Film İncelemesi:“ilkbahar yaz sonbahar kış ve ilkbahar”

Hatırla çocukluğunu… ilkbahar’ını yani.. Taşı balıklara bağlayıp, zevkle, nasıl da onların acı içinde yüzdüklerini izlediğini hatırla.. Belimize/dilimize bağlanan taşlar çoğu zaman kul/köle eder bizi, bazı zamanlar da (yapıcı anlamda) ameliyatımızın baş rolünü oynarlar; hatırla..

Yaz gelir sonra.. Mevsimi yani gençliğin.. Sıcaklığıyla yakıp, kavuran o deli gençlik.. Eğer gelmişse yaza yaza, hayreti de gözden/gönülden bırakmamışsa hiç, bilirsin o taşları, farkedersin en azından.. Bazen kadın olur o taşlar, bazen cehalet, bazen kapitalizm bazen de kendin!.. Ezmek isterler seni altında çoğu zaman; atmak istersin üzerinden onları ve kesmek istersin bağlı olan iplerini kendinden fakat kalırsın çoğu zaman altında… Adem’le Havva’nın da vardı taşları bilirsin: Elma. Onlar da kalmıştı altında o elmanın..!

Cenneti de bilirsin sen; hatırla… Hatırla ki yalan cennetler sundular sana.. Çin malı cennetler..! Oysa mutluydun fazlasıyla, özgürdün o cennet bahçelerinde, taşların da vardı gerçi fakat beline bağlı değildi o taşlar; dilinde de değillerdi… Benliğindeydiler… Başkaydılar… Yemeğin tuzu gibiydiler… Öldürmüyor; olduruyorlardı seni... Hatırla. Kovuldun o cennetten… Kovuluyorsun da… Heyben elmalarla dolu, sadece elmalar! Çünkü çok biliyor fakat çok az hissediyorsun... Hep o elmalar süslüyor rüyalarını... Elmay(l)a boğuyorlar seni… Hatırla önce; farket sonra ve hisset... Hisset ki geçebilesin kendinden ve geçebilesin cennetinden bile geçmen gerektiğinde..

Sonu gelir sonra baharın da… Mevsimi yani orta yaşlarının... Ömrün, yapraklarını/yaptıklarını döktüğü o olgun zamanlar… Vermişsek o zamana kadar meyvelerimizi hakkıyla, ya da yapmışsak dalımızdan gelenin en iyisini, çok da üzmez bizi dökülen o yapraklar. Fakat verememişsek eğer hakkıyla meyveleri, kesememişsek iplerini belimize ve dilimize bağlı olan o taşların o zamana kadar… İşte o zaman boğuluruz pişmanlıkların ve taşların çokça olduğu o acı denizinde. İşte tam da bu zamanlar dönmek isteriz kovulduğumuz o cennete fakat yüzümüz de yoktur artık dönmeye…

Sonu gelir sonra mevsimlerin de.. Buz gibidir havalar.. Kışın tam da ortası.. Yaş’lılık yani.. Kimisi için de yaş’sızlık.. Yorgun gözlerin çoğu zamanlar uzaklara baktığı o sessiz zamanlar… Taş’ın ağırlığını artık yaş’ın aldığı; sonun da sonuna yaklaşıldığı toprakla yıkanmış o ağır yıllar… Geride kalan ilkbaharın o güzel çocuklarıdır artık… Umut olan, aşk olan, gelecek olan o güzel çocuklar…

Ey taşları mesken edinmiş ben!

Hemen şimdi bak aynaya, hangi mevsimdesin?
Kesip atmak icin seni yakan o zalim “taş”ları daha kaç mevsim bekleyeceksin!..
Yanacaksan illa, yan seni yakan değil;
“insan” yapan, “islam” yapan o “güzel” taşlarla..