“Nuh Tufanı Efsanesi” Hakkında Bir İnceleme

Aylardır Medium profilim üzerinden yeni bir yazı yayımlamamıştım. Uzun süredir ne hakkında yazsam diye düşünüp duruyordum. Sürekli Kuantum ve bilim üzerine yazılar hazırlayarak yeterince bilime yer verdiğimi düşündüğümden, her 3–4 yazıda bir yaptığım gibi tekrardan araya mitolojik/tarihsel bir yazı tutuşturayım dedim. Uzun süredir hazırlamakta olduğum bir yazıyı gerek alıntılar yaparak, gerekse yorumlayarak, çeşitli kaynaklardan elde ettiğim bilgileri derlemek ve sizlere sunmak istedim. Umarım okuduğunuzdan memnun kalabilirsiniz…
 
Öncelikle, semavî felâketlerle alâkalı mitler, genellikle bir kıyametden ve bu kıyametden kurtarılan/sağ bırakılan bir grup seçilmiş insandan bahseder. Tûfan rivayetleri, kozmik felâketler içinde en çok ve en yaygın olanlarıdır. Bilimsel gerçekliğine bakmaksızın Mitleri incelersek; Lut Kavmi felaketi gibi diğer bazı felâketler de insanların yok olmasına sebebiyet vermiştir. Bu rivayetlerin yer aldığı kültürlere göre Tûfan, tanrılar tarafından günah işleyen insanlarla birlikte dünyada mevcut bütün canlı varlıkları ortadan kaldırmak üzere gerçekleştirilen ve bütün dünyayı istilâ ettiğine inanılan su felâketidir. Hatta bu dünyayı su basması veya bir bölgenin tamamen yok olması, sular altında kalması efsanesiyle ilişkilendirilerek Atlantis, Mu gibi kayıp kıtalar ve alternatif kıyamet senaryoları üzerine birçok konu işlenmiştir.

Böyle meydana gelen bir Tanrısal veya insansonucu yıkım ile alakalı hazırlamış olduğum zaten birkaç yazım bu profilde mevcut. Örneğin Nuh Tufanı olayının, apokrif Tevrat’da ne şekilde anlatıldığıyla alakalı “Peygamber Enok’un Kitabı” adlı bir yazı hazırlamıştım. Bunun yanında ayrıca bu tufan olayının ilişkilendirildiği kayıp kıtalar ile alakalı da “Mu Kıtası, Dinlerin Kökeni” adlı epeyce uzun, el emeği göz nûru bir yazım daha mevcut. Daha fazla bilgilenmek, fikir edinebilmek adına bu yazılarıma da göz atmanızda fayda var.

Neyse, konumuza dönersek; bu tür felâketlerin söz konusu edildiği rivayetlerde insanlığın yıkılışını genelde yeni bir kavmin doğuşu izlemektedir. Tufan olayının farklı versiyonları olan Gılgamış Destanı, Prometheus Efsanesi ve benzeri diğer diğer hikayelerde de bu yıkım bir son değil, aksine yeni bir şeyin başlangıcı görevi görmektedir. Tufan, ya insanların kendi sonlarını kendi hazırlamaları(yüksek teknolojiyle vb.), ya da günahları sonucu Tanrı/lar tarafından cezalandırılmalarını temel alarak kurgulanan bir olay örgüsüdür. [1] Nitekim Tevrat’a göre yeryüzünde insanın kötülüğü çoğalınca; Tanrı, insanları yok etmeye karar vermiş [2], Kurân’a göre ise yalnız Hz. Nuh’un kavminden inanmayan ve Allah’ın elçisini kabul etmeyenler bu yolla cezalandırılmıştır.

Tevrat’a değinmişken, zaten Tevrat üzerine ve içerisindeki ayetlerin çelişkilerini konu aldığım ayrı bir yazım daha olduğundan, belki ona da göz atmak isterseniz diye yazıyı şuraya ekliyorum. Bkz: “Tevrat Üzerine Bir İnceleme ve Ayetlerdeki Çelişkiler”

Tevrat’ın Sümer ve Bâbil rivayetlerinin etkisini taşıyan, “Nûh tûfanının bütün dünyayı kapladığı” şeklindeki ifade tartışmalara yol açmış, bu yüzden de Nûh tûfanının evrenselliğine veya mahallî (bölgesel) oluşuna dair çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Nûh tûfanının evrenselliğini savunanların en önemli delili, tûfan rivayetlerinin neredeyse bütün dünyayı kaplayacak şekilde yaygın oluşudur. Nitekim Tevrat’a göre de tûfan bütün yeryüzünü kaplayan, Nûh ve ailesi dışında bütün insanlığı yok eden bir su felâketidir.

Sadece Nûh ile ona inananların kurtulduğu ve diğer bütün canlıların öldüğü, Nûh’un insanlığın ikinci atası sayıldığı inancı dikkate alınırsa, hemen hemen bütün dünyada yaygın olan tûfan rivayetlerinin kökeninin bir olduğu ve oradan bütün dünyaya yayıldığı düşünülebilir. Fakat çeşitli kültürlerde mevcut tûfan rivayetlerinin birçoğu, Kitâb-ı Mukaddes ve Kurân’daki tûfan anlatımına nazaran farklılık taşımaktadırlar. Bu rivayetlerden bazılarında tûfan dünya çapında değil mahallîdir ve çok defa olayın kahramanları kendilerini tanrıların yardımı olmadan gemiyle veya dağlara tırmanarak kurtarmakta, tûfan da birkaç gün veya birkaç yıla kadar sürmektedir.[3]

Nuh Tufanı;(gerçek olduğunu varsayarsak) dünya tarihinde ilk insanın yeryüzünde görülmesinden sonraki en önemli olaydır. Büyük Tufan’da bir rivayete göre dünyanın tamamı sular altında kalmış; diğer bir rivayete göre ise sadece insanların yaşadığı belli bir bölge sularla kaplanmıştı. Bu yaklaşımlardan en doğru olanı ve elde edilen bulgular ışığında en tutarlısı ikincisidir. Yani, Nuh Tufanında dünyanın tamamının sular altında kalması değil, sadece Mezopotamya’nın sular altında kalması daha olasıdır.[4] Bunu da, pasifikte yok olan bir kıta veya bir volkan patlaması ile, çevredeki suların karaya taşması ile açıklayan birtakım Maya efsaneleri ve özellikle Mu Efsanesi ile birleştirebilmek mümkün. İlişkili yazıyı zaten biraz önce sizlere sunmuştum.

Diğer taraftan eski çağlarda yaşayan insanlar dünya denilince sadece kendi bulundukları ülkeyi ya da bilebildikleri yerleri anlıyorlardı. Meselâ Kral Sargon tarafından yaptırılan haritada Dünya olarak sadece Mezopotamya ve çevresi gösterilmiştir, bu yüzden de Mezopotamya’da meydana gelen tûfanın dünya çapında olduğu sanılmış olabilir. Öte yandan, Amerika’nın keşfiyle bütün dünyanın yaşamış olduğu şaşkınlığı hatırlarsak eğer, bundan binlerce sene öncesinde insanların dünyayı sadece yaşadıkları çevreden ibaret sanmaları pek de şaşırtıcı gelmeyecektir. Mezopotamyalılar’a göre de evren, yalnız kendi yaşadıkları yerlerden ibaretti. Nasıl ki bütün evreni dünya’dan ibaret sanıyor idiyseler, pekâla dünyayı da yaşadıkları bölgeden ibaret sanıyor olabilirler. Zaten tarihe baktığımızda eski dönem Mezopotamya halkının, başka kıtaların ve ülkelerin varlığından haberdar olmadıklarıyla alakalı birçok delile rastlayabiliriz. Bu sebeple karşılaştıkları bir âfeti “evrensel” diye nitelendirmelerini normal karşılamak gerekir. Bu düşüncenin gelenek haline getirilerek günümüze kadar ulaştırılması ve bazı kutsal metinlere de aynen nakledilmesi şaşılacak bir durum değildir.

Kurân-ı Kerîm’e göre de Hz. Nûh, kendi kavmine peygamber olarak gönderilmiş ve tûfan, Nûh’un kavminden iman etmeyenleri cezalandırmak için gelmiştir.[5] Dolayısıyla bir kavmin inanmayanları için gelen bir felâketi bütün dünyaya yayarak Nuh kavmiyle alakasız bölgeleri de(Eğer Mu teorisindeki gibi o dönemde “tek dünya düzeni, tek lider” yönetimi uygulanmıyor idiyse) helak etmek, bununla beraber bazı inançsızlar sebebiyle bütün canlıları (hayvan vb) yok etmek, ilâhî adaletle bağdaşmamaktadır.

Diğer Toplumlarda Tufan Olayı

Tufan olayı, Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâm gibi semavî dinlerin yanı sıra içeriği farklılıklar taşısa da Afrika kıtası ile Asya’nın bazı bölgeleri hariç birçok kültürde; Filistin, Yunanistan, Asur, Amerika, Avustralya, Hindistan, Tibet, Çin, Malezya, Litvanya gibi çeşitli ırklara ve bölgelere ait çok sayıda halkın geleneğinde de bulunmaktadır. Tûfanın mitolojik bir hikâye veya asılsız bir efsane olduğu görüşü ise, bunun yaygınlığı ve kutsal metinlerde yer alışı dikkate alındığında savunulabilir değildir. Tûfan hikâyesi Güneydoğu Asya’da, Malinezya’da ve Polinezya’da da yaygındır.

Ayrıca Avustralya’da tûfan anlatımlarında bütün suları yutan dev bir kurbağadan bahsedilir. Susuzluktan kırılan hayvanlar, bu kurbağayı güldürmeye karar verirler. Kahkaha patlatan kurbağanın ağzından çıkan sular tûfana yol açar.

Hindistan’da Vedalar’da yer almayan tûfan olayı, ilk defa Catapatha Brâhmanâ’da nakledilir. Bir balık insan ırkının atası olan Manu’yu gerçekleşmesi çok yakın olan tûfandan haberdar eder ve bir gemi yapmasını öğütler. Tûfan başladığında, balık, gemiyi kuzeye doğru çeker ve bir dağın yanında durdurur. Mahabharata ve Bhagavata Purana’da tûfan hikâyesinin kısmen farklı versiyonları bulunmaktadır.

Nuh Tufanı’nın Türk halkları arasındaki bir varyantının teması ise şöyledir:

“Yakın gelecekte kopacak tufanı herkesten önce bir Gök Tüylü Teke haber verdi. Gök Tüylü Teke, yedi gece, yedi gündüz dünyanın dört bucağını dolaştı ve yüksek sesle duyurdu (car çekti), bundan sonra yedi gün deprem oldu ve yedi gün dağlar ateş püskürdü, yedi gün yağmur, dolu ve kar yağdı, yedi gün tufan koptu ondan sonra korkunç soğuklar başladı. Yedi kardeş vardı, Tufanın kopacağı onlara haber verilmişti. Onların en büyüğünün adı Erlik, bir diğerinin adı da Ülken idi. Onlar yedi kardeş olarak bir gemi yaptılar ve her tür hayvandan bir çift gemiye aldılar. Tufan bittikten sonra bir horozu bıraktılar, soğuğa dayanamayıp hemen öldü. Sonra bir kazı suya bıraktılar kaz dolaşıp gemiye geri dönmedi. Üçüncü kez kargayı bıraktılar o da geri gelmedi. Bir leş bularak onunla ilgilenmişti. Yedi kardeş yere, kıyıya yetiştiklerini anlayarak gemiden indiler.” [6]

İran’da mevcut inanışa göre dünya, korkunç bir kış mevsiminde biriken karların erimesiyle oluşan tûfan neticesinde son bulmaktadır. Ahura Mazda, ilk insan ve ilk kral Yima’ya bir kaleye çekilmesini öğütler. Yima da insanların en iyileriyle çeşitli türde bitki ve hayvanları yanına alarak bu kaleye sığınır ve kopan tûfan altın çağa son verir. Yunan mitolojisine göre tanrı Zeus, gün geçtikçe daha çok günah işleyen insanları bir tûfanla yok etmeye karar verir. Prometheus, oğlu Deucalion’u Zeus’un bu kararından haberdar eder ve ona bir tekne yapmasını öğütler. Deucalion, tekneyi yaparak karısıyla birlikte bu tekneye biner ve dokuz gün dokuz gece sularda sürüklendikten sonra tûfanın sona ermesiyle Parnassos dağına ayak basar. Güney Amerika kabilelerinin inancında tûfan efsanevî ikizlerden birinin yere vurup yeraltı sularını fışkırtmasıyla meydana gelir. Orta ve Kuzey Amerika’da çok sayıda tûfan hikâyesi vardır, bunlarda nakledildiğine göre söz konusu felâket genellikle su taşmalarıyla veya yağmurla olmaktadır.

Tûfanla ilgili en eski rivayetler ve kutsal metinlerde aktarılanlara en yakın olanlar, Sümer, Bâbil ve Asur menşeli çivi yazılı geleneğe aittir. İlk yazılı belgeler, Sümerlerden kalmadır ve Bâbil tûfan hikâyesi de Sümer menşelidir. Tûfanın Sümer versiyonu fragmanlar biçiminde pek çok boşluğu olan bir metin halinde günümüze ulaşmıştır. Sümer ve Akkad’da tûfan, insanlık tarihinin en büyük felâket günlerinden biri olarak hatırlanmaktadır. Sümerlere ait krallar listesi, 8 kralı zikreder ve ardından şu açıklama gelir:

“Tûfan oldu. Tûfan her şeyi götürdüğünde ve gökten gelen âfet krallığı alçalttığında krallık Kiş’te idi”.

Sümer versiyonuna göre tanrılar tûfan koparmaya ve insanlığı yok etmeye karar verirler, ancak tanrılardan bazıları, bundan hoşlanmaz. Tanrılardan biri, dindar, Tanrı korkusu bilen, ilâhî vahiyler alan Kral Ziusudra’ya (Bir benzeri Hasisethra) bir tûfan kopacağını haber verir ve ondan bir gemi yapmasını ister. Tûfan, 7 gün 7 gece boyunca ülkeyi kaplar. Ziusudra, bir gemi yapmak suretiyle tûfandan kurtulur. Gemiden çıkınca kurban takdim eder ve tanrılar, onu ölümsüzleştirerek güneşin doğduğu yere, Dilmun’a yerleştirirler.

Sümerce yazılan bu tabletin yanında Eski Babilonya dilinde yazılmış, tûfanı anlatan birkaç satırdan ibaret ikinci bir fragman/fragment daha bulunmuştur. Burada da Tanrı’nın yeryüzünü bir tûfanla yok etme kararından, “hayat kurtaran” adlı bir geminin yapılışından söz edilmektedir. Gemide yerde yaşayan hayvanlar ve göğün kuşları vardır. İkisi Eski Babilonya, ikisi Asur versiyonu toplam dört fragmanda tûfan olayından bahseden Atrahasis destanına göre Enlil, insanlığı cezalandırmak için üzerlerine birtakım felâketler gönderir ve sonunda tûfan koparmaya karar verir. Tanrı Ea, Atrahasis’e rüyasında bu durumu haber verir, Atrahasis kendisine verilen tâlimat doğrultusunda bir gemi inşa eder.

Büyük İskender zamanında Bâbil’de yaygın olan tûfan hikâyesini nakleden Bâbilli din adamı Berossus’un tûfan öncesine ait verdiği 10 kişilik krallar listesindeki son isim, tûfanın kahramanı olan ve Sippar’da yaşayan Xisouthros’tur. Bir gemi yapma emri alan Xisouthros, erzakla birlikte gemiye ailesini, samimi dostlarını, kuşları ve dört ayaklıları alır. Yağmur dindiğinde kuşları gönderir, kuşlar geri döner; birkaç gün sonra tekrar bırakır, ayakları çamurlu olarak dönerler; üçüncüsünde artık dönmezler. Gemi karaya oturmuştur. Xisouthros ailesiyle birlikte gemiden çıkar ve bir şükür kurbanı takdim eder, daha sonra da diğerleri çıkarlar.

Bâbillilere ait en tam sayılan tûfan hikâyesi, Gılgamış destanında bulunur. Destanla ilgili eldeki metin, Asurbanipal Kütüphanesi’nden gelmektedir ve çok eski orijinal metinlerin kopyasıdır. Destan, 12 tablete yazılmıştır. Tûfansa, 11. tablettedir.

Gılgamış Destanı’nda bu Tufan’ın oluş şekli ve Tufan’ın nedenleri arasında Tanrıça İştar(İnanna)gösterilmektedir. Tufan’ı başlatan Tanrıça İştar ile Bel’dir. Gılgamış ise Tufan’dan kurtulmuş olan ve sağ kaldığını öğrendiği Utnapiştim’i bulmak istemektedir.[7]

Uruk şehrinin kralı Gılgamış, dostu Engidu’nun ölümü üzerine onu tekrar hayata döndürmek amacıyla tûfandan kurtulup ölümsüzlüğe eren Utnapiştim’i bulup kendisinden ölümsüzlüğün sırrını öğrenmek ister. Utnapiştim ona tûfan olayını anlatır. Utnapiştim, Fırat kenarındaki Şuruppak şehrinin kralıdır. İnsanoğlunun aşırı gürültüsünden rahatsız olan tanrılar, insan soyunu tûfanla yok etmek isterler; fakat Tanrı Ea, Utnapiştim’i haberdar eder ve ailesiyle birlikte belli sayıda hayvanı kurtarmak için bir gemi yapmasını söyler.

Geminin eni boyuna eşit olacaktır. Hemen işe koyulurlar ve beşinci günün sonunda geminin 3600 m²’lik omurgası kurulur. Geminin bordası 60, dış yüzeyi ise 240 m²’dir. Alt ve üst güverteleri yedi, ambarı dokuz bölmeye ayrılmıştır. 7. günde geminin yapımı tamamlanır. Utnapiştim gümüşünü, altınını, ailesini, kırların evcil ve yabani hayvanlarının hepsini gemiye alır. Tûfan, sel gibi yağan bir yağmurla başlar ve bu yağmur, 6 gün, 7 gece sürer. Adeta göklerin vanaları açılır, yerin bentleri yıkılır, sonunda her yeri su kaplar. 7. gün fırtına diner ve gemi Nissir dağına oturur.(Tevrat’da da 7 gün ifadesi geçmektedir) Aynı gün Utnapiştim bir güvercin, sonra bir kırlangıç gönderir, fakat kuşlar geri döner. Nihayet bir karga gönderir, karga geri dönmez. Bunun üzerine Utnapiştim, Nissir dağı üzerindeki gemiden iner ve tanrılara kurban sunar.

İnsan neslinin yok olmadığını gören tanrı Enlil, öfkelenir fakat Utnapiştim’e tûfanı haber veren Ea, bütün insanlığı helâk etme kararı sebebiyle Enlil’i eleştirerek suçlu kim ise onu cezalandırmasını ve günahın cezasını da sadece işleyenlerin çekmesi gerektiğini söyler. Bunun üzerine Enlil, Utnapiştim ve eşinin ölümsüz olmasına ve nehirlerin buluştuğu yerde yaşamalarına karar verir. Çok sonraları Gılgamış ölümsüzlüğü ararken Utnapiştim’i orada ziyaret eder ve kendisinden tûfan hadisesini öğrenir.

Arkeolojik araştırmalar, Sümer ve Akad’ın korkunç sel felâketlerine mâruz kaldığını göstermektedir. Bu su baskınlarından biri, Kiş’te meydana gelmiş, ortalama 30–40 cm. kalınlığında bir çamur kütlesi şehrin medeniyetini oluşturan çoğu şeyi kaplamıştır. Benzer bir su baskını, milâttan önce 4000'lerin sonuna doğru Jemdet Nasr şehrinde yaşanmıştır ve insan boyuna yakın çoğu şey toprağa gömülmüştür. Aynı dönemde Şuruppak’ta da tûfan izlerine rastlanmaktadır. Ancak Ur şehrini kuşatan tûfanın izleri daha belirgindir. Nitekim Woolley, 1927–1929 arasında Ur’da yaptığı araştırmalarda 2,5 metre kalınlığında bir çamur tabakası bulmuştur. Bu tabakanın oluşumu, suyla getirildiğini göstermekte ve çamur tabakasının altında eski bir uygarlığın varlığı gözlenmekteydi.
 
Yahudiliğe ve Hıristiyanlığa Göre Nuh Tufanı

Yahudilik’te tûfan hadisesiyle alâkalı bilgiler, Tevrat’a ve Yahudi Hadisleri görevi gören Talmud’a dayanmaktadır[8] Tûfanla ilgili Tevrat metninin bir kısmı Yahvist[9], bir kısmı ise Ruhban kaynağına aittir. Tevrat’taki tûfan kıssasına göre Yahve, yeryüzünde insanların kötü olduğunu ve içlerinden devamlı kötü düşünceler geçirdiklerini görür. İnsanları yarattığına pişman olarak,

“Yarattığım insanları, hayvanları, sürüngenleri ve gökteki kuşları yeryüzünden sileceğim, çünkü onları yarattığıma pişmanım.” der.

Göklerin altında soluk alan bütün canlıları yok etmek için üzerlerine su tûfanını göndereceğini, her canlının öleceğini, sadece Nuh ve ailesinin kurtulacağını bildirerek [10] Nuh’tan verilen ölçülere göre gofer (Gofer Servi ağacıdır. Aynı zamanda Mezopotamya’nın kutsal ağaçlarındandır ve mitolojilerde sık rastlanmaktadır) ağacından bir gemi yapmasını [11], kendisinin, eşinin ve oğullarının gemiye binmelerini, ayrıca her canlı türünden bir erkekle bir dişiyi gemiye almasını emreder.

“Her türdeki kuştan, her türdeki çiftlik hayvanından, her türdeki sürüngenden biri erkek, biri dişi olmak üzere ikişer tanesi sağ kalmak için sana gelecekler. Yanına hem kendin hem de onlar için yenilebilecek ne varsa al, ileride yemek üzere depola!” der ve Nuh kendisine emredilen şeyi yapar.[12]

Diğer taraftan yine Tevrat’ta temiz sayılan hayvanlardan erkek ve dişi olmak üzere 7’şer çift, temiz olmayan hayvanlardan erkek ve dişi olmak üzere 2’şer çift, kuşlardan 7’şer çift almasını ister.[13] Yahudi kaynakları, temiz hayvanlardan 7’şer çift alınmasını karaya çıktıktan sonra kurban edilmeleri amacıyla açıklar. Hayvanlar, Nuh’a kendi istekleriyle gelmişler ve Nuh da onları gemiye almıştır.

Geminin uzunluğu 300 arşın, genişliği 50 arşın ve yüksekliği 30 arşın olacaktır. Geminin içi ve dışı ziftle sıvanacak ve bölmelere ayrılacaktır. Gemide boyu yukarıya doğru bir arşını bulan bir pencere yapılacak, geminin kapısı yan tarafa konulacak, ayrıca alt, orta ve üst güverteler olacaktır.[14] Yahvist metne göre Tanrı, Hz. Nuh’a, “Sen bütün evindekilerle gemiye gir; çünkü seni önümde bu nesil içinde salih gördüm. 7 gün sonra yeryüzünde 40 gün 40 gece yağmur yağdıracağım, yarattığım bütün varlıkları yeryüzünden sileceğim.” der.[15]

Nuh ve oğulları (Sâm, Hâm, Yâfes), Nuh’un karısı ve oğullarının karıları olmak üzere toplam 8 kişi gemiye girerler. Yahve’nin emrettiğine göre temiz olanlardan yedişer ve temiz olmayan hayvanlardan ikişer ve kuşlardan ve toprak üzerinde sürünenlerin hepsinden erkek ve dişi olarak 2’şer 2’şer gemiye girerler.[16] 7 günün sonunda dünyanın bütün kaynakları fışkırır, göklerin kapakları açılır, tûfan suları yeryüzüne iner ve 40 gün 40 gece yağmur yağar. Yahve, geminin kapısını kapar, sular yükselir ve dağları 15 arşın aşar; yeryüzünde olanların hepsini, insanlardan 4 ayaklılara, sürüngenlere ve kuşlara kadar bütün varlıkları yok eder; sadece ailesinden 7 kişiyle Nuh ve gemide bulunanlar hayatta kalır.[17]

Yahudi âlimi Raşi’ye göre tûfan sırasında dünya tam 365 gün boyunca üzerinde hiçbir canlı barındırmamıştır. Tanrı’nın emri üzerine Nuh ve ailesiyle gemidekiler, karaya çıkarlar. Nuh, bir sunak yapar, Yahve’ye temiz hayvan ve kuşlardan kurbanlar sunar. Tanrı da Nuh ve oğullarını kutsar, bütün canlıları bir daha yok etmeyeceğini, yeryüzünü yok eden tûfanın bir daha olmayacağını bildirir.[18] Gemiye giren hayvanlarla ilgili her iki metindeki bilgiler arasında farklılık vardır.

Yahvist metinde,

“Kendine her temiz hayvandan erkek ve dişi olarak yedişer ve temiz olmayan hayvanlardan erkek ve onun dişisi olarak ikişer, göklerin kuşlarından da erkek ve dişi olarak yedişer alacaksın” denilirken [19]

Ruhban metninde,

“Her türdeki kuştan, her türdeki çiftlik hayvanından ve her türdeki sürüngenden erkek ve dişi olmak üzere iki hayvan gemiye getireceksin.” denilmektedir.[20]

Ruhban metninde tûfan bir yıl, Yahvist metinde ise 40 gün sürmüştür.[21] Yahvist metne göre tûfan yağmurla meydana gelmiştir.[22] Ruhban metnine göre ise enginlerin kaynakları fışkırmış ve göklerin kapakları açılmış, böylece tûfan olmuştur.[23]

İncillerde tûfanla ilgili Tevrat’ta anlatılanlara atıf vardır, dolayısıyla Hristiyanlar, Tevrat’ta nakledilenleri kabul etmektedirler. Yeni Ahit’de Tufan’ın 7 Gün sürdüğü aktarılır.[24]

Georges Cuvie, Avrupa’da yıllarca egemen olan “Katastrofi” (catastrophism) kavramını ortaya koymuştur. Geçmişte 6 ana felaketin (her biri İncil’deki 6 yaratılma gününe karşılık gelen) olduğunu söylemiş ve en son felaketinse Nuh Tufanı olduğunu belirtmiştir.[25]

İslam öncesi semâvî dinlerde melek, cin ve şeytân gibi ruhânî varlıkların kabul edildiğini biliyoruz. Eski Ahit’te cennette Şeytân’ın yılan şekline girerek Hz. Adem ve Havva’ya nasıl tuzaklar kurduğu detaylı bir şekilde anlatılmakta ; “Tanrı oğulları” olarak nitelendirilen meleklerin, yeryüzü kızlarını güzel bularak onlarla evlendikleri belirtilmektedir. Nuh Tufanı, yeryüzündeki bütün kötü insanları imha ettiği zaman, bu sadakatsizler, yeryüzünü terk ederek ruhlar âlemine dönmek istemişler; fakat tekrar melekler diyarında yer almalarına müsaade edilmemiştir.[26] Tanrı, Tufan’dan sonra cin haline gelmiş bu ruhanilerin şekil alıp maddeleşmelerine müsaade etmemiştir.[27] Yazının başlarında ek’te verdiğim “Enoch Kitabı” ayetleri içeren yazıda bu konuya özellikle değinilir. Yani özetle elimizde Tufan’ın yapılmasına sebep olarak gösterilen üç teori var:

1: İnsanlar, meleklerle (uzaylılar vb) sıkı fıkı olmuşlar, onlardan üstün bilgiler edinmişler ve hatta çiftleşmişler, dolayısıyla Tanrı bu durumdan rahatsız olmuş ve bu “karma ırkı” yok etmek için bir tufan yapmıştır.

2: İnsanlar medeniyet açısından ileri bir çağa gelmiş, günümüzde atom bombası diye bilinen silahlara benzer silahlar geliştirmiş ve sonunda kendi yıkımlarına sebep olmuşlardır.

3: İnsanlar “Allah” inancını kaybetmiş, yoldan sapmış, kendilerini ilah edinmişler veya dünyayı kötülük içinde bir bataklığa çevirmişlerdir; dolayısıyla Tanrı bu hatalı yaratımını resetlemek için bir tufan yollamıştır.

Ek bir teori olarak şunu ekleyebiliriz: Tufan olmamıştır, yahut olmuşsa bile bunlarla alakası yoktur. Olsa olsa bir doğal felaketten ibarettir.

İslam’a Göre Nuh Tufanı

Tûfan kelimesi, Kurân-ı Kerîm’de 2 yerde geçmekte, birinde Firavun ve Mısır halkına [28], diğerinde Nuh kavmine [29] gelen su felâketi bahis konusu edilmektedir. Kurân’da Hz. Nuh’un tebliğ faaliyeti ve kavmini Allah’a kulluğa daveti, kavminin onu dinlemeyip inkârda ısrar etmesi üzerine ceza olarak tûfan musibetinin geldiği bildirilmekte, tûfanın gerçekleşme tarzı ile Nuh’un ilâhî emre uyup gemi yapması ve kendisine inananlarla birlikte tûfandan kurtulması, inanmayanların boğulması anlatılmakta, geminin şekli ve ölçüleri, gemiye binenlerin türü ve sayıları, tûfanın süresi gibi konularda bilgi yer almamaktadır.

Nuh kıssası A‘râf, Yûnus, Şuarâ ve Nuh sûrelerinde de geçmekle birlikte en ayrıntılı biçimde Hûd sûresinde nakledilmektedir. Kurân-ı Kerîm’de bildirildiğine göre Nuh tûfanının muhatabı, Nuh kavminin inanmayanlarıdır ve tûfan, onları cezalandırmak için gönderilmiştir. Nuh’un davetini duymayanların cezalandırılması ilâhî adaletle bağdaşmaz, dolayısıyla Nuh tûfanının yalnız Nuh kavminin yaşadığı bölgeye has olması gerekir. Ayrıca Hz. Nuh’un peygamber gönderildiği kavim, putperesttir. Nuh, onları bir olan Allah’a kulluğa davet ettiği, putları bırakıp Allah’a dönmeleri için çok uğraştığı halde onlar putlara tapmaktan vazgeçmedikleri gibi,

“Sakın ilâhlarınızı bırakmayın; hele Ved’den, Süvâ‘dan, Yegūs’tan, Yeûk’tan ve Nesr’den asla vazgeçmeyin.” diyerek [30] insanları Nuh’un davetinden uzaklaştırmışlardır.

Hz. Nuh, kavmini Allah’tan başkasına tapmama konusunda uyarmış, aksi takdirde başlarına gelecek azabı kendilerine haber vermiş [31], uzun mücadeleler sonunda kavminin putperestlikten vazgeçmediğini görünce inanmayanları cezalandırması için Allah’a dua etmiş[32], Allah da onun duasını kabul etmiş ve inkârcı kavminin tûfanla helâk edileceğini, kendisinin ve inananların kurtulacağını bildirerek bir gemi yapmasını istemiştir.[33]

Bu konudaki başka bir rivayete göre ise havâriler Hz. Îsâ’ya gelerek tûfan hakkında bilgi verecek birini diriltmesini isterler. Hz. İsa da Nuh’un oğlu Sam’ı diriltir, o da gemi ve tûfanla ilgili bilgiler verir. Tevrat’ta Nuh’un 3 oğlunun eşleriyle birlikte gemiye bindiği belirtilirken Kurân’da daha önce haklarında hüküm verilmiş olanlar dışında kalan ailesi söz konusu edilmekte, Nuh’a inanmayan karısı ile oğlunun gemiye binmedikleri ve boğuldukları belirtilmektedir. Bu durumda “İslâmi anlatılar”ı ikiye bölebiliriz:

1: Hadis ve rivayete dayalı (Örn: Kütübi Sitte gibi hadis kitapları veya Hallac, İbn. Arabi gibi kişilerin aktardıklarına -ilham yoluyla edindikleri bilgilere- dayalı iddialar)

2: Kuran-ı Kerim. (Yani İslam hakkında en güvenilebilecek kaynak)

Gemiye alınan hayvanlara gelince, Tevrat’takinin aksine Kurân’da birer çift alındığı kaydedilmektedir. Bu hayvanların yeryüzündeki bütün canlı türlerinden değil, Nuh’un sahip olduğu evcil hayvanlardan damızlık olarak alınmış olmasının daha mâkul görüldüğü ifade edilmektedir.

Kısas-ı Enbiyâ (Peygamber Hikayeleri) kitaplarında da gemiye alınan hayvanlarla ilgili rivayetler vardır. Nuh, gemiye önce karıncaları, en sonda merkebi alır. Merkep, ağır ağır girer, çünkü İblîs, onu kuyruğundan çekmektedir. Sabırsızlanan Nuh, “Şeytanla beraber olsan da yine gir” diye bağırınca şeytan da gemiye girer. Filin kuyruğundan domuz, aslandan da kedi dünyaya gelir. Aslanın yanında öküz, kurdun yanında keçi, yırtıcı kuşların yanında güvercinin yaşayabilmesi için Allah onların yırtıcılık güdülerini köreltir. Hz. Nuh, evcil hayvanları ve yırtıcı kuşları 1. kata, vahşi hayvanları orta kata koyar, kendisi ve inananlar da üst kata yerleşir. Tabii ki buradaki anlatılar rivayetlere dayalıdır, ayet sanılmamalıdır.

Kıssaya göre gemideki insanların sayısı 7 ile 80 arasında değişmektedir. Kābil’in zürriyeti boğulur. Nuh, gemiye Hz. Âdem’in naaşını da alır. Gemidekilerin nefislerine hâkim olmaları gerekmektedir ve bu emri unutan Hâm’ın derisi siyahlaşır. Zenciler de bu soydan gelmektedir.

Nuh ve beraberindekiler kurtulmuş, Nuh’un eşi ve bir oğlu dahil inanmayanlar boğulmuştur.[34] 40 gün, 40 gece gök suyunu boşaltmış, yer suyunu fışkırtmış, daha sonra gemi yüzmeye başlamış ve altı ay su üzerinde kalmıştır. “Ey yer suyunu yut, ey gök suyunu tut” denilmek suretiyle tûfan sona erince gemi Cûdî’ye(Görülebilen en yüksek dağ) oturmuş ve Nuh’a, “Ey Nuh! Sana ve seninle birlikte olanlara bizden selâm ve bereketle gemiden in” denilmiştir.

İslâmî kaynaklarda yer alan rivayetlere göre tûfan, Ab ayının 13’ünde ve Hz. Nuh 600 yaşında iken başlamış, 10 Receb’de Nuh ve beraberindekiler gemiye binmiş, 6 ay gemide kalmış ve 10 Muharrem’de gemiden çıkmıştır. Gemiden inen Nuh ve beraberindekiler, Cezîre diyarında “Sûk Semânin” adı verilen bir köy kurmuştur.[3] Tabii İslam dünyası içinde Hadisleri kabul eden ve etmeyen iki zümre olduğundan dolayı, kutsal kitap harici kaynaklar büyük bir inanan çoğunluğu tarafından kabul edilmemektedir. Bu yüzden Nuh Tufanı efsanesi de, diğer toplumlar ve inançlar arasında olduğu gibi, İslam dünyası içinde de farklı versiyonlarla kabul görmektedir. Tıpkı Miraç hadisesi gibi…

Nuh’un Gemisi (Noah’s Ark)

Kurân’da bu gemiyle ilgili olarak sadece tahtalardan yapıldığı ve çivilerle çakıldığı bilgisi yer almakta [35], geminin diğer nitelikleri hakkında bilgi verilmemektedir. Rivayete göre “Gözlerimizin önünde ve vahyimiz uyarınca gemiyi yap” emri gelince, [36] Hz. Nuh, tahtayı nereden bulacağını sorar, ona ağaç dikmesi emredilir ve o da Hint meşesi denilen ağaçları diker. 40 yıl sonra bu ağaçları keserek gemiyi yapar. Ona geminin nasıl yapılacağını Cebrâil öğretir. Geminin başı, horozun başı, gövdesi kuş gövdesi, arka kısmı horozun kuyruğunu andırmaktadır. Nuh’a canlıların her birinden birer çift ile “haklarında hüküm verilmiş olanlar dışında” ailesini ve iman edenleri gemiye bindirmesi emredilmiştir.[37]

Bu geminin büyüklüğü ve hakkında çeşitli bilgiler vardır. İslam alimlerinin görüşü, Hz. Nuh’a inanan 80 inananla bunların ihtiyaç maddelerini ve orada var olan hayvanlardan birer çift alabilecek büyüklükte olduğudur. Bunun yanında geminin 3 katlı olduğu da kaydedilir.[38] Ama bu gemi için asıl önemli olan, onun sıradan yelkenli bir gemiye değil, buharlı bir vapura benzemesidir.[39]

Elmalılı Hamdi Yazır, “nihayet emrimiz geldiği ve tennur feveran ettiği vakit” [40] mealindeki ayette geçen “tennur” ve “feveran” kelimelerinden hareket ederek, bu geminin buharlı bir vapur olduğunu anlatır. Ayette geçen “tennur” kelimesine müfessirler, çeşitli anlamlar vermişlerdir. Birçok tefsir âlimi, “tandır” anlamına gelen “tennur” kelimesini gerçek anlamında kullanırlar. Tandır, en bilinen anlamıyla “üstü kapalı ocak” demektir. Bu “tandır”ın Hz. Nuh’a ait olduğunu söyleyenler olduğu gibi, “Havva’nım ekmek pişirdiği tandırdır.” diyenler de vardır.[41] Şu bir gerçektir ki İslam dünyasında daha kalabalık olmakla beraber, her dinde hikayeleri çağına göre uyarlayan insanlar vardır. Bugünün bilimsel gerçeklerinden yola çıkarak ayetleri yorumlayanlar, bundan 50 yıl sonra bu bilimsel gerçeklikler değişir veya yanlışanırsa, yorumlarını da gününe göre tekrar değiştireceklerdir.

Hamdi Yazır da, “tennur” ve şiddetli kaynamak ve fışkırmak anlamına gelen “feveran” kelimesini ele alır, farklı bir yorum getirir:

“Şimdi biz, gemiden söz edilirken, tam ocak feveran ettiği sırada yük emri verildiğini işittiğimiz zaman, o geminin harekete hazır vaziyette bir vapur olduğunu anlamakta hiç tereddüt etmeyiz. Ancak vapuru görmemiş olanlar, buna geçiş yapamazlar ve ’Acaba bu ocak feveranı ne demektir? Bu olsa olsa bir işarettir’ şeklinde düşünmekte mazur olurlar.” [42] [39]
 
Sümerlerden önce Irak civarında yaşayanlar, 6000 yıl önce, sepet gibi ördükleri dairesel kayıkları ziftle kaplardı. Bu tekniği Sümerler ve Babilliler de kullandı. Herodot, ziftle kaplı bu kayıklara hayran olduğunu yazmıştı. Eski Ahit’te yazıldığına göre, Nuh’un Gemisi de ziftle kaplıydı. Geminin çam ağacından ve üstü kapalı şekilde yapıldığı kabul edilmekteydi. Ancak İngilizler, M.Ö. 1700’den kalan bir Babil kil tabletini 2014’te tercüme edince yeni bir tez çıktı. Tablet, 1945’te Irak’ta bulunmuştu, ama çok yıpranmış olduğu için tercümesi yıllarca gerçekleşemedi. Dr. I. Finkel, 2014’te tabletin Babil’deki tufan efsanesini anlattığını fark etti. Tablette; dairesel geminin çapının 70 metre, yüksekliğinin de 20 metre olduğu ve sepet gibi örülüp ziftle kaplandığı yazılıydı. Günümüzde Nuh’un Gemisi ve Babilliler’in Tufan Efsanesi benzeştiği için Nuh’un Gemisi’nin de dairesel olabileceği düşünülmekte.[43]
 
İngiliz bilim adamları, çözmek için 20 yıl uğraştıkları 4000 yıllık Babil tabletlerindeki talimatları birebir takip ederek Nuh’un gemisini inşa etmiştir. Hayvanları barındıracak genişlikte yapılan gemi, eleştirmenlerin savunduğunun aksine yuvarlak ve kamıştandır.[44][45]

Tufanın boyutunun yanı sıra tufana inananların esas meraklarını çeken bir diğer nokta ise suların yeryüzünden çekilmesinden sonra Hz. Nuh’un gemisinin nerede durduğu ve hayatına nerede devam ettiğidir. Hemen hemen tüm tufan anlatımlarında suların yeryüzünden çekilmesinden sonra Hz. Nuh’un gemisinin bir dağ üzerinde karaya oturmasından söz edilmektedir. Sümerlere ait anlatımda bu dağın ismi Dilmun, Gılgamış destanında ise Nissur ya da Nisir, başka rivayetlerde ise Lubar ve Massis dağlarından söz edilmektedir. Her ne kadar tarihi rivayetlerde geçen bu dağ isimlerinden bazıları farklı seslenişlerde (Dilmun, Nissir ve Missir gibi) Cudi Dağı ile özdeşleşse de; bunların hem coğrafi konumu hem de varlığı tam olarak bilinmemektedir.[46]

İslamî inanışlara göre, Tufan’dan sonra Nuh’un Gemisi, Cudi Dağı’nın üzerine oturmuştur. Sözü geçen geminin Ağrı’da bulunduğu konusunda söylentiler vardır. Austen Henry Layard ve L. King, bu dağın dolaylarında çivi yazısıyla hazırlanmış Asur yazıtlarına rastlamışlardır.

Kurân’da geminin Cudi dağına oturduğu söylenmektedir. Bu olay, Hud Sûresi’nde: [47]

“Ey yeryüzü! Yut suyunu. Ey gök, tut suyunu denildi. Su çekildi, iş bitirildi. Gemi de Cûdî’ye oturdu ve Zâlimler topluluğu, Allah’ın rahmetinden uzak olsun denildi.” [48] şeklinde anlatılır.

Kurân tefsirlerinde Cudi’nin Musul’a yakın bir yerde olduğundan bahsedilir.[49] Bahsedilen dağ, günümüzde Türkiye Cumhuriyeti’nin Şırnak ili sınırları içine düşmektedir. Şırnak ismi, “Şehr-i Nuh” anlamında çok eski bir isimdir. Cudi Dağı’nın eteğinde ismi “80’ler” anlamına gelen Heştan Köyü bulunmaktadır. Heştan Köyü’nün Nuh tarafından kurulduğuna inanılır ve köyün ismi, Nuh’un Gemisi’nde bulunduğuna inanılan 80 kişiye atfen böyle anılmaktadır.

Cûdî’nin hangi dağ olduğu konusunda âlimler arasında farklı görüşler vardır; bunun bir dağın özel adı olmayıp “bereketli topraklar” anlamına geldiği ve Nuh ile beraberindekilerin tûfan sonrası bereketli topraklara indirildikleri de ifade edilmektedir.

Tevrat’da bu dağ şöyle aktarılır:

“Gemi, 7. ayda, ayın 17. gününde Ararat Dağları’na oturdu.” [51]

Burada geçen “Ararat Dağları”, gemi için belirli bir yeri göstermekten çok, Urartuların toprakları içinde yer alan dağlar silsilesine işaret etmektedir. Çünkü M.Ö. 900–600 yıllarında Van Gölü merkezli hüküm süren Urartular, Mezopotamya’da bulunan Asurlular’a komşu ve rakip bir krallıktır. Urartular, günümüz Ermenistan ve Azerbaycan’ın Batı kesimi ile İran’ın Urmiye bölgesini ve Dicle Nehrinin kuzeyini içine alan bir coğrafyadır. Dolayısıyla Ararat Dağları’ndan söz eden Eski Ahit’teki bu ifadeler, Cudi Dağı’nı da içine alan geniş bir alana yayılmış dağları ifade etmektedir.[46]

Kutsal metinlerin tasvirinden anlaşıldığına göre Hz. Adem’in yaşadığı coğrafya ile Hz. Nuh’unki aynıdır. Bunun için Hz. Nuh’un, günümüz Suriye ve Irak’ın birleştiği yerde yani Mezopotamya’da yaşaması ve tufanın da Mezopotamya merkezli olması muhtemeldir. Mezopotamya’daki en yüksek dağlarından biri olan Cudi ise suların yeryüzünden çekilmesinden sonra Hz. Nuh’un gemisinin inmesi için en müsait yer konumundadır.[46][50]

Tufandan sonra geminin Cudi’ye indiği ve Hz. Nuh’un yaşamını Cudi etrafında devam ettirdiğinin işareti sayılabilecek işaretlerin en belirgin olanları şunlardır:

Cizre, Şırnak ve Silopi üçgeni içinde yer alan Cudi Dağı, Mezopotamya’nın en yüksek dağlarından biridir. Tufanın önemli safhalarının anlatıldığı Kurân-ı Kerim’de Hz. Nuh’un gemisinin Cudi’ye ineceği, tufan devam ederken belirlenir. Çünkü Hz. Nuh, tufan sırasında gemide bulunurken: [46]

“Rabbim, beni bereketli bir yere indir.” [52]

sözleriyle Allah’a duada bulunur. Bu duanın ardından Hz. Nuh’un gemisi yerleşime müsait olan Mezopotamya’daki Cudi Dağı’nda karaya oturur.[48] Sonunda Hz. Nuh’un duasına karşılık olarak: [46]

“Ey Nuh, selam ile nice bereketlere kavuşmak üzere yanındakilerle beraber gemiden in…” [53]

vahyi gelir. Bundan böyle bu dağ, cömertlik anlamına gelen “Cudi” adını alır.[46] Alimler, Cûdî kelimesinin “cömertlik” anlamındaki “Cûd” kelimesinden geldiğini söyleyerek, bunu görüşlerine destek göstermişlerdir.[47]

Ayrıca Dicle Nehri’nin kıyısında olan Cizre, ada şeklinde olduğundan dolayı “Ceziretu İbn Ömer” olarak bilinmektedir. Cizre ilçesi, Hz. Nuh’un burada yaşadığına dair önemli bulgulara sahiptir. Bunlardan birisi daha önce Cizre’ye bağlı bir yer olan Yafes Köyü’dür. Yafes Köyü, günümüzde Cizre’nin içinde kaldığından dolayı “Yafes Mahallesi” olarak bilinmektedir. İddialara göre Türklerin de atası olan Yafes, tufandan sonra insanlığın soyundan geldiği Hz. Nuh’un 3 oğlundan biridir. Yine Cizre’de Hz. Nuh’un mirasının göstergesi olarak yapılışı milattan önceye kadar giden Cizre surları, Hz. Nuh’un gemisinin hatırası olarak gemi şeklinde yapılmıştır.

Tabiki bunlar birer kanıt değildir, dediğim gibi sadece birer işarettir. En azından Hz. Nuh veya diğer toplumlardaki adıyla (farketmez) bu efsanenin baş karakteri olan kişi ile alakalı en çok iz, bu bölgelerde mevcuttur. Hz. Nuh’un mezarının yeri olarak Cizre dışında Mekke’de Mescidi Haram, Ürdün’de Kerek ve Irak’ta Necef mekânları da gösterilmiştir. Fakat Hz. Nuh’un Cizre’deki kabri, çevresi ile beraber düşünüldüğünde Hz. Nuh’un burada vefat etmiş olması(eğer yaşamışsa) daha kuvvetle muhtemeldir.[46]

Kurak bir bölgede bulunan Cûdî Dağı’nın yüksek kesimleri çok yağış alır. Bundan dolayı 1500–2000 metreler arasında çam ve meşe ormanları vardır. Türkiye-Irak sınırına 15 kilometre mesafede ve elips biçiminde olan Cûdî Dağı, üzerinde 2000 metreyi aşan dört doruk bulunur. Bunlardan 2017 metre yükseklikte olanı, “Nuh Peygamber Ziyaret Tepesi” olarak anılır.

Lakâbı “Çöl Kızı” olan Gertrude Margaret Louthian Bell adlı bir İngiliz arkeolog da Cudi Dağı’nı ziyaret etmiş ve “Amurath the Amuraht” kitabında Nuh’un gemisinden bahsetmiştir: [47]

“Babilliler, Nestorianlar ve Müslümanlar, Nuh’un Gemisi ile ilgilenmişlerdir. Sular çekildiğinde gemi, Ararat’a değil, Cudi Dağı’na oturdu. Sarp bir tepenin altında, dağın bayırlarından yukarıya doğru, yüksek meşe ağaçlarının arasında olduğum için, Musul’u terk ettiğimizden beri üzerimize çöken boğucu sıcağı, neredeyse unutmuş durumdayım. Ağaçların arasında yürümeye devam ediyordum. Çünkü, doruktaki kar yığınlarını ve ’Sefineti Nebi Nuh’(Nebi Nuh’un Gemisi)’ni görme arzum, ağır basıyordu.

Papaz Kas Mattai’nin bulunduğu yere varıncaya kadar, bir yarım saat daha yürüdük. Kas Mattai, sağlam yapılı, aydınlık çehreli, çok şirin bir Nestorian papazı. Arapça, Kürtçe ve Süryanice biliyor. Kendi anadili ise Fellah dili. Bu dil, Asur köylülerinin konuştuğu dildir. Papaz bize, Nuh’un Gemisi’nin hemen üzerimizde olduğunu söyledi. Ve nihayet Nuh’un Gemisi’nin yanına geldik. Kırmızı lalelerle dolu bir yerdeydi. Burada daha önce, çok ünlü bir Nestorian Manastırı varmış. Yeri ise, tam Cudi’nin zirvesinde. Ancak bu manastır, yıldırım sebebiyle harap olmuş. Kas Mattai dedi ki:

Müslümanlar, tam da buraya bir türbe yapmışlar, fakat o da yıkılmış. Hıristiyanlar, Yahudiler ve Müslümanlar yaz bitiminde, belli bir günde, bu dağı ziyaret edip, adaklarını sunuyorlarmış. Burada, bir sürü derme çatma yapı var. Bu yapıların stilinden, hangisinin, hangi dine mensup insanlar tarafından yapıldığını anlayabiliyorsunuz. En itinalı yapılar Nestorianlara ait.” [54][55] Tabii ki bu da ancak bir iddia sayılabilir. Birinin ‘Gemiyi gördüm’ demesi ve bunun üstüne kitap yazması, gerçekten gördüğü anlamına gelmez.

İnsanlık tarihinin en önemli olaylarından biri olan Hz. Nuh Tufan’ı sonucunda Hz. Nuh Gemisi’ne ev sahipliği yapan Cudi Dağı’nda, günümüzde araştırma ve arkeolojik kazılar yapılamamaktadır. Cudi Dağı’yla ilgili, en önemli sorun, Hz. Nuh’un Gemisi’nin karaya oturduğu yerin, yeterince araştırmalara ve arkeolojik kazılara açılmamasıdır. Belki de, Hz. Nuh’un Gemisi’ne ait kalıntıların Cudi Dağı’nda gün yüzüne çıkarılmasıyla Gemi’nin nerede demirlediği ile ilgili tartışmalara son nokta konulacaktır.[56]

Ayrıca “Nuh Tufanı” sadece bir efsaneyse, bunun günyüzüne çıkarılması özellikle bu bölge üzerinde yaşayan Müslüman halka büyük bir darbe vuracaktır. Sanırım araştırmalar doğru düzgün yapılmadığı müddetçe, bu Tufan olayı ile alakalı net bir bilgiye ulaşmak mümkün olmayacak. Yazıyı yeterince uzun tuttuğumdan dolayı artık bitirmek niyetindeyim. Eğer daha fazlasını okumak isterseniz yazının başında sizlere sunduğum örnek bağlantılara ulaşabilir veya profilime tıklayarak daha derin incelemeler yapabilirsiniz. Keyifli okumalar…

https://www.facebook.com/diamondtemaofficial/notifications/

NOT: Bu yazı ve diğer yazılarım benden özel izin alınmadan ve kaynak belirtilmeden hiçbir ortamda kullanılamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz ve paylaşılamaz. Benden özel izin almadan ve kaynak belirtmeden kullandığınız taktirde hakkınızda yasal işlem başlatılacaktır.

Kaynakça

[1] “Deluge (Mythes du)”, Encyclopédie Universalis., V, 405–406

[2] Kitâb-ı Mukaddes, Eski Ahit, Yaratılış, 6/5:7, 13.

[3] Ömer Faruk Harman, “Tufan” maddesi, Diyanet İslam Ansiklopedisi, yıl: 2012, c. 41, s. 319–322.

[4] İsa Çelikdönmez, “Tarihin ve İnsanlığın Özeti: Türk Milleti”, Fırat Haber, s. 11.

[5] Kurân-ı Kerîm, el-A‘râf 7/59–64; Hûd 11/25–49; el-Furkān 25/37; eş-Şuarâ 26/105–122; el-Kamer 54/9–16.

[6] Kamil Veliev, “Elin Yaddaşı Dilin Yaddaşı”, Bakü 1988, s. 15.

[7] Mehmet Ali Atak, “Gılgamış Destanı”, Anonim Yayıncılık, Ocak 2011, ISBN: 978–605–100–348–1, s. 9.

[8] Kitâb-ı Mukaddes, Eski Ahit, Yaratılış, 6/5–9/17.

[9] Kitâb-ı Mukaddes, Eski Ahit, Yaratılış, 6/5–8, 7/1–5, 7, 8–9, 10, 12, 16b, 17b, 22–23; 8/2b, 3a, 6–12, 13b, 20–22.

[10] Kitâb-ı Mukaddes, Eski Ahit, Yaratılış, 6/5–13, 17; 7/4

[11] Kitâb-ı Mukaddes, Eski Ahit, Yaratılış, 6/14–16.

[12] Kitâb-ı Mukaddes, Eski Ahit, Yaratılış, 6/18–20; 7/2–9,13–16.

[13] Kitâb-ı Mukaddes, Eski Ahit, Yaratılış, 7/2–3.

[14] Kitâb-ı Mukaddes, Eski Ahit, Yaratılış, 6/14–16.

[15] Kitâb-ı Mukaddes, Eski Ahit, Yaratılış, 7/1–4.

[16] Kitâb-ı Mukaddes, Eski Ahit, Yaratılış, 7/7–9.

[17] Kitâb-ı Mukaddes, Eski Ahit, Yaratılış, 7/10, 12, 16b, 22–23.

[18] Kitâb-ı Mukaddes, Eski Ahit, Yaratılış, 8/6–22; 9/1–17.

[19] Kitâb-ı Mukaddes, Eski Ahit, Yaratılış, 7/2–3.

[20] Kitâb-ı Mukaddes, Eski Ahit, Yaratılış, 6/19–20.

[21] Kitâb-ı Mukaddes, Eski Ahit, Yaratılış, 7/4, 12, 17; 8/6.

[22] Kitâb-ı Mukaddes, Eski Ahit, Yaratılış, 7/4.

[23] Kitâb-ı Mukaddes, Eski Ahit, Yaratılış, 7/11; 8/2.

[24] İncil, I. Petrus, 3/20–21.

[25] Doç. Dr. Yaşar Eren, “Jeoloji Mühendisliğine Giriş” (ders notu), Selçuk Üniversitesi, Jeoloji Mühendisliği Bölümü, Konya 2007.

[26] İncil, 2. Petros 214.

[27] Doç. Dr. İlyas Çelebi, “Kurân-ı Kerîm’de İnan-Cin Münasebeti”, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, sayı:13–15, İstanbul 1997, s.167.

[28] Kurân-ı Kerîm, el-A‘râf 7/133.

[29] Kurân-ı Kerîm, el-Ankebût 29/14.

[30] Kurân-ı Kerîm, Nuh 71/23.

[31] Kurân-ı Kerîm, Nuh 71/1–4.

[32] Kurân-ı Kerîm, eş-Şuarâ 26/118–119; Nuh 71/1–28.

[33] Kurân-ı Kerîm, Hûd 11/36–39.

[34] Kurân-ı Kerîm, Hûd 11/40–47; el-Mü’minûn 23/26–29; el-Furkān 25/37; el-Kamer 54/9–17.

[35] Kurân-ı Kerîm, el-Kamer 54/13.

[36] Kurân-ı Kerîm, Hûd 11/37.

[37] Kurân-ı Kerîm, Hûd 11/40.

[38] Mehmet Vehbi, “Hülasatü’l-Beyan fi Tefsir”, 6:2338.

[39] Mehmet Paksu, “Hz. Nuh’un Gemisi Nasıldı?”, http://www.nurdergi.com/tarih/926-hz-nuhun-gemisi-nasildi.html

[40] Kurân-ı Kerîm, Hud Suresi, 40.

[41] Fahrüddin Razî, “Tefsir-i Kebir”, 17: 225.

[42] Elmalılı Hamdi Yazır, “Hak Dini Kur’an Dili”, 4: 2780–1.

[43] Prof. Dr. Ural Akbulut, “Nuh’un Gemisi Ziftle mi Kaplanmıştı?”, http://www.uralakbulut.com.tr/wp-content/uploads/2014/08/PETROL%C3%9C-S%C3%9CMERLER-VE-BAB%C4%B0LL%C4%B0LER-DE-KULLANIRDI-18-A%C4%9EUSTOS-2014.pdf

[44] Ali Narçın — Kıyametin Habercileri

[45] http://haber.stargazete.com/dunya/nuhun-gemisi-boyle-mi-gorunuyordu/haber-939183

[46] Yard. Doç.Dr. Abdulmuttalip Arpa, “Hz. Nuh ve Tufân Bağlamında Kadîm Mezopotamya Havzasında İkinci Medeniyet İnşâsı”, İstanbul Medeniyet Araştırmaları Merkezi, Uluslararası Medeniyet Kongresi Bildirisi, 17–19 Ocak 2014.

[47] tdk.sözlük

[48] Kurân-ı Kerîm, Hud Sûresi 11/44.

[49] Ali Bulaç, “Kurân-ı Kerim’in Türkçe Anlamı”, Hûd Sûresi, Bakış Yayınları, İstanbul. ISBN 975–6920–14–9.

[50] http://tarihsitesi.net/turkiyenin-inanc-merkezleri/289-agri-dagi-buyuk-tufan-nuhun-gemisi.pdf

[51] Kitâb-ı Mukaddes, Eski Ahit, Yaratılış, 8:4.

[52] Müminun Sûresi, 23/29.

[53] Kurân-ı Kerîm, Hud Sûresi 11/48.

[54] Gertrude Bell, “Amurath to Amurath”, Noahs Ark Search.

[55] http://www.yaklasansaat.com/eski_kavimler/nuh/nuhbell.asp

[56] http://www.tubitak.gov.tr/tubitak_content_files//BIDEB/proje_yarismasi/2012_Sergi_Kitap/tarih.pdf

[57] Prof. Dr. Hikmet Tanyu, “Cudi Dağı” maddesi, Diyanet İslam Ansiklopedisi, yıl: 1993, c. 8, s. 79–80.