mü?

Merhaba. Bu seferki konumuz: Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümü. Benim amacım da, ölümü veya öldürülmesiyle ilgili ortaya atılan bazı iddialar ve bu iddiaları destekleyen verileri toparlayarak sizlere sunmak. “Kesin böyle olmuştur!” diyemeyeceğim, yorumu sizlere bırakacağım. Tek yapmak istediğim, bu üstünde durulmayan ve geçiştirilen, hatta farklı zaman aralıklarıyla sürekli üstü örtülen bu hadiseyi biraz daha açık bir şekilde sizlere aktarmaktır. Ardından ne düşüneceğiniz ise size kalmıştır. Keyifli okumalar…

Öncelikle, bu konu Hasan Demir’in kaleminden Yeniçağ Gazetesinde de gündeme getirilmiş, ancak medya tarafından üstü örtülmüş bir konudur. Atatürk suikasti ile ilgili birçok belge, ve şüphe meydana getirebilecek kayıt mevcuttur. Bunlardan bazılarını burada aktarmaya çalışacağım.

Tarih 10 Kasım 1938. Paşa ölüyor ve ülkede bu haber hızla yayılıyor, halk resmen gözleri kanarcasına ağlıyor. Gerçekten de herhalde binlerce yıldır şu topraklara gelen, en sevilen ve aynı zamanda en nefret edilen adamdır Atatürk. Seveni taparcasına seviyor, nefret edeniyse gördüğü yerde kellesini alma hayaliyle yaşıyor. Bu ölüm karşısında baygınlık geçiren, kederden hıçkıra hıçkıra sokaklarda ağlayan insanlar olduğu gibi, aynı kederi duymayıp sevinçten çatlayanlar da var elbet. Bir de bundan gurur duyanlar var tabii… Bu işi planlayarak yaptıklarını iddia eden kişiler var. Gelin öncesine ve sonrasına yavaş yavaş bakalım:

Büyük Millet Meclisi’nde Atatürk’ün ölüm raporu gündeme geldiğinde, 1935 yılında locaları kapatılan, ancak Meclis’ten tam olarak arındırılamayan masonlar ortaya bir fikir atarlar:

“Efendim, gençlerimize terbiye olur, onun alkol ve sigaradan öldüğünü duyuralım.” derler ve ortada doktor raporu varken ne hikmetse bu böyle kabul edilir. Bunun arkasından Yeşilay icat edilir, bu olaylar da tarihteki yerini böylece alır. Ayriyeten Atatürk öldüğü zaman İsmet Paşa onun cenazesine katılmaz, bununla da kalmaz, ölümünün ertesi günü, daha ceset soğumadan ülkenin başına geçer. Oraya da geleceğiz…

ÖLÜMÜ İLE ALAKALI ÇELİŞKİLER

  1. Atatürk’ün ölümünden sonra düzenlenen birinci raporda ölüm sebebi karın içinde sıvı, asit toplanması olarak gösterilirken, ikinci raporda ise alkolle ilgili karaciğer iltihabı neden olarak gösterilmektedir. Yani raporlar arasında ciddi çelişkiler vardır. Evet, Atatürk alkol içen bir insandı; fakat bu demek değildir ki raporları keyfinize göre değiştirip, işinize gelen şekilde düzenleyebilesiniz…
  2. Atatürk’ün öldükten sonra otopsisi ya da biyopsisi yapılmamıştır. Üstelik büyük bir kesim bunu talep etmiştir, “Paşa normalde iyileşiyordu, ne oldu da birden bire öldü?” diye soruluyordu.

İşte bu noktalar akla “acaba saklanan bir gerçek mi vardır?” sorusunu getiriyor. Buradan yola çıkalım ve bu sır perdesini aralamaya çalışalım…Şimdi biraz daha geriye dönelim. Yıl 1935. Atatürk, Mahmut Esat Bozkurt’a Masonların taksimat, teşkilat ve ahvalini bildirir bir kitap verir ve der ki;

“Bunu güzelce mütalaa et, bir takrirle Halk Partisi Gurup Başkanlığına ver, gurupta bunlara şiddetli bir hücum yap ve gurupça kapanmasına delalet et. Senin de bu işte büyük şeref payın olacaktır.”

Böylece Bozkurt, Paşa’nın istediği şekilde bir konuşma yaptı. Ardından Meclis’teki masonları bir telaştır aldı... Bunun üzerine Şükrü Kaya, Kazım Özalp, Mahzar Germen, Katib-i umumi Recep Peker’e yalvar yakar oldular. Fakat Atatürk durduk yere bu locaları kapatmadı ya, bir sebebi vardı elbet. Onu da aktaracağım.

Ertesi hafta Recep Peker geldi ve kürsüye çıkarak şu müjdeyi verdi:

“Arkadaşlar; bugünden itibaren Türkiye’de Masonluk kalmamıştır ve bütün localar kapanmıştır.”

Salon “Kahrolsun Yahudi uşakları!” sesleriyle inliyordu. Bizim dedelerimiz de bizden farklı değildi anlayacağınız. Tezahürat yapma ve bağırıp çağırma gibi huyları vardır. Mücadele döneminde nasıl gaza geldiklerini Nutuk’tan takip edebilirsiniz. Her neyse, grup dağıldıktan sonra masonlar, doktor Mim Kemal’i önlerine katarak Atatürk’ün makamına çıktılar;

“Efendim biz zaten maiyet-i devletinizdeyiz, fakat siz meşrik-i azamımız olursanız biz pervane gibi etrafınızda dönüp dolaşırız” dediler.

Atatürk de karşılık olarak;

“Peki bir şey soracağım, bana cevap veriniz de sonra… Siz Avrupada hangi locaya bağlısınız ve metbûnuzun ismi nedir? diye sordu.

“Biz Cenova’ya tabiiyiz ve reisimiz de Barca Mison Cenaplarıdır.” dediler. Bunun üzerine Atatürk öfkelenip;

Benim milletim bana kahraman sıfatını verdi, ben sizin gibi, bir çift Yahudi’ye uşak mı olacağım? Bu gece sabaha kadar Türkiye’deki bütün localarınızı kapatmadığınız takdirde yarın teşkil edeceğim divan-ı harbi örfi’ye hepinizi verir ve astırırım! Haydi defolun karşımdan!” diyerek onları kovdu. Atatürk ne kadar barışsever bir insan olsa da, tepesi attığı zaman ne yapacağını kimse bilemez. Misal, eline tabancasını alıp Mecliste masanın üstüne çıkarak tehditler savurduğu da olmuştur.

Sonuçta bu durum İstanbul, İzmir ve Adana’daki diğer loca üyelerine de bildirildi ve sabah olmadan tüm localar kapandı. Kimse bizim Sarı Paşa’yı karşısına almak istemedi tabii… Fakat kimse de öylece her şeyi oturup kabullenmez değil mi? Gizliden gizliye işine gücüne devam eder.

Mason locaları kapatıldı kapatılmasına ama, İsmet Paşa’nın cumhurbaşkanlığı sırasında, “kanun-u mahsusla localar kapanmadı! Tekrar açmaya hakkımız var!” diyen Masonların müracaatı üzerine tekrar localar açılıp faaliyete başladılar… Hatırladınız değil mi? İsmet Paşa dediğimiz, hani Atatürk ölür ölmez koltuğuna çöken İsmet Paşa. Ayrıntılara dikkat edelim.

Ve 1952'de ise Atatürkçü geçinen ve onunla iftihar eden Celal Bayar da, Ahmet Gürkan’ın teklif ettiği ve Masonların localarını kapatmak istediği kanun teklifini ret ederek bu suretle localarını kanunla pekiştirdi.

Mason Localarının Kapatılışına Tepkiler

Yüksek dereceli bir mason olan Avram (İbrahim, Abraham) Benaroyas, Türkiye Mason Cemiyeti’nin kapandığını Moskova’da bir toplantı sırasındayken öğrendi ve şunları söyledi;

“Cemiyetimize zarar veren ve engelleyenlerin cezası ölüm olmalıdır!”

Tabii ki bu haber Gazetelere verilecek veya Atatürk’e telefonla “Bana bak, seni öldürürüz he” denilecek bir haber değildir. Meclis toplantısında değil, Mason locaları arasında yapılan bir toplantıda söylenmiştir.

Mustafa Kemal Atatürk, 10.10.1935 tarihinde Ankara’da Çankaya köşkünde doktor Mim Kemal Öke”ye hitaben:

“Mason cemiyetinin faaliyetini inkılaplarıma muarız gördüğüm için kapatılmasını elzem gördüm. Bu dakikadan itibaren bu cemiyeti ölmüş biliniz. Ve bir daha diriltmeye teşebbüs etmeyiniz.” demişti..

Avram Benaroyas ise Atatürk’ün ölümünden sonra şu açıklamaları yapmıştır:

“O zannetti ki; bütün muhalif ve muarızlarını tasfiye ve bertaraf ettiği gibi masonları da tasfiyeye tabi tutmaya muvaffak olacaktır. Fakat asla! Türkiye’deki mason cemiyetinin Kemal Atatürk tarafından kapatılarak faaliyetinin durdurulduğunu Moskova’da tarihi bir yerde yoldaşlar arasında yapılan bir toplantıda işittiğim zaman, beynimden okla vurulmuş gibi sersemledim. Heyecandan şaşırmış bir halde, oradakilere şaşkınlık içinde haykırdım:

“O sarı lider ortadan suret-i katiyetle ortadan kaldırılacaktır!” -Laiki Foni “Halkın Sesi” gazetesi, Yunanistan, 1948.

Bu itiraflar General Cevat Rıfat Atilhan tarafından çevrilmiş, “Atatürk”ün Ölümündeki Sır Perdesi” alt başlığı ile gazeteci Ogün Deli tarafından kaleme alınan “Agoni” isimli derlemede de aktarılmıştır. Ayrıca bu konuda daha geniş ayrıntı ve bilgiye ulaşmak isteyenler; “Yusuf Ziya Koca-Atatürk Öldü mü, Öldürüldü mü?” Adlı kitabı okuyabilirler.

Evet. Atatürk, Türkiye’deki mason derneklerini kapatıyor ve dünya masonları bunun üzerine Moskova”da gerçekleştirdikleri bir toplantıda, “O sarı lider, suret-i katiyetle ortadan kaldırılacaktır!” diyorlar, sonra da bunu gayet açık açık gazete ve dergilerde yayınlıyorlar. Peki bu iş sadece lafla mı kalıyor? sonrasında ne oluyor? Sonrasını zamanın kıdemli mason üstadlarından olan Avram Benaroyas’ın kaleminden okumaya devam edelim:

“Atatürk’ün ani bir dönüşle mason cemiyetini kapatması bizi pek derin bir düşünceye sevk etmişti. İlk anlarda Kemal Atatürk’ü silahla ortadan kaldırmayı düşündük. Çünkü o, felsefemizin Türkiye’de yerleşme imkânlarını ortadan kaldırmıştı. Ancak doktorlarımız Atatürk’ün ölümünün ani oluşunu tehlikeli gördüklerinden, Kremlin’in istediği ‘esrarangiz ve kendine göre esrar arz edecek ölüm’ kararına uyduk.

Mason biraderler cemiyetimiz kapatıldıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi O’nun her hareketi’ni alkışladılar. Zamanla O’nun etrafında bir çember vücuda getirdiler ki; Sarı Lider, kendiliğinden bu çemberin içine girip hayatını bize teslim etti. O zannetti ki; bütün muhalif ve muarızlarını tasfiye ve bertaraf ettiği gibi masonları da tasfiyeye tabi tutmaya muvaffak olacaktır. Fakat asla! Bu sebeple kendisinin de ortadan kaldırılması son derece elzemdi.”

Görüldüğü üzere localarını kapattığı için Atatürk’ü “ortadan kaldırma” kararı alan mason-komünist ittifakı, silahla öldürme riskini başarı şansı çok az olduğu için tercih etmemiş ve şu kararı almış:

“Onun ölümü esrarengiz olacaktır!”

Ayrıca, Ceyhan Mumcu’nun 16.10.2005 tarihinde Mahiye Morgül’e anlatımından bir alıntı yapayım:

“Bir deniz tabip albayının Atatürk’ün ölümü hakkında yapmış olduğu bir doktora tezi var. Orada Atatürk’e yanlış tedavi uygulandığı anlatılmaktadır. Atatürk sanıldığı gibi siroz hastası değildi. Atatürk’e sıtma tedavisi yapılmış, aşırı “Kinin” yüklenmiş ve karaciğeri bu yüzden iflas etmiş, siroza dönüşmüştü. Tedaviyi yapan doktor mason locası üstadı azamlarından doktor Mim Kemal Öke’dir. Durumu iyice fenalaştıktan sonra yine bir mason olan Celal Bayar, yurtdışından bir doktor getirtir. Yanlış tedavi yapıldığını, karaciğerin bu yüzden iflas ettiğini rapor eden bu yabancı doktordur. İstirahat için 2 ay kadar kaldığı Savarona’da nemli sıcaktan durumu daha da kötüleşmiş, son günlerinde Dolmabahçe Sarayı’na götürülmüştür.”

Atatürk’e Uygulanan Tedavilerdeki Tutarsızlıklar

Türkiye’deki önemli masonlardan Mustafa Hakkı Nalçacı, Moskova’ya davet edilir. Avram Banaroyas ve Türkiye’deki masonların ikinci lideri olan Nalçacı, Kremlin yetkilileri ile toplantıdayken, yapılan konuşmaları Yunan gazeteci Apostolos Grasoz, ünlü Sovyet despotu Laurenti Beria ile birlikte yan odadan takip etmektedirler. Dolayısıyla bunlar “daha sonra” gazetelere ve dergilere eklenecek olan konuşmalardır.

Benorayas, 1 Ağustos 1948 tarihli Halkın Sesi (Laiki Foni) adlı Yunan gazetesinde bunları yazarken, Yunan gazeteci Apostolos Grazos da, Halk Cephesi (Laiki Metopo) gazetesinde 15 Eylül 1949 tarihlerinde yazdığı seri yazıda şu görüşleri dile getirmiştir:

“Filistin Siyon kolonilerini meydana getirmek için “Osmanlı İmparatorluğu”nu parçaladık. Bundan sonra yapılması elzem olan üç vazife daha vardı. Bunları seri olarak tatbik etmek icap ediyordu ki; Doktor Abrayava ve Fischenger cidden bu işte fedakarâne çalıştılar. 1937 ortalarında, ismini açıklayamayacağım bir doktor, bazı şöhretlere dayanarak Atatürk’e ilk darbeyi sinir organlarını zaafa düşürmek suretiyle indirdi. Böylelikle gösterdiği tedavi usülü Atatürk’ün sinir organlarını felce uğrattı.

Atatürk’de zaman zaman burun kanamaları, baş dönmeleri, istifralar, karşısındaki arkadaşı tanımamazlıklar kendini gösterdi. Bazı Avrupalı tıp dahileri, siroz mütehassısları, Sarı Lider’in hastalığı ile meşgul olmak istediklerini Türk hariciyesine bildirmişlerse de; Türkiye’deki mukaddes üçgenimiz, meydana getirdikleri muhkem mevki ve selahiyetlerini cemiyetimize muhalif olanlara, Sarı Lider’in tedavisinde vazife vermemekle bize pek ala ispat ettiler.”

Mason temsilcileri yer yer bu şekilde Atatürk’e ilk darbeyi 1937 yılı ortalarında indirdiklerini söylerken, bundan birkaç ay sonra Aralık 1937'de Yalova’da Atatürk’ü resmen muayene eden Prof. Dr. Nihat Reşat Belger ilk teşhisi “karaciğer üç parmak kadar büyümüş ve sertleşmiştir” diyerek koydu.

Oysa, Benaroyas’ın söylediği aylarda Atatürk kaşıntıdan muzdaripti. Atatürk’ün doktorları, incelemelerden sonra bu kaşıntıların karınca ısırması sonucu olduğunu söylemişlerdi. Atatürk, “Karınca yatak odama kadar girer mi?” diye sorup duruyordu. Köşkte et yiyen cinsten küçük kırmızı karıncaların varlığı söylentisi hızla yayıldı. Hatta böyle karıncalardan bulunduğu tesbit edildi. Ben 94 doğumluyum, benim kuşağımda olanlar bilirler, ilkokulda bize 10 Kasım günü Atatürk ile alakalı belgeseller izletilirdi. O belgesellerde de Atatürk’ün karıncalarla başının dertte olduğu, ve hatta miğdesinde karıncalar bulunduğu, karıncalar yüzünden öldüğü bize anlatılır ve izletilirdi.

Atatürk’ün İstanbul ve Yalova’da olduğu bir sırada Cumhurbaşkanlığı Özel Kalem Müdürü Süreyya Anderiman, Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Dr. Asım Arar’a telefon ederek “Köşkü karıncalar bastı, Atatürk kaşıntıdan şikayetçi, bir çare bulun.” dedi.

Doktor ve diğer sıhhi personelden oluşan 8 kişilik karınca arama ekibinin çalışmalarını Dr. Nuri Refet Korur, “evet kırmızı renkte küçük karıncalar gördük” diye açıklamıştı. İlgili mütehassıslar da; bu tip karıncaların Çin’den Avrupa’ya geldiğini ve etle beslendiklerini söylemişlerdi. Karınca hikayesini bilen Atatürk, Dr. Velger’in karaciğerle ilgili teşhisini ve kaşıntının sebebinin bu olduğunu duyunca şaşırmış, ve hatta şüphelenmişti. Bu şüphelerini de manevi kızı Afet İnan’a anlatmıştır. Atatürk’ün hatıraları ve anlattıklarıyla alakalı kayıtlar alan çok önemli insanlardan biridir. “Atatürk’den Hatıralar” adlı kitabını okumanızı tavsiye ederim.

Atatürk’ü yavaş yavaş öldürme planı hızla işliyor, Atatürk”ün hastalığının teşhisi ile ilgili farklılıklar Atatürk’ün ölüm raporlarına bile yansıyordu. Atatürk’ün fenni rapora geçen hastalığı “Alkole bağlı siroz” olarak tanımlandı. Oysa aynı rapora imza atan doktorlardan Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp, daha sonra “bunu kati olarak kestirmek mümkün değil” diyerek “hipertrofik siroz” tanısına yöneliyordu. Yani alkole dayanmayan (sıtma) siroz.

Çelişkiler bununla da sınırlı değil. Mesela 30 Temmuz 1938 Cumartesi günü Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp, Atatürk’ün kalbinin kuvvetli olduğunu düşünürken, 4 gün sonra aynı kalbe kuvvetlendirici iğne yapılmasına karar veriyordu. Bir devlet başkanına sanki karşılarında deneme tahtası varmış gibi işine geldikleri gibi tedavi uygulanabilir mi?

Elbette bu durumdan şüphelenen birçok kişi vardı. Dr. Asım Arar, Dünya Gazetesi’ndeki mülakatında Atatürk’ün hastalığı ile ilgili olarak “karaciğer kifayetsizliği”nden şüphelendiğini ve bu şüphesini “söylenmesi icap eden” kişilere söylediğini, bu kişilerinse, böyle bir ihtimalin mevcut olmadığını söylediklerini, bunu üzerine kendisinin daha ileri gidemediğini söylüyordu.

Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak da, Dr. Arar’ın söylediği türden birinin Atatürk’ün çevresinde bulunabileceğine inanmanın kendisi için güç olduğunu söylüyordu. Bunun üzerine yurtdışından da hekimler getirtip kontrol ettirmek icap etti. 31 Temmuz 1938 günü Viyana’dan gelen Prof. Dr. Eppinger, Atatürk’e çiğyemiş kürü uygulayarak bol bol kavun karpuz yedirmiş, ertesi gün Almanya’dan getirilen Prof. Dr. Bergman da, Atatürk’e rendelenmiş elma yedirtmişti.

Fakat daha sonra bu iki doktor bir araya gelerek damar tıkanıklığını düşünerek Atatürk’e Salygran şırıngası uygulamaya karar vermişlerdir. Aynı gün yapılan konsültasyonda, Paris’ten getirilen Prof. Dr. Fissinger ise yukarıdaki doktorlardan farklı olarak afyon mürekkepleri ile şibih kalevilerin (alkoloid) verilmesini uygun görüyordu. Her gelen doktor farklı bir teşhis koyuyor ve farklı bir tedavi yöntemi uyguluyordu yani.

İşin özü, Atatürk, zehirlendiğini anlamıştı artık. Afet İnan’a yazdığı mektupta aynen şöyle diyordu;

“Afet, vaziyetim şudur; bence doktorların yanlış görüş ve hükümleri sebebiyle hastalık durmamış ilerlemiştir.. Hükümet benim reyimi almaya lüzum görmeksizin Fissinger’i getirtti.”

Bu Durum Görmezden Mi Gelindi?

Atatürk’ü sürekli tedavi eden doktorlar şunlardır: Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp ve Prof.Dr. Nihad Reşad Belger.

Gerektiğinde bu doktorların danıştıkları, Danışman Hekim olarak görev yapmış olanlar ise şunlardır: Prof.Dr. Akil Muhtar Özden, Prof.Dr. Süreyya Hidayet Sertel, Prof.Dr. Mim Kemal Öke, Prof.Dr. Samuel Abrevaya Marmaralı, Dr. Mehmet Kamil Ber ve Prof. Dr. Mustafa Hayrullah Diker.

Dönemin Sağlık Bakanı Dr. İ.Refik Saydam, Sağlık Bakanlığı Müsteşarı ise Prof. Dr. Asım Arar idi. Bunların dışında, Paris’ten Prof. Dr. N. Fissinger (3 defa), Berlin’den Prof. Dr. Von Bergman, Viyana’dan Prof. Dr. H. Epinger isimli üç yabancı doktor da Atatürk’ün tedavisinde görev almışlardı.

Şimdi size yukarıda bahsettiğimiz Prof. Dr. Bergman ve Prof. Dr. Epinger’in Atatürk’e verdikleri Salyrgan adlı ilacın içeriğini kısaca anlatayım:

Salyrgan(civalı ilaç)’ın, Atatürk’ün tedavisinde “ajan tedavi ilacı” olarak kullanıldığı, aslında Mustafa Kemal Atatürk’ün bu ilaçla ağır ağır zehirlenerek öldürüldüğü ortaya çıkmıştır, ve bu devlet sırrı falan değildir. Araştıran herkes bunu görebilir. Öte yandan Atatürk’ün daha evvel sıtma geçirdiği bilinmesine rağmen karaciğer ve dalağı yıpratan Kinin ve Atebrin gibi ilaçlar bol miktarda kullanılarak ölümü çabuklaştırılmıştır. Tıp eğitimi almış onlarca doktorun bu hataya düşmesi mümkün müdür? Sadece 1937 yılında İstanbul Eczanesi’nden Atatürk için 43 kutu kinin ilacının alınmış olması buna iyi bir örnektir. Şimdi şunları bir sormamış gerekmez mi?

  • Atatürk’ün tedavisi için doktor seçimini kim yapmıştır?
  • Purinol adlı ilaç Atatürk’ün tedavisinde ne kadar kullanılmıştır? Bu ilacı imal eden Hakkı Bey, (Ruhsat tarihinde soyadı kanunu daha çıkmamıştı.) Mustafa Hakkı Nalçacı denen kimse midir?
  • Burun kanamalarından dolayı Atatürk’ü tedavi eden Dr. Naki Yıldırım yerine Numune Hastanesi Kulak Burun Boğaz Uzmanı Prof. Dr. Meyer’e görev verilmesine neden ihtiyaç duyulmuştur?
  • 1938 Şubat ayında doktorların gelmesini uygun bulmayan Atatürk’e rağmen Prof. Dr. Frank, ve Prof. Dr. Epinger hangi gerekçe ve kimlerin tavsiyesi ile niçin getirilerek destursuz Atatürk’ün vücudu onlara emanet edilmiştir?
  • Müsteşar Dr. Arar’ın yaptığı ilk teşhisi bildirdiği ve bunu kâle almayan yetkililer kimlerdir?
  • Atatürk’e kaşıntıların sebebini karınca ısırığı olarak teşhis eden ve Çankaya Köşkü’ne ziyaretçi olarak 1937 sonlarında gelen doktor kimdir?
  • Ölüm anında Atatürk’ün ağzına su verdiği ölüm raporunda belirtilen Dr. Kamil Berk, ölüm raporunu niçin imzalamamıştır?
  • Atatürk, Dr. Nihat Reşed Belger’e daha önce kendisini muayene eden Prof. Neşet Ömer İrdelp’in koyduğu teşhisi kontrol ettirme ihtiyacı neden hissetmiştir?
  • Dr. Fissenger’in yazdığı reçeteleri, bu kadar absürt sayıda fazla ilacı hangi eczacı yapmıştır? Bu eczacı Mustafa Hakkı Nalçacı mıdır?
  • Bahsi geçen yabancı doktorlar getirilmeseydi, Salyrgan şırıngasını Türk doktorlar uygularlar mıydı?
  • Sürekli doktorların bilgisi dışında Paris’ten getirilen ilaçların sorumluluğu kime aittir? (Paris’ten gelen ilacı bünye kabul etmemiş, hasta daha da fenalaşmıştır. 24 Ağustos 1938'deki bu tedavi işin dönüm noktasıdır. Atatürk, o tedaviden sonrasını “tamamiyle başka şahsiyet olmuştum. Çok tuhaf” diye Prof.Dr. İrdelp’e anlatıyor)
  • Paris”te ilaç alınan 54 Reu Faubourrg Sainet Honere adresindeki firmanın Dr.Fissenger ile olan bağlantıları nedir?
  • Özel Kalem Müdürü göreviyle Atatürk’ü ‘’Köşkü karıncaların bastığı’’na inandırmaya çalışan Süreyya Anderiman kimdir?
  • Atatürk”ün ölümün üzerine düzenlenen iki rapordan ilkinde teşhis “karında toplanan sıvı/asit” olarak belirtilirken, ikinci raporda “alkolle ilişkili karaciğer iltihabı” denmesinin sebebi nedir?
  • Atatürk’ün tedavisi ile ilgili notları olduğunu söyleyerek, bir gün hatıra yazacağını söyleyen Dr. Ömer İrdelp, bahsettiği hatırayı niçin yazamamıştır?
  • Atatürk’e biopsi ve otopsi yaptırmama kararını devlet niçin vermiş, niçin bu kadar uzun süredir bünyesiyle oynanan bu devlet reisinin ölümünü gözardı etmişlerdir? Yoksa bu duruma üzülenler sadece halk mıdır?
  • Atatürk’ün sıhhi hayatına ilişkin bilgiler Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’nda nasıl kayıp olmuştur? (Bakanlık, 1976 yılında bilgi isteyen profesörlere gerekli belgeleri “bulamadıklarıiddiasıyla vermemiştir.)
  • 1948 ve 1949 yılında Avram Benaroyas ve Yunan gazeteci Apostolos Grazos’un Yunan gazetelerinde yer alan iddiaları üzerine Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti herhangi bir araştırma ve girişimde bulunmuş mudur? Yoksa, haberi dahi olmamış mıdır? Bu ne sorumsuzluktur?

BELGELER

Son olarak, bu olaylar sadece 1938 veya 1940'larda gündeme gelmemiştir. Elbette bu sürekli üstü örtülen konu araştırılmıştır. Mesela, Başbakan Bülent Ecevit’in doktoru Mücahit Pehlivan, “Atatürk zehirlendi” diyerek kabrin açılmasını ve Mustafa Kemal’in naaşına DNA testi yapılmasını önermişti.

İlk belge İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın 30 Haziran 1938'de, yani Atatürk’ün ölümünden 4-5 ay önce İsmet İnönü’ye gönderdiği yazıdır. İnönü ve Atatürk küskünlüğünü eminim hepiniz biliyorsunuzdur. Hatta öyle ki İsmet, Atatürk’ün hastalığı boyunca onu ziyaret etmemiş, hatta Atatürk öldükten sonra cenazesine bile uğramamıştır. Kaç senelik “arkadaşını”, ölümünde bile uğurlamayıp bir çelenk göndermekle yetinmiştir. Malumunuz ülke yönetimini ele aldıktan sonra da 12 sene kadar Anıtkabir’i bir türlü inşa ettiremeyip, Atatürk’ün naaşını müzede beklettirmiştir…

İsmet Paşa’nın 1935'den sonra yaptıklarını say say bitiremeyiz. Atatürk’ün kendi eliyle yazıp, ortaokul ve liselerde okutulmasını özellikle istediği “Medeni Bilgiler” adlı Türk Tarihi kitabını, İsmet İnönü, Atatürk’ün ölümünün ardından yasaklamıştır. Bununla beraber diğer ülkelerle yapılan anlaşmalar sonucu Türkiye’nin eğitim sistemine ve Türk vatandaşlarının okulda neleri ne kadar öğrenebileceklerine diğer büyük ülkelerin karar vermesine izin verilmiştir. Bir yandan halkı bilinçlensin, bilgilensin diye yıllarını veren Atatürk, bir yandan ülkedeki Tarih bilincini İngiltere’ye emanet eden İsmet Paşa. Bu devlet ne Marshall’lar, ne süt tozları, ne tereyağı yardımları gördü… Bilen bilir.

Her neyse. Kaya, İnönü’ye yazdığı yazıda “Tahsis ettiğimiz doktorun görevini layıkı ile yaptığı kanısındayım” diyor.

Asıl ilginç olan ise, Kaya’nın Atatürk’ün tedavisiyle ilgili normal bir bilgilendirme metniymiş gibi görünen yazısı birkaç cümle sonra farklı bir boyut alıyor:

“Her şey yolunda ve mecrasında seyir etmektedir. Sizleri Cumhurreisi olarak görmek arzusu hepimizde hasıl olmuştur. Hürmetle ellerinizden öperim efendim.”

Görüldüğü üzere, daha Atatürk hayatta iken, onun gidip İsmet’in gelmesi fikri Masonlar arasında kabul görmeye başlamış bile. Bu da sanırım Atatürk ölür ölmez, hemen ertesi günü, yasaya aykırı olmasına rağmen nasıl İsmet Paşa’nın koltuğa oturduğunu anlamamızda bize ışık tutuyor.

Mektuba göre Atatürk, doktorlardan kuşkulandığı için yabancı doktorları kendinden uzaklaştırıyor ve “Beni Türk doktorlarına emanet edin” talimatı veriyor. Az önce bahsi geçen belgenin tamamı şu şekildedir :

İkinci belge ise Atatürk’ün zehirlendiği tartışmalarının, 20 yıl sonra devletin zirvesindeki bazı isimlerin başını ağrıtacak ve ölüm tehditlerine bile sebep olacak şekilde yeniden gündeme geldiğini gösteriyor. CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek, 26 Şubat 1959 tarihindeki yazısında daha sonra İçişleri Bakanlığı da yapacak olan Hıfzı Oğuz Bekata’yı nazik bir şekilde uyarıyor;

“Hıfzı Oğuz kardeşim. Seninle dost masalarında konuştuğumuz konuları bir başkaları ile paylaşman son derece beni üzmüştür. Elimden geldiği oranda sana destek olmaya çalışıyorum. Taleplerin zaman zaman çizgiyi aşmış da olsa sana destek olmak adına sineme çekip taleplerini karşılamaya çalışıyorum. Bahse konu zehirlenme raporunun bir örneğini birilerine verdiğini ifade etmişsin. Bu konu seni de beni de aşar, altından kalkamayız. Sen de altında kalırsın ben de. Birileri de altında kalır.

Geçmişte yapılan hataları telafi etmemizin ihtimali dahi olmadığını iyi bilmektesin. Gençtik, konuya sonradan vakıf olduk, alet olduk. Geri dönülmez bir yola girdik. Bunun vicdan azabını her daim hissettiğimi bilmektesin. Konuştuğumuz gibi meseleyi kendi aramızda halledelim. Düzenli olarak miktar hesabına yatmaya devam edecek. Birbirimizi üzmeyelim. O raporun aslını lütfen teslim et. İşin içerisinde kimler olduğunu iyi biliyorsun. MAH’ta (Mit’den önceki istihbarat) hala çok iyi adamları var. İşini bitirirler. Bunu tehdit olarak algılamayın. Sevgiler, saygılar sunarım. 
 26.2.1959. Kasım Gülek.”

Evrakın aslı

Diğer bir ilginç olay ise: 11 Kasım’dan sonra Cumhurbaşkanlığı Kütüphanesi’nde Atatürk’le ilgili ne kadar belge varsa kaybolmasıdır. Nedense bununla da kalmayıp daha sonra Atatürk’ün günlüğünde adı geçen yakın arkadaşlarının evine belli zamanlarda hırsız giriyor ve sadece Atatürk’le ilgili belgeler çalınıyor. Bunları hangi zihniyet yaptırıyor? bunu düşünmek lazım.

Bir dönem “derin devlet” olarak anılan Encümen-i Daniş’in başkanlığını da yürüten Hıfzı Oğuz Bekata, Kasım Gülek’in “nazikçe” uyarılarına rağmen Atatürk’ün ölümünün arkasındaki sırrı araştırmaya devam etti. Bekata’nın İçişleri Bakanı olduğu 1962 yılında, CHP Genel Sekreter Yardımcısı Doktor Lebit Yurdoğlu’ndan destek istediği, Yurdoğlu’nun elde ettiği bulguları bir mektupla ilettiği görülüyor. Doktor Yurdoğlu, Bekata’ya yazdığı yazıda Atatürk’ün kesinlikle öldürüldüğüne dikkat çekiyor. Yurdoğlu, tespitlerini şu şekilde sıralıyor:

Belgenin aslı

Lebit Yurdoğlu’ndan Hıfzı Oğuz Bekata’ya gönderilen 18 Ekim 1962 tarihli mektup şu şekilde:

“Sn. Hıfzı Oğuz Bekata. Bu konuyu derinlemesine araştırdığımda sorunun sadece geç teşhis olmadığını, teşhisle uyumlu ilaçlar kullanılmadığını tesbit ettim. Atatürk’ün ilaçlarının alındığı eczanenin kayıtlarına baktığımda, o dönemlerde sıtma tedavisi için kullanılan Kinin ilacının 43 şişe kullanıldığını gördüm. Bu kadar Kinin kullanıldığında karaciğerinde onarılmaz yaralar açacağını her hekimin bilmesi gerekir. Ama ben bunun sanki bilinçli kullanılmış olduğu izlenimi edindim.

Atatürk’e tedavi amaçlı verilen diğer ilaç “piremidon”dur. İnsanlar üzerinde toksin (zehirli) etkisi olduğu kesinlik kazanmıştır. “Civalı diuretik” olan “Salyrgan” isimli ilacın ise, 3 Ağustos 1938 tarihinde yapılan konsültasyondan önce kullanımının tehlikeli olacağı bilindiği halde bu ilacın kullanılmasına devam edilmiştir. Eppinger, Bergman, Dr. Fissinger, ve Dr. Neşet Irdelp’in, hekimlik görevlerini bilinçli bir şeklide eksik yaptıkları kanısı bende hakim olmuştur.
Hürmet ve muhabbetlerimle.

C.H.P. Genel Sekreter Yardımcısı İzmir Milletvekili, Dr. Lebit Yurdoğlu”

Peki Bu Masonlara Ne Oldu?

İşin özü bu... Doktorlar ile alakalı detayları Lazer Yayınları arasında çıkan “Agoni”den öğrenebilirsiniz. Ayrıca daha ayrıntılı bilgi için “Atatürk Zehirlendi, Atatürk’ü Kimler Zehirleri? Atatürk’ü Kimler Öldürdü?” başlıklarıyla yayımlanmış bazı kitapları alıp okuyabilirsiniz… Ama dikkatle kaynakça bölümlerini kontrol etmenizi tavsiye ederim. Malum, doğru ve güvenilir bilgiye ulaşmanın çok zor olduğu dönemlerdeyiz…

Adamlar, “Mason derneklerini kapattığı için Atatürk’ü biz öldürdük. Önce vurmayı düşündük, sonra başaramamaktan korktuk, onun çevresini kuşattık, güvenini sağladık, sonra da hedefimize ulaştık” diyor. Böyle bir iddia ortaya atıyor. Tabii, herkes her şeyi iddia edebilir. Bugün birisi, gelip de size “Ben geçmiş yaşamımda Kleopatra’ydım!” da diyebilir. İddiaların ciddiliği ve destekli olup olmamasıdır asıl konu. Tarih incelendiğinde ise bu iddiaların arkası boş görünmüyor. Yoksa neden böyle bir yazı hazırlayayım değil mi? Yalan yanlış, uydurma haberlerle yazı hazırlayıp, sırf okuyucu kazanayım diye kendimi rezil edecek değilim. Eğer anlatılanlar hakikatse, bu demektir ki Gazi Paşa, devletin içerisindeki hainlerin eliyle öldürülmüş, ve bunun hesabını soran olmamış demektir.

Ya sonra? Mason dernekleri 1948 yılında “İnönü”nün emri ve Celal Bayar’ın desteği ile tekrar faaliyete geçtiler mi? Geçtiler. Hatta Halkevlerine devredilen mallarını da geri aldılar mı? aldılar. Peki, burada bitti mi? Hayır, bitmedi, bitecek gibi de görünmüyor.

Atatürk’ün bedenini ortadan kaldıranlar, oklarını onun ilkeleri ve felsefesine, onun çok sevdiği milletine ve milletinin değerlerine çevirdiler. Üzülerek ifade ederim ki, bu bahiste de başarılı oldular. Atatürk’ün kendi yazdığı “Medeni Bilgiler” adlı tarih kitabının, “Bu kitap ortaokul ve liselerde okutulsun, milletimiz tarihini öğrensin.” dediği, elleriyle yazdığı bu kitabı, daha sonra eğitimden çıkaran ve Marshall yardımı ile beraber İngiltere, Amerika gibi ülkelerle yapılan anlaşmalardan sebep, resmen Türk milletini, tarihinin sadece Osmanlı’dan ibaret olduğunu düşünmeye iten İsmet İnönü’nün, ardından Atatürkçü geçinerek Atatürk’e en büyük zararları veren Menderes’in ülkeye verdiği zararlar, gözden kaçacak türden değil. Şu açıktır ki bu ülkenin gündemi hiç boş tutulmamıştır. Önce Türk-Yunan kavgası çıkarılmış, Kıbrıs ve Kore olayları yaşanmış, gündem boş kalacakken Sağcı Solcu kavgaları başlamış, darbeler olmuş, o da bitince Türk-Kürt kavgası başlatılmış, şimdiyse Yobaz-Laik çıkmıştır. Bizim halkımız birbirine düşmeye o kadar meraklıdır ki, düşürecek birileri elbet bulunuyor. Neyse, biz konumuza dönelim:

Görüldüğü üzere özellikle İsmet İnönü’nün Atatürk’ü tarihten silme çabaları, tabiri caizse kıskançlığı, bu konularla bağlantılı olması, “acaba suikast için masonlarla anlaşma mı yaptı?” sorusunu akıllara getiriyor. Tabii ki Atatürk gibi birinin yanında, tabiri caizse Büyük İskender olsa, gene de göze çarpmaz. Bütün övgüler Atatürk’e yağarken, “TEK ADAM” hep o olurken, en yakın arkadaşları bile onu kıskanmaya başlayacaktır. Atatürk’ün eskiden arkadaşı olup da, zaman geçince ona suikast düzenlettiren kişileri hatırlayınız. Bu ülke ne İstiklal Mahkemeleri gördü…

Ancak, Onlarca sene öncesinin bu çirkin politikalarını bırakıp da, günümüze bakarsak eğer; suçluların hala hayatta olduğunu, bu görevlerin başka ellere geçmeye devam ettiğini göreceksiniz. Masonların, insanları en çok güvendikleri şey ile, milli veya dini duyguları ile kandırıp kontrol ettiğini de göreceksiniz.

Lütfen, “Atatürk”ten, milli devletten, Lozan’dan vazgeçin” diyen ve “Şehitlik ve gazilik kavramları kaldırılsın.” diyenlerle, “Türkiye mozaiktir, millet değil, halklardır” diyenlere dikkatle bakınız… Bütün devlet kurumlarında işlerinin hazır olduğunu, hepsinin karnı tok, sırtı pek olduğunu, resmen gelecek kaygılarının sıfır olduğunu ve hatta pek çoğunun yüksek dereceli masonlar, veya o masonlara hizmet eden tarafta yer alan yandaşlar olduklarını göreceksiniz… Masonlar derken ille de Yahudi olmaları gerektiğini kast etmiyorum. Çünkü halkımız genellikle neyi savunduğunu, neye inandığını merak etmeyen bir halktır. FETÖ olayları bile bunun çok basit örneğidir.

Şunu da belirtmeliyim; her şeyi Amerika ve İngilizlere bağlayanlar var ya hani… “Fetö’yü de Amerika ayarladı!” diyenler var ya; Sözüm onlara:

O bahsettiğiniz ülkeler son 100 yıl içinde sadece bir kişiye yenildiler! İster göğüs göğüse savaştan bahsedelim, ister medeniyet savaşından. Farketmez… Masonluktan ve Emperyalizmden, Siyonizmden mi bahsedeceğiz? bunlar da tarihte sadece bir kişiye kaybettiler ve o kişi Mustafa Kemal Atatürk! Şimdi de tek amaçları bu kişiyi herkese unutturmak… Bilhassa kendi milletine. Cumhuriyet, bilim ve laiklik düşmanlığı yapanlara bir bakarsanız her şeyi daha kolay anlayacaksınız. Dindar geçinip de insanları dinden soğutan, milliyetçi geçinip de milletini birbirine kırdıran, “Türk” ismini kullanmaktan bile çekinen, milli kimliği yok edip “biz müslümanız daha ne olsun” diyenlere bir bakınız… Ben daha ne diyeyim!

1. Dünya Savaşı’ndan sonra bütün müslüman ülkeler resmen İngiliz Sömürgesi haline getirildi, hepsi kuklaya çevrildi; fakat bir ülke hariç: Türkiye! Vatanımıza sahip çıkalım. Bunu da sağda solda mitinglerde bağırarak değil, bilinçlenerek, tarihimizi öğrenerek, bizden saklanan şeyleri keşfederek ve bunu etrafımızdakilere aktararak yapalım. Benim de bu blogu açmamın tek sebebi budur. Beş kuruş para kazanmadan, sadece kafa patlatarak, yeni bir yazı hazırlayabileyim diye kitap alıp, para harcayıp, okuyarak birçok konuyla alakalı yazı yazmamın sebebi budur. Umarım bu yazı size faydalı olabilmiştir. Diğer yazılar için profilimi kurcalayabilirsiniz. Keyifli okumalar…

Like what you read? Give Diamond Tema a round of applause.

From a quick cheer to a standing ovation, clap to show how much you enjoyed this story.