Film İncelemesi: Waking Life — Hayata Uyanmak (2001)

Waking Life, Richard linklater’in yazdigi ve yonettigi, 2001 yapimi basarili bir film. Konusu/hikayesi karışık olsa da ana eksende rüya’lardan yola çıkarak Varoluşçuluk/nihilizm gibi sorgulamalar yapmakta.

Bob Sabiston tarafından geliştirilen “rotoshop” adındaki teknikle, başta gerçek aktörlerle çekilen film sonradan animasyon yapısı kazanmış. Böylece filmi izlerken sürekli hareket eden görüntüler görmekteyiz ve bu da filmdeki rüya temasını vurgular nitelikte. İzleyiciye rüya içerisinde olduğu hissini fazlasıyla veriyor bu durum…

Çok karakterli ve oldukça konuşkan bir yapıya sahip olan filmde Varoluşçuluk ile bağlantılı olarak özgürlük, bireysellik, farkındalık/farklılık, oluş/tekamül/evrim, düş/rüya, gerçeklik gibi alt başlıklar üzerine de diyaloglar/sorgulamalar fazlasıyla görülmekte..


Bu ön/teknik bilgiden sonra şimdi film üzerine bazı çıkarımlarımı paylaşmak istiyorum:

Önce Varoluşçu felsefe/ekol neymiş ona bakalım:

“İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’da, özellikle Fransa’da ortaya çıkan, varlığın, varoluşun özden, içerikten önce geldiğini, yani insanın önce var olduğunu, daha sonra tutum ve davranışlarıyla, eylemleriyle kendini sürekli olarak yarattığını, biçimlendirdiğini öne süren, insan ne ise o değil, ne olmuşsa odur diyen felsefe ve yazın akımı, öğretisi.”

Yani özetle bu felsefe “özgürsünüz, yolunuzu kendiniz seçin” demektedir…

Buradan yola çıkarak, -Varoluşçu felsefeye getirilen eleştirileri de bir kenara bırakarak-, filmdeki bazı önemli/ilgili diyaloglar üzerine fikirlerimi paylaşacağım:

1. Farkındalık/farklılık ve Özgünlük/özgürlük

Filmin ilk sahnelerinde, bir grup müzisyenin kendi aralarındaki konuşmada şöyle bir diyalog geçiyor:

“…yani istediğim seslerin zengin ve belki birazcık dalgalı olması… 
akortsuzmuş gibi..”

Yine ilk sahnelerden birinde başrol oyuncumuz gemiye benzer bir araca biniyor ve kaptan ile aralarında şöyle bir diyalog geçiyor:

“…Bu, gezegene renkli bir kalemkutusuyla gelmeye benziyor. Kutunuz 8'liya da 16'lı olabilir.
Ama önemli olan kalemlerle ve size verilen renklerle ne yaptığınız.. Çizgilerin içini ya da dışını boyadım diye üzülmeyin. Çizgilerin dışını boyayın derim ben. Sayfanın dışını boyayın. Beni de kutuya koymayın. Biz okyanusa doğru akıp gidiyoruz…”

Müziği yaparken akortların/bestenin dışına çıkmamız isteniyor…

Resmi yaparken de sayfanın dışına…

Var’olduğunun farkına varan ve sonra da bu “farkındalık”ın verdiği güçle var’oluşunu gerçekleştirmeye/inşaa etmeye çalışan bireylerin, “farklı” olmaları gerektiğini ya da “özgür” olmaları gerektiğini bu sahnelerle anlatmaya çalışıyor sanki yönetmen…


2. “Bulantı” mı “coşku” mu?

Başrol oyuncumuz ile üniversiden hocası, varoluşçuluk üzerine konuşmaktadırlar:

“…Korkarım, hayatı gerçek bir tutkuyla yaşama erdemini, kim olduğumuzun sorumluluğunu yüklenmenin anlamını, kendimize dair bir şeyler yapma ve hayattan doyum sağlama yeteneğimizi kaybediyoruz.
… Varoluşçuluk çoğunlukla umutsuzluk felsefesi olarak anlaşılır. Ama bence bu doğru değil. Sartre bir zamanlar kendisiyle yapılan bir röportajda hayatında bir gün bile umutsuzluğa kapılmadığını söylemişti. Ama bu adamlar okunduğunda ortaya çıkan bir şey var hayata dair bir bulantı duygusu değil, daha çok kendi hayatına egemen olmaktan gelen gerçek bir coşku. Kendi hayatını kendin yaratırmış gibi…
… Kısaca, yani ana fikir şurada: asla kendimizin değerini küçümsememeliyiz ve kendimizi değişik güçlerin kurbanı olarak görmemeliyiz. Kim olduğumuzun kararını biz veririz.”

İnsan, içinde bulunduğu “farkındalık”larla birlikte, kendi inşaa/ol’uş sürecini aktif bir şekilde yürütmeye çalıştığında, daha “keskin”/kesin bir görüşe sahip olacak ve bu da bazen “bulantı”lara sebep olabilecektir. Bu “bulantı”lar gülün dikeni misali, bazen canımızı acıtacak fakat “gül”’ün o güzel “koku”su bulantıyı bile bazen zevkli hale getirecek ve bu da bireye bulantı değil bir tür “coşku” hali zerk edecektir.

Yukarıda alıntıladığımız ilgili diyalogda bu söz konusu ol’uş sürecinin, bazen “bulantı” katmanının üzerine çıkamadığı; yani “coşku” aşamasına gelemediği, sonuç olarak da bir tür umutsuzluk (nihilizm/hiç’çilik) felsefesi olarak da anlaşıldığı belirtilmektedir.

Bu umutsuz/nihilist tavrı, filmdeki bir karakter üzerinde gözlemleyebiliyoruz. Şöyle diyor bu umudu tükenmiş olan birey:

“…Kendi yıkımını hazırlayan insan kendini yabancılaşmış, sapına kadar yalnız hisseder. Toplumun dışındadır. kendi kendine şöyle der: “deliriyorum galiba” Anlamadığı şudur: toplum da tıpkı kendisi gibi büyük zarar ve felaketlerden karlı çıkar.
… Savaşlar, kıtlıklar, su baskınları ve depremler çok belirli gereksinimleri karşılarlar. İnsanlar kaos ister. Doğrusu buna gereksinimleri de vardır. Durgunluklar, çatışmalar, halk hareketleri, cinayet, hepsi korkunç. Ölüm ve yıkımın yarattığı bu karşı konulmaz orji durumunun içine çekilmişiz neredeyse. Hepsi içimizde. İçinde olmaktan zevk alıyoruz.
… Tabii ki medya tüm bunlara üzgün bir yüz takınır ve bunu, onları büyük insan trajedileri kılıfına sokarak yapar. Ama hepimiz medyanın işlevini biliyoruz dünyadaki kötülükleri yok etmeye çalışmaz onun görevi bu kötülükleri kabul etmemizi ve onlarla birlikte yaşamamızı sağlamaktır. İktidarın bizden istediği edilgin gözlemciler olmamızdır.
…Kibritin var mı?…
Ve onlar bize başka bir seçenek vermezler arada sırada bütünüyle simgesel değerde bir katılım eylemi olan oy vermenin dışında tabii. Sağcı bir kukla mı yoksa solcu bir kukla mı olmak istersin?
Galiba şimdi sosyopolitik ve bilimsel modellere ilişkin yetersizliklerimi ve hoşnutsuzluklarımı yansıtmanın tam sırası… Bırak duyulsun sessizliğim. (Sokağın ortasında, insanların içinde yakıyor kendini! -müdahale eden yok-)”

3. Uyumayanlar… Ayağa kalkanlar…

Adeta rüya’da gibiyiz… Uyuyor; çoğu zaman da uyutuluyoruz… Inception filmindeki gibi çok katmanlı ve o denli derin uykularımızda iç içe geçmiş rüyalarımız…

Tam da burada şu diyaloglar üzerine iyice düşünmemiz gerekiyor:

“Bir keresinde bir arkadaşım şunu söylemişti yapacağın en kötü hata hayatın bekleme odasında gerçekten de uyuyorken yaşadığını düşünmektir.”
“Hiç nefret ettiğin ve gerçekten de sıkı çalıştığın bir işin oldu mu? Uzun, sıkı bir çalışma günü. Sonunda evine gidersin yatarsın, gözlerini yumarsın. Ve birden kalkar ve farkına varırsın ki o gün boyu çalışma sadece bir rüyaymış. İçine uyandığın hayatı asgari ücrete satmak yeterince kötüyken şimdi bir de rüyalarını bedavaya alırlar.”

İşte bu rüyalarda yaşayan uyuyanları uyandırmak için Alex Jones, arabasıyla giderken iki hoparlör yardımıyla halka bilinçlenmesi gerektiğini öğütlüyor. Şöyle diyor Alex:

“Belediye Binasıyla, ölüm ve vergilerle savaşamazsın. Politikadan ya da dinden bahsetme. Bu, güvenlik hattını ihlal eden düşman propagandasıyla eşdeğerdir. “Yere yat asker. Yere yat, asker.” 20. yüzyıl boyunca hep bunu gördük. Şimdi 21. yüzyıldayız ayağa kalkma ve kendimizi bu fare labirentine sıkıştırdığımızı anlama zamanıdır.
İnsanlıktan çıkmaya boyun eğmemeliyiz. Seni tanımam ama bu dünyada ne olduğuyla ilgileniyorum. Yapı ile ilgileniyorum, denetleme sistemleriyle ilgileniyorum, hayatımı kontrol eden ve hep kontrol etmeye çalışacak olan…
Özgürlük istiyorum! İstediğim bu! Senin de istemen gereken bu! Her birimize ve hepimize bağlıdır koyverip gitmek, alt etmek hırsı nefreti, kıskançlığı ve tabii ki güvensizliği, çünkü bu bizi acınası ve küçük hissettiren temel bir denetleme mekanizmasıdır böylece bağımsızlığımızdan, özgürlüğümüzden yazgımızdan isteyerek vazgeçeriz.
Kitlesel bir biçimde koşullandırıldığımızı anlamalıyız. Meydan okumaya başla şu birleşik kölelik devletine! 21. yüzyıl yeni bir yüzyıl olacak, köleliğin yüzyılı olmayacak yalanların ve önemsizliğin, sınıf ayrımının devletçiliğin ve diğer denetleme biçimlerinin yeni yüzyılı olmayacak. Saf ve doğru bir şey için ayağa kalkan insanlığın çağı olacak. Liberal Demokratla, tutucu Cumhuriyetçi sadece çöp yığınıdır. Hepsi de seni denetlemek için. Bir paranın iki yüzü gibi. İki yönetici takımı denetim için çekişmekteler! Kölelik Anonim şirketinin yönetim kadrosu için. Gerçek oralarda bir yerde önünde duruyor ama yalanlar büfesinde sergiliyorlar onu!
Bundan sıkıldım. Artık yemiyorum, Anladınız mı? Direniş boşuna değil. Kazanacağız. İnsanlık yeterince iyi. Biz başarısızlar ordusu değiliz! Ayağa kalkacağız ve insan olacağız! Gerçek şeyler için, önemi olan şeyler için kendimizi ateşe atacağız: baş eğmeyi reddeden yaratıcılık ve dinamik insan ruhu gibi şeyler için! Tamam. Bu kadar söyleyeceklerim! Şimdi sıra sizde!”

Sadece uyanmakla da bitmiyor işimiz… Uyandıktan ya da Var’oluşumuzun bilincine vardıktan sonra bu “pasif” farkındalığı da “aktif” bir duruma; yani “eylem” aşamasına getirmemiz gerekiyor.

Yine filmde, tam da bu konuyla ilgili bir grup genç kendi aralarında şöyle konuşmaktadır:

“Sevdiğimiz şeyleri keşfetmeye çalışırken bulduğumuz her şeyden nefret edebiliriz. (“bulantı” durumu…) arzuladığımız şeylere giden yolu her şey tıkayabilir. Markette olmayanı arayanlar için rahatlık asla rahat olmayacaktır. Mutluluk kavramının sürekli olarak sorgulanması…
Güçlendirilmiş her ses yükselticisinin ses bağlantısını keseceğiz. Aynanın içindeki (benliğimizdeki) toplumsal simgeleri alaşağı edeceğiz. Toplumun parasını devalüe edeceğiz. Alışılmış olanla uğraşacağız. (farklılık/farkındalık) Toplum öylesine dolandırıcı ve çıkarcı ki varlığını anımsayacak bellek gücünün de ötesinde bir yıkımı hak ediyor. Yangın neredeyse körükle orada olacağız. Yarıda kes gündelik deneyimin sürekliliğini ve onunla beraber gelen tüm normal beklentileri. (sorgulamalar/uyanma durumu) Bazı şeyler gerçekten de eylemlerine dayanıyormuş gibi yaşa. Tüketim toplumunun ortaklaşa düzeltilmiş ideoloji aynasını parça parça et; et ki bastırılmış arzularımızın bozulmamış doğası ortaya çıkabilsin. Hayatın şimdi nasıl olduğuyla, nasıl olması gerektiği arasındaki karşıtlığı göster. (kendini reset’le!) Eylemlerin unutuşuna kendimizi bırakmak ve onları gerçekleştiriyor olduğumuzu bilmek. Gündelik hayatta daha önce hiç bilinmeyen bir yoğunluk olacak sevgiyle nefret, hayatla ölüm, terörle kurtuluş, iğrenmeyle çekim arasındaki değiş tokuşta. Dünyayı umursamayan ve sıradan bir özgürlüğün olumlanması her çeşit kısıtlama ve sınırlamaların toptan reddi anlamına gelecektir.
- Hey, ihtiyar, ne yapıyorsun yukarıda? (Elektrik direğine tırmanmış yaşlı birine hitaben)
- Pek emin değilim.
- Aşağıya inerken yardım ister misiniz, efendim?
- Hayır, sanmam.
- P.ç kurusu.
Durumu bizden daha kötü değil. O, kuramı olmayan eylem. Bizse eylemsiz kuramız.”
(Daha sonra hocalarının yanına giderler ve konuşma şöyle devam eder:)
- Neden bu kadar asık suratlısınız Bay Deborg?
- Kaybedilen bulunamazmış gibi gelir. Çalışmadan yaşamanın had safhadaki belirsizliği aşırılıkları gerekli kılar ve kesintiler belirleyicidir. Stevenson’dan alıntılarsak: “İntihar çoğunu sildi süpürdü. “İçki ve şeytan da geri kalanı halletti.”

Evet konuşmada da belirtildiği gibi, eylemler bilinçli olmalı… -Tabiri caiz sanırım- Adeta Robot’a bağlamış bu günümüz post-modern insanında ise çoğu zaman eylem var fakat bilinç (bilgi değil) yok!

Elektrik direğine tırmanmış ihtiyarın o vahim durumu gibi durumumuz… Ezbere yaşıyoruz.. Duyuyor ama anlamıyor/algılamıyoruz… Bakıyor ama göremiyor/görmüyoruz…

Bunun örneğini de yine filmde görebiliyoruz. O bir türlü uyanamayan başrol oyuncumuz, rüyasında, yolda yürürken tanımadığı bir bayanla karşılaşıyor ve aralarında şöyle bir diyalog geçiyor:

“- Affedersin.
- Affedersin.
Hey. Bunu yine yapar mıyız?
Biliyorum tanışmadık ama bir karınca olmak istemiyorum, ha?
Yani bütün hayatımız boyunca antenlerimizle birbirimize çarparak sürekli karınca otomatik pilotunda hiç bize insan gerekmezmiş gibi.
Dur. Git. Yürü. Sür.
Bütün eylemler hayatta kalmak üzerine kurulu.
İletişimin amacı vızıldayıp duran arı kolonisini verimli ve terbiyeli bir halde tutmaktır.
“Buyrun, paranızın üstü”,
“kâğıt mı, plastik mi?”
“Kredi kartı mı, hesaba mı yazalım?
“Bununla ketçap mı istiyorsunuz?”
Samandan değil, insani, hakiki anlar istiyorum. Seni görmek istiyorum. Senin de beni görmeni istiyorum. Vazgeçmek istemiyorum. Karınca olmak istemiyorum, anladın mı?
Evet, anladım.
Ben de karınca olmak istemiyorum.
Sağ ol, beni desteklediğin için. Son zamanlarda otopilottaki bir zombi gibiydim. Kendimi kafaca karınca olarak hissetmiyordum ama zannederim onlardan birine benziyordum.
D.H.Lawrence’ın yolda karşılaşan iki insana ilişkin bir düşüncesi vardır. Birbirlerinden gözlerini kaçırıp geçip gitmek yerine “ruhlarının karşılaşmasına” karar verirler. Şey gibi… içimizdeki cesur ve yiğit tanrıları özgür bırakmak gibi.
Bizim karşılaşmamız gibi.”

Gözleri açık; ayakta uyuyanlar olarak bizler, uyanmak zorundayız…

Yoksa var’oluşumuzu değil; yok’oluşumuzu inşaa etmiş olacağız…