bir şey daha var bütün yaptıklarından başka…

Şu an odamda yatağıma uzanmış kucağımda laptop ve kristal bardağımda bir kadeh viski etrafıma bakındığımı farkettim. Boş bakıyorum boş hemde çok boş… Bir an kurumuş yaprak rengindeki odamın duvarlarına bakıp, “ulan bu rengi neyin kafasıyla seçtim acaba” diye düşündüm; sonra aklıma geldi: “İnsan karanlıkda daha kolay hayal kurar”… Güldüm bu cümleyi kurduğuma! Ben hayal de kurmasını pek beceremem. Bazen “herkesin istediği şeyi ben asla istemem” diyip kendimi beğenmişliğimle, bazen de şu hayatın bir hayal olduğunu anımsayarak hayal kuramıyorum bir türlü…

Çok derin konuştum ya yine! Ama valla isyan yok, sanırım Türkiye Cumhuriyeti’ndeki tek huzurlu insan benim. Huzur… Huzurlu mu nasıl olunur? Söyleyim: Özgür olunca… İşte bu noktada sayın baylar ve bayanlar, özgürlüğün ne olduğunun tartışılması gerekir çünkü anladım ki özgürlük dediğimiz şey de her şey gibi izafi. Kimine göre düşünce özgürlüğü, güneşi göremeyen adamın “görmesen bile denizi, yukarıya çevir gözü, deniz dibidir gökyüzü, aldırma gönül aldırma” mısralarında saklı, sevgili Eflatun özgürlük için insanın kendi yapısına uygun olarak edimlerini gerçekleştirebilmesi demiş. Kant’dan, Spinoza’ya, herkesin özgürlüğün tanımıyla ilgili bir görüşü olmuş. Bence bu sorunun cevabının zaman mefhumuyla da alakası var ki günümüzde özgürlük, tüm şartlandırmalara, tüm dinlere bir boşvermişlik mertebesinde bakıp ne toplumu, ne geleceği, ne geçmişi, ne de içinde bulunulan durumu önemseyip, yaşamın kendisini şaka gibi algılamakla elde edilebilecek bir görüye sahip olma durumudur. Ben bunu yapabilen bir insan tanımadım. Evet tarihte var bunu başarabilen insanlar: Şems Tebrizi mesela… Ölüme gideceğini bilerek, ölümü umursamadan, yaşamak istediğini, yaşaması gerektiği gibi yaşamış şahsımca Rumi’den daha özgürleşmiş olandır o…

Ben de huzurlu olduğumu söyledim. Huzurlu olmak için özgür olmak gerektiğini… Düzeltiyorum! Ben en özgür değilim. Dolayısıyla en huzurlu da olamam. Ama yine de hayatın kendisine bir çok durumda bir çok kişiye oranla orta parmağımı gösterip, “canın cehenneme” ( tam hollywood filmine bağladım) demişimdir. Mesela, birine merhaba ya da hoşlandığım insana seni görmek istiyorum dediğimde! Günün doyumsuz , sığ ve diplomatik ilişki oyunlarının piyonu olmadığımda, her ne kadar karşımdaki merhabama cevap vermese de, her ne kadar görmek istediğim beni görmek istemese de! Günümüz insanının olabildiğinden daha samimi olabildiğime ve samimi olmakdan korkmadığımı bilerek, kendimi özgür kıldım.

Sevgili okur, bilmiyorum ya! Bir çok şey gördüm, bir çok yer gezdim ama hala kendi kendimi şaşırtabiliyorum. Bu demektir ki, hala kendimi bilmemişim. Yine de yağmur yağdığında, puantiyeli lacivert şemsiyemi yanıma almamışsam eğer ıslanacağımı biliyorum ve hey! bu dert değil…

Like what you read? Give Didem Balaban a round of applause.

From a quick cheer to a standing ovation, clap to show how much you enjoyed this story.