İbnü’-l Emîn Seyyid Mahmûd Kemâl Bey’in Terceme-i Hâlleri

Hüseyin Vassâf, Sefîne-i Evliyâ’yı kaleme aldığı günlerde İbnü’l Emîn Bey’den de bir terceme-i hâl isterler. Bu ricâya karşılık İbnü’l Emîn de pek hoş bir üslûb ile kendi terceme-i hâllerini kaleme alırlar. Sefîne’nin ikinci cildinde müsecceldir.

Nısf asır evvel, Ramazân-ı Şerîf’in ilk Cuma gecesi vatan-ı aslîden cüdâ ve gurbet-âbâd-ı fenâya mübtelâ oldum. Hestî-i nistî-i engîze vesâtât eden Seyyid Muhammed Emîn Paşa’dır ki, beyne’l-ahıllâ, “Emînu’l Ümme” nâmıyla yâd ve tevkîr edilen bir merd-i nebîh ü nezîhdir.

Vâsıta-i diğer Hamîde Nergis Hanım bt. Hazret’dir ki, zamân-ı sabâvetinden beri salâh-ı tâm ile ittisâf eden bir muhaddere-i pâkizedir.

Pek zayıf ve naif olarak doğmuşum. Asabiyyü’l mizâc, şedîdü’t teessür, serîu’l infiâl, rakîku’l kalb olduğumdan, ebeveynim beni kemâl-i lutf ü nevâziş ile büyütmeğe i’tinâ etmişlerdir. Vâlid-i mükerremim, üç-dört yaşında bulunduğum hâlde, mürşid-i âlî-kadri, ârif-i billâh Mevlânâ Şeyh Feyzullah el-Hâlidî en-Nakşbendî (kaddesallâhu esrârahû) hazretlerine takdim ve daavât-ı hayriyye ve teveccühât-ı seniyyelerini temennî eylediğinden azîz-i müşârünileyh feyz-i nazar ve nefes-i mesîhâ-eser velâyet-penâhîlerini râyegîn buyurmuşlardır.

Büyük vâlidem sâliha-i kâmile Hüşyâr Hanım da mürşid-i fâzılı Mevlânâ Şeyh Ahmed Ziyâeddin-i Gümüşhânevî (kuddise sirruhû) hazretlerine takdim ve ed’ıyye-i hayriyye istihsâl eylemiştir. Bilâhare diğer asfiyâ-i kirâmın teveccüh ve iltifât-ı aliyyelerine nâiliyyetle müşerref oldum. Kâbiliyyet olsaydı, teveccüh-i asfiyâ bu abd-i mürde-dili ihyâ ederdi.

Mahâlde kabiliyyet şartdır bârân-ı Nîsân’ın
Temâşâ kıl ki her bir katresi dürr-i semîn olmaz

“Cennet anaların ayağı altındadır.” sırr-ı âlîsine bihakkın mazhar olan vâlide-i azîzemin sâye-i ikdâmında, sinnen benden sağîr, hâlen kebîr olan birâder-i muhteremim safiyy-i rûşen-dil Seyyid Ahmed Tevfik (rahimehullah) ile berâber, eyyâm-ı sabâvetimizde ferâiz-i ilâhiyyeyi edâya mübâşeretle lehulhamdü ve’l minne tenvîr-i uyûm-ı îmân eyledik. Kadr-i fazîleti takdîr eden peder-i velî-sîret bizzat tâ’lîm-i mâ’rifet etmekle beraber, muallimîn-i mahsûsa da tedârik ederek tâ’lîm ve terbiyemize bezl-i hizmet buyurdu.

Mekâtib-i resmiyyeye ve cevâmi-i şerîfe derslerine de devam edildi. Istanbul’daki efâhım-ı ulemâ ve üdebâ ve ekâbir-i siyâsiyyûn ü ricâl ile ihtilât ve taşradaki meşâhîr-i fuzâlâ vü şuârâ ile muhâbere olundu. Bilhassa Amasya’da mukîm eâzım-ı hukemâ-yı İslâmiyye’den ve kibâr-ı meşâyıh-ı Hâlidiyye’den Mir Seyyid Hasan Hüseyin ed-Dağıstânî ve Harput’da Yusuf Kâmil Paşa Medresesi müderrisi allâme-i bî-nazîr Abdülhamîd Hamdî-i Harpûtî ve Trabluşşam’da nihrîr-i şehir Hüseyin el-Cisr (rahimehullah) hazerâtından senelerce istifâza edildi. Pek çok kitab görüldü, pek çok şey okundu, pek çok şey işitildi. Fakat ben fıkdân-ı isti’dâddan, seyyie-i atâlet ile kesb-i ma’rifet edemedim. Vâdî-i dânişde racül-i râcil olduğumu kemâl-i samîmiyyet ile mu’terif ve hâl ü kâl-i beyhûdeme ebediyyen müteessîfim. Tecellî tekerrür eylemez, fırsat-ı güzeşte avdet eylemez, geçmişe teessüf fâide vermez. Merd-i basîret-kâr, tecellîden istinâre, fırsatdan istifâde eder de, geçmişe teessüf ettiği gibi, geleceğe de teessüf etmemek için müteyakkızâne davranır. Hâb-ı gaflete dalanın feyz-i seherden mahrûm olacağını takdîr eder de bîdâr bulunur. Garibdir ki havass ü âvâmdan bâzı zevât, ma’lumât-ı müktesebe ve ahvâl-i müstahsenemi derece-i hakikiyyesinden pek fazla tahayyül ederek hakk-ı nâ-müstahakkımda ibrâz-ı hürmet ve bazı nâss da izhâr-ı husûmet ederler. Her istediğini söyleyen, edîb-i ma’rûf Süleyman Nazif Bey, “Sana muhabbet, hürmet edenler hasbetenlillâh ederler; husûmet gösterenler mağlûb-ı ağrâz olanlardır.” der. Yine o edîb-i ceriyyü’l lisân,

Kemâl Bey ki o Mahmûd nâm ü hasletdir
Ne kendi kimseye benzer ne kimse kendisine

beytiyle terâne-senc-i medh ü zem olur. Kâli kaleme gelen ve gelmeyen diğer zevâtın her biri de hakkımda, haklı haksız bir gûne hükm verir ve bu hükümler, muhtâc-ı ikrâm olmakla berâber, benim bildiğim hakîkat, hürmet ve muhabbete lâyık bir fazîletim ve nefret ve husûmete müstahakk-ı fevkâlâde bir fazâhatim olmadığından ibârettir. Her hakîkât, “bütün serâir yoklanacağı gün”de münkeşîf olacağından, nefsimize isnâd edilen hayr u şerre dâir söylenecek sözler, enfâs-ı zâyiâdan ma’dûddur.

Pek genç iken hıdmet-i devlete girildi. Kabâhatin bir kısmı bana, diğer kısmı “Çöl daha zâlimdir.” meâline mâ-sadak olan, kadr-nâ-şinâs, ikbâl-perest, mütekebbir, nâdân âmirlere râci’ olmak üzre pek çok çille çekildi. Mükerreren makâm-ı sadârate gelen bir zât-ı bî-misâl kerîmesini bana tezvîc etmek teşebbüsünde bulunarak envâ-i mevâîd ile gönlümüzü lebrîz-i meâlî vü mefâhîr eylediği hâlde, hasîsa-i vefâ ve mürüvvetden mahrûmiyyeti ve vehm ü vesvese ile me’lûfiyyeti hasebiyle, bilâ-sebeb bu işten sarf-ı nazar eylemesi ve o sırada âmîr nâmındaki garaz-kârların bir vesîle-i âdiye ile sûret-i mücâzâtda beni diğer kaleme tahvîl ettirmeleri, hayât-ı şebâbımı rahne-dâr etdi. Hâlbuki izdivâcın adem-i vukuu, terakkiyât-ı maddiyyeden mahrûmiyyeti istilzâm, beni telh-kâm etdiyse de, ma’nen mahz-ı hayr ü saâdet olduğu bilâhare tahakkuk eyledi.

Bir müddet inzivâ etdikten sonra, evvelki kaleme avdet ve ba’dü-bü’din kalemin müdiriyyeti ihrâz edildi. Fakat bu sadmeler ahlâk ve sıhhâtim üzerinde sû-i te’sîr gösterdi. Teessür ü hiddet, ye’s ü fütûr, hüzn ü keder ve âlâm-ı asabiyye artdı. Tarîk-i terakkîde rehberlik değil, dâimâ rehzenlik edenlere müsâdif oldum. Pek geç, pek güç terakkî etdim. Pîş ü peşimde her vakit rakîbler, hasûdler, gammâzlar, bedhâhlar bulundu. Adâlet-i ilâhiyye kısm-ı a’zâmını zîr ü zeber ve bu abd-i ahkarın kadrini onlar nisbetle ber-ter etdi.

Sadâret Mektûbî Müdiriyyeti’nde ale’d-devâm on üç sene Eyâlât-ı Mümtâze vü Muhtârâ Müdiriyyet-i Mühimmesinde, Bâb-ı Âlî Müdevvenât-ı Kanûniyye ve Takvîm-i Vekâî’ Müdiriyyetlerinde, ilmi, siyâsî ve idârî müteaddid encümen ve komisyonlarda, müteessislerinden olduğum Evkâf-ı İslâmiyye Müzesi idâre meclisi âzâlığında ve mükerreren riyâsetinde ve Dîvân-ı Hümâyun Beylikçiliği makâmında bulundum. Bi-fazlıhî teâlâ her me’mûriyyetde hukûk-ı devlet ü milleti muhâfazaya çalıştım. Mâfevk ve mâdûnden düşmânlar peydâ etdim. Rabbimin kemâl-i lûtf ü keremi ile mâ-dâme’l-ömr fakr u zarûrete giriftâr olmadım. Bir kapı kapanırken diğeri açıldı.

Hîn-i mütârekede zaleme-i keferenin hânemizi işgâl ve mâmelekemizi imhâ etmeleri ve muhârebe senelerinde Yakacık’daki sayfiyye-i cefâ-engîzimizin kendi askerlerimiz tarafından tahrîb edilmesi kabîlinden bazı mihnetlere uğradımsa da, nâil olduğum eltâf-ı mâlâ nihâye-i Samedâniyye’ye karşı bu türlü mihnetlerden bahs etmeyi küfrân-ı ni’met addederim. Yukarıda ismi geçen Süleyman Nazif Bey’in bir mürşîd-i dil-âgâh lisânına yakışacak sûretde, “Kâfirler kalbine giremediler, evine girdiler.” demesi, nikmet addettiğimiz bazı hâlâtın ni’met olduğunu, ni’met-i şinâsân-ı ümmete kabûl etdirecek dekâik-i âliyyedendir

Kâle bak kâiline kılma nazar
Budur işte reviş-i ehl-i iber

Birâder-i rûh-perverim Seyyid Ahmed Tevfik’in şu dâr-ı fânîde beni garîb ve yetîm bırakıp gitmesi, dünyâyı başıma zindân ve rûhumu giryân eylediyse de, bu sûretle hüsn-i zanna lâyık olan o merd-i kâmilin şefâatına mazhar olmak ümidiyle mütesellîyim.

Evâl-i şebâbda, eâzım-ı meşâyıh-ı Nakşbendiyye-i Hâlidiyye’den Mevlânâ Şeyh Abdülmennân Osman Efendi (kuddise sirruhû) hazretleri, Denizli’den gelerek bir gece fakîrhânede beytûtet ve salât-ı subhu müteâkiben bu abd-i müznîble birâder-i mükerremime telkîn-i tarîkat buyurdu. Tarîkata sülûk için henüz niyyet yokdu. O mürşîd-i fâzıl, me’mûren gelmiştir ki, îfâ-yı me’mûriyyet etti ve birkaç gün sonra Denizli’ye gitti. Otuz seneyi mütecâviz zamândan beri tarîk-i Nakşbendî-i Hâlidî’ye sâlik olduğum hâlde, maatteessüf kesb-i feyz edemeyerek

Sâf olsa da kalb kedûret-âlûd
Esrâr-ı vücûda mahrem olsam
Bilsem ki nedir hakîkatım, âh
Âdem gibi ben de âdem olsam

zemzemesiyle nevha-sâz olmaktayım. Mebâdî-i şebâbdan beri gazete ve mecmûalara mebâhis-i mütenevviaya ait yazılar yazdım. Dîne, ahlâka, tasavvufa, hikmete, edebiyyâta, siyâsete ve târîhe müteallik kitâb şeklinde matbû’ ve gayrımatbû’ eserlerim vardır.

Matbû’ Âsâr:
1. Menâfiu’s-Savm
2. Ravzâtu’l-Kemâl
3. Ahlâk
4. Hulâsa-i Zirâat
5. Hulâsa-i Ticâret
6. Sabîh
7. Rahşân
8. Bir Yetîmin Sergüzeşti
9. Kemâlü’l-Hikmet
10. Kemâlü’l-İsmet
11. Kâmil Paşa’nın Sadâreti ve Konak Mes’elesi
12. Târihçe-i Evkâf ve Terâcim-i Ahvâl-i Nuzzâr
13. Mukaddime-i Dîvân-ı Yahyâ
14. Mukaddime-i Dîvân-ı Hikmet
15. Mukaddime-i Dîvân-ı Leskofçalı Gâlib
16. Menâkıb-ı Hünerverân
17. Âlî Merhûmun Âsârı Hakkında Tetkîkât-ı Şâmile

Gayrımatbû’ Âsâr:
1. Feyz-i Cevâd
2. Kemâlü’l-Kiyâse fi Keşfı’s-Siyâse
3. Kemâlü’l-Kâmil
4. İzzü’l-Kemâl
5. Nûru’l-Kemâl
6. Kemâlü’s-Safve
7. Hadîkâtü’l-Vüzerâ Zeyli (Gelenbevî)
8. Ma’şeru’l-Meşâhîr
9. Tezkire-i Fatîn Zeyli
10. Lemeâtü’l-Kemâl
11. Kemâlü’l-Letâif
12. Kemâlü’l-Hattâtîn
13. Lübbü’l-Leffe… ve sâire

Bunların dünyâda hiçbir kıymeti yokdur. Ukbâda ise, defter-i siyâh-ı günâhımın zeyli olarak ortaya konmasından korkarım.

Henüz onüç-ondört yaşında iken şiir söylemeye heves ettim. Tab’ımda isti’dâd-ı tâm olmadığı gibi, noksân-ı ma’lûmât da güzel sözler söyletmişti. Şâir olmak için âşık olmak icab edeceğini anladım. Esâsen gayet hassas ve müstaidd-i aşk ü şevk olduğumdan, o sinn ü sâlde meşk-i aşk etmekden ürktüm. Çünkü âşık olmak isterken, ma’şuk olmak muhatarası melhûzdur. Sinn ilerledikçe şiir nâmına bazı kelîmât-ı mevzûne söyledim ise de aleddevâm meşgûl olmadım. Söylediklerimin bir kısmı kayboldu. Mevcûdları da kaybolmağa sezâdır.

Vassâf-ı asfiyâ, Hüseyin Vassâf-ı safiyyü’l kalbin, garîk-i deryâ-yı ma’siyet olan bu abd-i rû-siyâhı, Sefîne-i Evliyâ-yı Ebrâr’a kabûl etmek istemesi, bir merd-i âli-himmet olduğuna şâhid-i âdildir. Benim de nefs-i hakîrânemi kâbil-i kabûl addedip Sefîne’ye girmek cür’etinde bulunuşum, hadd-i nâ-şinâslığıma ve noksân-ı irfânıma bürhân-ı kâmildir. İnşallahu’l Kâdir, “Mü’minlerin güzel gördüğü, Allah indinde de güzeldir.” sırr-ı celîli hakk-ı müznibânemde de zâhir olur da, sâye-i evliyâ-yı ebrârda nâm-ı nâcizânem gibi mahmûdu’l hâl ve sâhib’ul kemâl olurum.

Hüdâ kâdirdir eyler seng-i hârâdan güher peydâ.

16 Zilhicce 1342/20 Temmuz 1924
İbnü’l Emîn Mahmûd Kemâl

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.