Mustafa Kemal Atatürk ve Evrim Teorisi Hakkındaki Fikirleri

Merhabalar. Yakın zamanda Atatürk ile alakalı pek yazı paylaşmadığımı fark ettim ve bugün (19 Mayıs) bu arayı kapatmaya karar verdim. Açıkcası bilimsel ve dinsel konulara daha çok yer vermeyi tercih ediyorum ama çok sevdiğim ve saygı duyduğum bu adamı sizlerden uzak tutmak da doğru olmaz. Ayrıca arada nasıl olsa Tarihsel yazılar da yayımladığım için, bir iki Atatürk yazısı paylaşsam kimsenin zoruna gitmez herhalde. Gitmemelidir de. Malum, son zamanlarda bu Cumhuriyet’in mimarı olan adamlar hakkında olumlu şeyler söylemek, sanki birilerinin anasına sövmek gibi anlaşıldığı için en ufak şeyde bile 5 yaşında çocuğa anlatır gibi açıklayıcı, çok çok açıklayıcı ve örnekleyici konuşmak zorunda kalır olduk.

Öncelikle, Mustafa Kemal Atatürk ile alakalı, gerek kendi not defterlerini, gerek ailesinin, arkadaşlarının ve yanında bulunan subayların (Örn Salih Bozok, Kılıç Ali, Ali Fuat vb.) yayımladığı hatırâtları, gerekse onunla röportaj yapan gazetelerin (Örn Rıfkı Atay, Ruşen Eşref vb.) yazdıklarını, gerekse onun hakkında yazılmış biyografi kitaplarını (Örn: Paruşev, Armstrong, Kinross vb.) okumuş olmakla beraber, Atatürk’ün kendi yazmış olduğu kitapları (Örn Karlsbad, Medenî Bilgiler vb.) okumuş ve zannedersem haklı olarak 1908–1951 arası tarihimiz ile alakalı bilgili olduğunu iddia edebilecek birisi olarak; (Burada reklam yapmaya çalışmıyorum, sadece gelip de bazı kendinibilmezlerin ‘aman canım ne bilir ki’ önyargısını kırmaya çalışıyorum.) Mustafa Kemal’in çok bilinmeyen, veya biliniyorsa bile dile getirilmeyen bir yönünü kaleme almak istedim.

Mustafa Kemal Atatürk, ömrü boyunca yüzlerle ifade edilecek sayıda kitap okumuş, (Raporlara göre 3997) çok çeşitli konulara kafa yormuş, (Din, bilim, tarih, felsefe, şiir, savaş sanatı, dans vb.) tarihsel açıdan olduğu kadar bireysel olarak da oldukça ilginç bir liderdir. Örneğin, Atatürk’ün ilgilendiği konular askeri stratejiler ve modern hukuk gibi konular olduğu gibi, geometri ve modern bilim gibi bambaşka içerikli konularla da ilgilenmiştir. Bildiğiniz üzere kendisi çok yönlü ve tamamıyle çağının ilerisinde bir lîderdir. Okuduğu kitaplar arasında evrimsel biyoloji ile ilgili olanlar da vardır. Bu yazının konusu da, bu kitaplar hakkındaki fikirleri üzerine olacaktır.

Evrimsel biyoloji, 1920 ve 30'larda tam anlamıyla hız kazanmakta, matematiksel altyapısı keşfedilmekte, genetik ile bağlantısı ayrılmaz bir şekilde kurulmaktaydı. Aynı zamanda Bilim için bir çağ atlama dönemlerine girilmişti: Kuantum Fiziği vb. Birçok değerli bilimadamı yetişmiş, birçok yeni teori üretilmiş, bildiklerimiz tamamen değişmeye başlamıştı… Ancak aynı zamanda bir Alman diktatörlüğü meydana gelmiş bulunmaktaydı. Bilindiği üzere en çok bilimadamı yetiştiren ülke olan Almanya, bir kırılma noktası geçiriyordu ve bütün Alman olmayan bilimadamları ülke dışına sürülüyor, görevden alınıyor ve daha beter durumlarla karşılaşıyorlardı. Atatürk, bu durumdan da faydalanarak, Jinekoloji, Dişçilik ve birçok alanda Türkiye’nin açıklarını ve bilimadamı eksikliğini kapatabilmek adına hiç boş durmadan bu kişilerden faydalanmayı düşündü. Öyle ki, Alman baskısından kaçan yüzlerce profesör ve doktor Türkiye’ye gelmiş ve eğitim üyesi olmaya başlamıştı. Atatürk, Einstein ile de mektuplaşmış, kendisini davet etmiş ancak Einstein çok istediğini söylemesine rağmen gelememişti.

Bir adım geriye dönersek; yüzyıllardır bilimden nasibini alamamış bir ülke olarak, medeniyet ve bilimsel ilerleme konusunda çok zayıf kalmıştık. Yeni kurulmuş bir ülke olarak, son yılları savaşla geçmiş, açlık, sefalet ve yokluk içinde belini doğrultmaya çalışan bir ülke olarak, eğitim konusunda ciddi ilerlemeler göstermemiz gerekiyordu. Atatürk’ün düşüncesine göre, zafer, iktisâdi bir gelişme ile desteklenmedikçe, boşa gitmiş olurdu. Bu yüzden reformlar, devrimler, üst üste gelen yenilikler arka arkaya gelmek zorundaydı. Çünkü vakit yoktu. Bu kısıtlı, zorlu vakitlerde Atatürk, bağnaz, geçmişe takıntılı bir tavır sergilemeyerek, Türkiye’yi kozmopolit bir ülke haline getirmek için uğraştı da uğraştı. Bu dönemlerde evrimsel biyoloji son derece ilgi çekici ve derinlemesine bir araştırma sahası olduğu gibi, aynı zamanda bilimsel camiada var oluşun yegane bilimsel açıklaması olarak çoktan kabul görmüştü de… Ancak bu bilgileri, Türk halkının da bilmesi gerekiyordu.

Görünen o ki bu durum Mustafa Kemal Atatürk’ün de dikkatini çekmiş ve bu konuda çeşitli kitaplar okuyarak kendini bu konuda bilgilendirmeye çalışmış. Bunu yaparken okuduğu kitaplara notlar almış ve ilgisini çeken açıklamaları işaretlemiş. Ayrıca Atatürk’ün modern bilime ilgisi sadece okuma düzeyinde kalmamıştı, devlet matbaası tarafından basılan ders kitaplarına da yansımıştı. Atatürk döneminde yayınlanan kitaplarda evrim gerçeği ve Evrim Teorisi, sıradan bir bilimsel gerçek olarak ele alınmaktaydı. Atatürk, Tarih konusunda da çok fazla çalışmalar yapmış, tezler yazmış, araştırma ve arkeoloji ekipleri kurmuş ve hatta Meksika’ya çalışma yapılması için heyetler bile göndermiştir.

Ancak yazımın ana konusuna geri dönersek; bu makalede, Atatürk’ün okuduğu evrimle ilgili kitaplara yönelik aldığı notlar ve işaretlediği kısımlar ile ilgili bir derleme göreceksiniz. Umuyorum ki bu, ülkemizin kurucusunun bilimsel perspektifini anlamak açısından bir nebze faydalı olacaktır.

Önemli Uyarı: Bu derleme, “Bakın Atatürk de kabul etmiş, demek ki evrim doğrudur.” gibi saçma bir argüman ileri sürmek için kaleme alınmamıştır. Evrimin doğruluğunu bilmek ve göstermek için, bu konuda uzman biri olmayan Atatürk’e ihtiyacımız olmadığı gibi, Atatürk’ün (veya bu sahanın uzmanı olmayan herhangi bir diğer şahsın) bilimsel bir gerçeği kabulü veya reddinin bilim açısından herhangi bir değeri ve önemi yoktur. Yani bu derlemede Atatürk’ü “putlaştırma” gibi bir hedefim olmamakla birlikte, günümüz siyasetçilerinin bilimden ve toplumdan, gerçeklerden uzaklığı göz önüne alınarak, zamanında ne gibi politikacıların, askerlerin ve liderlerin olabildiğini göstermek, Türkiye bugün bir nebze modern ise, bunu borçlu olduğu insanların başında gelen ismin bir zamanlar çağının ne kadar ilerisinde olduğunu dile getirmek hedeflenmiştir.

Ayrıca günümüzde göz ardı edilmeye çalışılanın aksine, Mustafa Kemal Atatürk’ün, şu anda içerisinde yaşamayı sürdürebildiğimiz Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasındaki önemli rolü bir gerçektir. Bu gerçek, Atatürk’ün sevilip sevilmemesinden, onunla ilgili düşüncelerden ve hislerden tamamen bağımsız, tarihsel bir veridir. Dahası, günümüzde halen on milyonların Atatürk’ün düşüncelerine ve gösterdiği yola ne denli önem verdiği de bir kamuoyunca bilinen gerçektir.

Bu sebeplerle bu araştırma yazısı, herhangi bir misilleme yapmaksızın, Mustafa Kemal Atatürk’ün izinden giden ve düşüncelerine değer veren insanlara armağan ve yol gösterici olması için yazılmıştır. Bunun dışındaki amaçlarla konuyu bilim harici noktalara çekmeye çalışanlara kesinlikle izin verilmeyecektir. Ayrıca bu yazıyı hazırlarken faydalandığım kitapları ve internet sitelerinin linklerini de yazı sonuna ekleyeceğim ki, karalamak isteyenler veya bazı şeyleri görmezden gelmek isteyenler olursa “gözlerine gözlerine” sokmuş olabileyim.

Atatürk’ün Bilim ve Evrim ile alakalı Notları

Atatürk’ ün bir asker olmasına rağmen bilime olan ilgisini ve verdiği önemi gördükçe, gerçek bir deha olduğunu anlamamak elde değil.

‘’Eğer bir gün benim sözlerim bilimle ters düşerse bilimi seçin.’’ diyerek bilime olan saygısını gösteren Atatürk, evrim kuramının doğruluğu hakkında da yorumlarda bulunmuş, bilime olan ilgisini göstermiştir. Not defterlerinden ve birden fazla kaynaktan derlenen kendi el yazısıyla yazılmış, çok büyük ihtimalle okuduğu kitaplardan ilgisini çeken yerlerden, kendi sözcükleriyle izah edilmiş yaşamının öyküsünü Atatürk’ten dinleyelim (yazılar, tüm yazım hatalarıyla birlikte, olduğu gibi aktarılmıştır):

“Hayat her hangi bir doğa dışı etkenin müdahalesi olmaksızın dünya üzerinde doğal ve zorunlu bir kimyasal ve fiziksel olaylar dizisi sonucudur. Hayat sıcak, güneşli ve sığ bir bataklıkta başladı. Oradan sahillere ve denizlere yayıldı. Denizlerden tekrar karalara geçti. İlk hayvan denizlerde balık ve karalarda muhtelif kemikli yaratıklar oldu. Bunlar devirlerde şekilden şekile tekamül ettiler. İnsanlar sularda kaynaşıp çırpınan bir varlıktan bu günkü şekline geldi…

Tabiatın, her şeyden büyük ve her şey olduğu anlaşıldıkça, tabiatın çocuğu olan insan, kendinin de büyüklüğünü ve haysiyetini anlamaya başladı.

İnsanlar sularda kaynaşıp çırpınan bir mevcuttan bu günkü şekline geldi. İnsanın bu günkü yüksek zeka, idrak ve kudreti milyonlarca ve milyonlarca nesilden geçerek hazırlandı. Artık insan bugün tabiatın nihayetsiz büyüklüğüne ve tabiat içinde kendi nevinin mukederatına gittikçe büyüyen bir irade ve şuur ile bakıyor.”

— -

“İnsanlar, sürfeler gibi sulardan çıktılar ilk önce… İlk ceddimiz balıktır. İşler daha ilerledikçe o insanlar, primat zümresinden türediler. Biz maymunlarız; düşüncelerimiz insandır.”

— -

“Tabiat insanları türetti; onları kendine taptırdı da. Ancak; insanların dünyada yaşayabilmeleri için, onların tabiata egemenliğini de şart kıldı. Tabiata egemen olmasını bilemeyen yaratıklar varlıklarını koruyamamışlardır. Tabiat onları kendi unsurları içinde ezmekten, boğmaktan, yok etmekten ve ettirmekten çekinmemiştir.

Bundan 200 sene evveline kadar dünyanın 5–6 bin sene önce yaratıldığı ve insanın Basra’ya iki günlük yolda, Fırat nehri üzerinde bulunan Cennet’te yaratıldığı zannolunmakta idi. Bu kanaatlar hep din kitaplarındaki hikayelerin, olduğu gibi hakikat sanılmasından doğuyordu. Artık hayatın 6 bin senelik değil, milyonlarca senelik olduğu anlaşılmıştır. Bu anlayış arzdaki kaya tabakaları ile onların arasındaki fosillerin 100 seneden beri, usul dairesinde tetkiki sayesinde olmuştur.

Hayat, dünyanın karalarında, denizlerinde ve havasındadır. Kainatın bizim dünyamız haricindeki yerlerinde, şimdiki halde, hayatın mevcudiyetini kati olarak bilmiyoruz.

Dünyanın, güneşten geldiğini, zamanla şeklini, manzarasını değiştirdiğini ve bu suretle en nihayet, bugünkü hali aldığını hatırlattıktan sonra, şimdi dünyada hayatın tetkikine geçilebilir.

Fakat hayatın dünya üzerinde nasıl başladığını henüz kat’î surette bilmiyoruz.

Hayatın ince, sulu çamur şeklinde tabîi şerâit altında başlamış ve sonra, hissolunan surette, yavaş yavaş tamamıyla hayata mahsus vasıflar almış olması muhtemeldir. Herhalde şunu kabul etmek lâzımdır ki hayat tabiatın haricinde gelmiş değildir ve tabiâttın fevkinde bir amelin eseri de değildir. Hayat tıpkı suyun buhar olması; bazı cisimlerin billür haline geçmesi, hararet tesiri ile toprağın yarılması kabilinden zaruri bir tabiat hadisesidir ve husulü lâzım olan tabii sebepler mevcut olduğu zaman kendiliğinden hâsıl olmuştur.

İlk hayata ait, bu güne kadar edinebildiğimiz bütün bilgilerin kitabı ‘’kayalar sicilidir’’. Bu sicile göre en eski kayalar, hiç bir hayat eseri göstermiyor. Çok sonraları da kayalarda görülen ilk hayat izleri pek basit şeylerdir. Küçük hayvan kabukları, deniz otlarının sapları gibi.

Daha sonra (1–2 milyon süren devrede) denizde ilk balıklar meydana geldi. Bu devirde, karada henüz toprak dahi yoktu. Bundan sonradır ki karada, birden pek mütenevvi, kalın bataklık nebatları görülür. Bu nebatların çoğu, büyük ağaçlar halinde yosunlar, ağaç büyüklüğünde otlar gibi şeylerdir.

(…)

Asırdan asıra bir çok şekilde hayvanlar, denizden karaya çıkmaya başladı. Bunlar hem kara, hem deniz hayvanları idi. Karada bataklıkta yaşarlardı.

Bu devirden sonra bir yaz ve büyük bir yeni hayat devresi başladı. Dünyanın haritası, bugünkü dünya haritasına, müphem surette benzedi. (İlk hayatın başlangıcından, bu güne geçen zaman, 60 veya 600 milyon sene tahmin edilmektedir.) Bu yeni devrin başlaması ile, ilk defa dünyada, Mer’alar vücut buldu… Mer’alarda ot yiyen hayvanlar meydana geldi. Bu devir inkişaf ettikçe, nebatlarının ve hayvanlarının bugün dünyada görülenlere benzeyişleri arttı. Yavaş yavaş çirkin ve kaba nesiller, bugünün mütekamil memeli hayvanlarına inkılap etti. Bu hayvan zümresinin başında; sıra ile maymunlar, kuyruksuz maymunlar ve nihayet insanlar bulunmaktadır. Tesbit ettiğimiz hayat zincirinin başlangıcı ve nihayeti daha aydınlatılmak ihtiyacındadır.

(…)

Gördük ki, hayat zincirinin son halkası insandır. Bu zincire nazaran insanın sair memeli hayvanlar gibi, daha basit bir sınıfa ait cetlerden geldiği kanaatine varılır.

Filhakika umumiyetle iddia olunuyor ki, insanın ve büyük maymunların müşterek bir cetleri vardır. Bu cet dahi, daha basit şekilleri haiz bir nesilden, ilk memeli hayvan cinslerinin birinden ayrılıyor. Bu memeli hayvan bir nevi yerde sürünen hayvandan ve nihayet bunların hepsi de ilk hayat şekli olan iptidai hücreye dayanıyor. İnsanın bu şeceresi, insanın teşrihi ile sair kemikli hayvanların teşrihi arasındaki mukayeselere müstenittir.

(…)

İnsanların ceddi olarak tasvif olunan mahlük,kayalar arasında saklanan koşucu bir mahluk idi. Bu mahluk kolayca ağaçlara tırmanabiliyor, ayaklarının başparmakları ile ikinci parmakları arasında bir maddeyi tutabiliyordu. Bu insan ceddinin dünya yüzünde yaşadığı devir; ilk memeli hayvan devri pek eskidir. Fakat bu mahlukta tabii, bir cetten iniyordu. Bu cet daha eski bir zamanda yerde sürünen hayvanlar devrinde yaşamıştır. Bu hayvan, ağaçlar arasında yaşardı.

İnsanların cetleri olan bu mahlukatlara ait olmak üzere bulunan ilk izler arasında en mühimleri bazı taşlar ve bilhassa çakmak taşlarıdır. Bunlar pek kaba tarzda ve elde tutulmak için yontulmuşlardır.

Bu ilk aletler arasında en eskileri milâttan 50.000 senedden daha evvelki zamanlara aittir. Fakat bu ilk aletleri yapan mahluklara ait ne kemiklere ne de buna benzer sair izlere bu güne kadar tesadüf edilmemiştir. Binaenaleyh, bu mahlüklara, yalnız eser olarak bıraktıkları bu ilk aletlerin mevcudiyetiyle intikal ediyoruz.”

Atatürk’ün, bilim konusundaki görüşleri ve yazılarını kaleme almaya çalışırsam eğer, sanırım okuması saatler sürecek bir yazı hazırlamak gerekirdi. Ancak, sadece bir konuyu esas alarak, en önemli notları birleştirerek sunmak daha mantıklı olacağından, yazıyı burada bitirmeyi tercih ediyorum. Daha ayrıntılı, daha net bilgiler edinmek ve Atatürk’ün özel yaşamı ve düşüncelerini anlamak isterseniz; aşağıda belirttiğim kaynaklardan faydalanınız. Keyifli okumalar dilerim…

Kaynakça

Ali Mithat İnan — Atatürk’ün Not Defterleri, Gündoğan Yayınları, 3. Baskı, Ağustos 1998, Kızılay/Ankara.

Ali Fuat Cebesoy — Sınıf Arkadaşım Atatürk, İnkılap Kitabevi, 1. Baskı.

Orhan Asena — Mustafa, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1993.

Sinan Meydan — Atatürk ile Allah Arasında, “Bir Ömrün Öteki Hikayesi”, İnkılap, 2017.

Melda Özverim — Mustafa Kemal ve Corinne Lütfü, Doğan Kitap, 1. Baskı.

Atatürk ve Darwinizm, Prof. Dr. Zafer Toprak, Boğaziçi Üni. (YouTube)

Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler (1968), Afet İnan.

Ruşen Eşref Ünaydın- Atatürk, Tarih ve Dil Kurumları Hatıraları.

Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Atatürk Araştırma Merkezi.

Ayrıca Evrimağacı sitesinden de faydalanılmıştır.