Bir Beyaz Yakalı Nasıl Parçalara Ayrılır?

Fazla iddialı bir şehrin deliliği hikayesi.

Damla Aygün
Nov 5 · 3 min read
Balat, 2016

Neden İstanbuldayız? Bu şehirde yaşayıp da kendine bunu sormayanımız yok sanırım. Boğazını, vapurunu, burada doğmuş büyümüşlüğünü kenara bırakacak olursak, İstanbul’un ve plaza hayatının vaat ettikleri yaşamımızı iyileştiriyor. Bitmeyen bir gece gündüz döngüsü, sürekli yaşayan bir şehir, konserler, sergiler, trafiğine rağmen arabalarımız, süpermarketimiz, İskandinav stilinde dekore edilmiş evlerimiz, birbiriyle konuşabilen elektroniklerimiz, hiç bitmeyen şarjlarımız…

Peki tüm bunların karşılığında şehre ne veriyoruz?

Çok değil, birkaç nesil öncesine dönmek konforumuzun ve tüketim çılgınlığımızın ücretini gösteriyor. Ananemizle dedemizin kendi kendilerine yettikleri, hayvanlarını otlatıp tütünlerini ektikleri, yani hayatla bağın hala organik yollarla kurulduğu zamanlardan bahsediyorum. Şu anki hayatımızda içten içe özlediğimiz, aradığımız, eksikliğini duyduğumuz o bağ. Nerede mi arıyoruz?

Hafta sonu Caddebostan sahiline, Belgrad ormanına yürüyüşe gitmelerimizde.

Bozulmamış doğasıyla uzak doğudaki bir sahilde yaptığımız tatili peşinatsız 6 taksitte ödememizde.

Kendimizi kaya tırmanışına, küreğe, kick-box’a vermemizde.

Balkonumuza domates, apartmanların arasında kalmış birkaç metrekarelik toprak bahçemize maydanoz ekme çabamızda.

Dört bir yanda o bağı arıyoruz. Sadece doğayla olanı değil; ananemizle dedemizin arasındaki, onların komşularıyla olan ilişkisindeki sıcaklığı, arkadaşlarına destek olurkenki samimiyetlerini de arıyoruz. Nostaljiye olan açlığımız ilişkiler söz konusu olduğunda zirve yapıyor. Bunu yeniden inşa etmeye çalışmak yerine plastik taklitleriyle idare etmeye çalıştığımız ilişkilerle pek tabi beslenemiyor, toparlamaya çalıştığımız parçalarımızı daha da uzaklara dağıtıyoruz.

Cinsellik ve erotik ilişki arayışı gerçek kadınları severek değil porno dergileri ve seks turizmi ile tatmin edilir. Köklenme ve aidiyet, sıcaklık, anne sevgisi, özgürlük ve macera ihtiyaçlarının tatmini doğa ile işbirliği içinde çalışarak değil tüketimle, imgeler satın alınarak aranır. Bu ihtiyaçlar meta üretimi ve tüketiminin ekonomik büyümesini yürüten çok etkili bir motor görevi görürler.

‘Canlı’ olan ilişkiler bozuldukça, plaza hayatımızın boş vaatlerinden bıkkınlığımız arttıkça, bu orijinalin kötü taklitlerini daha çok ve daha hızlı tükettiğimizi anlatıyor Maria Mies Ekofeminizm’de. Gerçek ilişkileri yaratan, besleyen, onlardan beslenen özneler olmak yerine alıştığımız gibi tüketici olarak devam ediyoruz.

Peki ne istiyoruz? Ege’de bir köye yerleşmek mi? Sık sık bundan bahsetsek de aslında ben de sen de bu dönüşten bir adım uzakta duruyoruz. Kabaca her şeyi birden istiyoruz diyebiliriz.

Hem cep telefonumuz çeksin hem baz istasyonu evimize yakın olmasın.

Hem Balat’taki kafeyi story’de paylaşalım hem de kimse keşfetmesin.

Hem plazaya yakın Vadi İstanbul’da oturalım hem site inşaatı için ağaçlar kesilmesin.

Hem tüm avrupanın yemeğini marketten alabilelim hem de karbon ayak izimiz küçük olsun.

Hem tek taşımız olsun hem de maden işçileri ölmesin.

Bu ikiyüzlülüğümüz ve doğanın bozulmamışlığına, yaşamın kendiliğindenliğine olan özlemimizden kaynaklanan açlığımız gittikçe daha fazlasına mal oluyor. İçinde yaşamaya çalıştığımız bu gecekondu şehrin, ülkenin ekonomisi; doğayı ve eski organik ilişkilerimizi satın alabileceğimiz ürünlere dönüştürmeye ve onları bize satıp bu nakdi döndürmeye dayalı. Bunu görmek bir nevi işin kolay kısmı. Zor olansa bu bilgiyle ne yapacağımız.

Bir kısmımız bu özlemi içimize bastırıp özümüze dönmeyi emekliliğimize saklıyoruz. Gelecekte daha iyi bir hayata sahip olabilmek için bugünü kurban vermek bir nevi. Bence hayalleri emekliliğe ya da ‘şu olsun da’ya bağlayarak ertelemek bugün hayal edilen huzura ileride dahi kavuşulmasına engel. Çünkü bugün kurban edilen sadece biraz zaman değil, öz be öz yaşamın kendisi. Köye dönmeyi romantik bir hayal olarak gören geri kalanımızsa yeni ve parlak şeyler istemeye devam edip bunları karşılayabilmek için daha fazla zamanını satıyor.

Yapmamız gerekenin doğanın canlılığını yeniden kabul edip, onunla bağımızı bir parçası üzerinden değil bizzat kendisiyle ve sevgi üzerinden kurarak; doğayı plaza hayatımızı sürdürmek için sömürebileceğimiz sonsuz bir ham madde kaynağı olarak görmek yerine, onu koruyup kollayarak, birlikte bir hayat sürmemiz olduğunu düşünüyorum.

Ne güzel düşünmüşüm! Peki bu şehrin sınırları içinde mümkün mü? Sahte ilişkilerden kurtulmak, bağlarımızı yeniden ve daha sağlam kurmak, balkonumuzda minik bir domates ormanı yetiştirip plastik poşet kullanmayı bırakmak buna yeter mi? Belki biraz, ama tam anlamıyla değil. Zaten bu soruya tek başıma yanıt bulabilecek olsam buraya yazmaktan biraz daha öteye giderdim. Şu ara derdim çözüm bulmanın bir adım öncesinde, gerçek ve doğal olanın gölgeleri arasında yaşadığımız bu huzursuzluğun ardında asıl ihtiyaç duyduklarımızın üstünü biraz olsun açabilmek. Çözüm için debelenmeden önce uzunca bir süredir ortada kocaman cüssesiyle duran fili işaret etmek istiyorum.

Öte taraftan dünyanın dört bir yanında gencecik bir sürü insanın aynı sorunun cevabını aradığını ve bazı çok daha güzel insanların gerek kırda gerek şehirde kendileri ve etraflarındakiler için fevkalade çözümler bulduklarını, tükettiklerinden çok ürettiklerini görmek beni kıskandırıyor, ilham veriyor, harekete geçiriyor ve mutlu ediyor. Günün sonunda hepimizin salt mutluluk arayışında olduğumuzu düşünürsek belki fena gitmiyorumdur.

    Damla Aygün

    Written by

    cahil cahil konuşmayın.

    Welcome to a place where words matter. On Medium, smart voices and original ideas take center stage - with no ads in sight. Watch
    Follow all the topics you care about, and we’ll deliver the best stories for you to your homepage and inbox. Explore
    Get unlimited access to the best stories on Medium — and support writers while you’re at it. Just $5/month. Upgrade