Köprülüzâde Fuad Beyin Cevâbına Cevâb

Dr. Rızâ Nur’un «Revue de Turcologie»nin Şubat 1935 sayısında Fuad Köprülü’ye cevap olarak yazdığı makâle.

Not: Makâle oldukça uzun ve «vâhid-i kıyâsî» gibi bize hiçbir şey anlatmayacak birtakım edebî tartışmaları da uzun uzadıya ele alıyor. Ben makaleyi daktilo ederken, imlâya ve maksada dokunmadan teferruatı çıkarıyorum. Bâzı mühim gördüğüm cümleleri vurgu maksadiyle kalın harflerle belirtiyorum.

Türk Dili ve Edebiyâtı Hakkında Araştırmalar, Köprülüzâde Fuad, İstanbul, 1934

O böyle bir eser neşredib bizden bahsetmiş. 10 kânunu sani 1935 de “Türkbilik Revüsü”nün beşinci yılı nushasının tab’ını bitirmiş, neşretmek üzere idim. Türkiyeden bir dostumuz haber verdi, diğer bir dostumuz da kitabı gönderdi; bize aid yerleri bulmak için baştan okuduk. Fuad bey bizim tenkidlerimizden sade ikisine cevab vermiş ve verirken «ındî» ve bu makule kelimeler kullanmış… Bizim onu tenkidimiz daima sırf ilmî idi; böyle tabirler yokdu. Nice fena şeylerini sükût ile geçiyorduk. Hattâ âdâbi muâşeret nezaketidir, Türk üniversitesinde profesör bulunuyor deye bazen onun hakkında “muhterem” gibi kelimeler bile kullanmıştık.

Biz şimdiye kadar tetkikat neşretdikce Fuad Beyin tedkik ettiğimiz mevzua taalluk eden yanlışlarını da tabiî zikir, tenkid ve tashih ederdik. Şimdi onu bu derecede buluyoruz; demek, günah bizden gitdi. Bu cevabı Revümüzün neşrini teehhura uğratmamak için acele yazıb bu nushaya ilâve ediyoruz.

Fuad Bey türkoloji sahasına girdiğindenberi nice vahim bilgisizlikler ve yanlışlar yapmışdır; malumdur; bundan başka yazılarıyla tipik bir ruhî hâlet de göstermişdir ki bu da vâzihan tebellür etmişdir; bu hali: fevkalâde hasedci, Türkiyede bu sahada yegâne kalmak hevesinde bulunması ve bu hususta her şeyi, bütün elinden geldiği mikdarda yapmağa hararetle çalışmış olmasıdır. Zaten çok evvelinden bu hallerinden dolayı ben ona «Türkiyenin ilim diktatörü» adını vermişdim fakat böyle şeyler yazmaz ve söylemezdim.

İşte bu saikledir ki Fuad Bey Türkiyede kim türkbilik sahasına girerse derhal ona şiddetle hücum etmişdir, bu hücumlardan başka resmî, gayrıresmî malûm vasıtaların hepsini de onları bu sahadan uzaklaştırmak veya hiç olmazsa kötülemek için kullanmıştır.

Bu işi bildiğimiz, ilk Ali Emirî merhuma yapdı; bu zat manüskri toplamış ya, türkoloji üzerine yazıyor ya, Fuad bey onu kendine tabii düşman bilmiş ve üzerine çullanmışdır.

Fuad Bey neler yapmadı ?!.. Bu işde ne küçüklükler olmadı… Zavallı Ali Emirî ne kadar üzülmüş, bu tecavüzler ne kadar gücüne gitmiş olacak ki Fuad Bey aleyhine gayet çirkin hicviyeler bile yazmağa kadar varmışdı, öyle ki insan bunları bugün dahi hatırlamağa bile utanıyor, kim bilir o vakit Fuad Bey ne hallere girmişdir!.. Hâlâ giriyor… Bundan başka Ali Emirî onu ilmî sahada da tenkid ettiği gibi hattâ adını bile mevzuubahsetmiş, Köprülüzâde olmadığını, bu adı sahte olarak takındığını zikretmişdir. Hakikâten düşünüyorum: Eğer bu adı Fuad Bey fuzulî aldı ise elbet çirkin. Yok, toğru ise Fuad Bey yine pek fena bir vaziyettedir. Yani bu ikinci şıkta Fuad Bey Türk değildir. Çünkü köprülü Mehmet Paşa, Şemsettin Sami beyin rivayetine (Kamus ül-a’lâm, V. 3907) ve bazı tarihlerimize, meselâ muasırı olan Silahdar Fındıklılı Mehmed Ağaya göre (Silahdar Tarihi, I, 225) arnavutdur. Hattâ onun arnavud olduğunu Avrupa tarihlerinden bazıları da (mesela almanca Th. Lindner, VI, 224) kabul etmişdir. En ziyade kendi alakadar olduğu halde Fuad bey şimdiye kadar bunu red ve köprülünün türklüğünü isbat eder bir tedkik neşretmemişdir. Zaten yazılarına bakılırsa Fuad bey pek türkcülük de etmez. Son zamanlarda biraz ediyorsa da hararetsiz, yavan. Bu babda susması mânâlı olsa gerek.

Fuad Bey yalnız Türklere değil, Avrupa türkologlarına da elinden geldiği kadar mâni olmağa çalışır. Avrupa âlimlerinden bazıları Fuad beyin kendilerine yapdığı böyle şeylerden bana şikâyetlerde bulunmuşlardır.

Zavallı Ali Emirî bu saldırmalara lâyık mıydı? Bir adam ki ömrünü manüskrı toplamağa hasreder, bu kitabları memuriyetde dolaştıkça ordan oraya taşır, aldığı maaşı yemez, bunlara verir; nihayet bir kütübane yapıb oraya kor, böyle adam herkesin samimî sevgisine ve hürmetine lâyıkdır; adı her gün hürmetle anılır. Yalınız Divânî lugâtıttürk’ü bizim maarif nezareti bile kıymetini bilmediği bir zamanda satın alıb kaybolmaktan kurtarması bu adamın adını altın yazı ile yazmağa kâfidir. Bu kitab öyle bir hazinedir ki Türkü, ilmi ihya etmişdir. İşte Fuad Bey böyle bir adama neler yapmıştır… Sebebi: çünkü Türk ilmî sahasında bir başka adam da var; kendi yalnız kalamaz, parlayamaz, söner… Hadi şu bu sahada olsun diyelim; ilim sahasına bunlar girebilir mi? Yakışık almayan bir şey…

Bakarsınız bir gün bir genç türkolojiye dair bir makale yazmış veya bir kitab neşretmiş, hadi, Fuad bey ona saldırır. Başka bir gün bir zat yine bu hususa dair bir şey neşretmiş, hadi, yine Fuad beyin şu fevkalade hassas noktası, bir sinirden şiddetli bir elektrik cereyanı geçmiş gibi deprenir; bütün gayreti ve saydığımız vasıtaları harekete gelir. Mesela vaktiyle İsmail Habib beyin eserini bastırmamağa çalışmış, basılınca da toplatmağa kalkışmıştı.

k. (yâni Köprülüzâde Fuad) beyin martirlerinden biri de zavallı Amasya Tarihi müellifi Hüsameddin’dir. O ne hücumdu! İkdam gazetesinde okuduğum vakit içimi bir teessüf ve heyecan dalgası çalkalamışdı. Bu kadar yıl sonra hatıralaması bile bana bir tiksinme veriyor. Büyük haksızlık bu, zulüm bu… Biz bu mazlumu müdafaa etmek fikrinde değiliz; fakat hücum tarzı çirkindir, k. bey bunları, âşikâr ki, terrör yapıyorum deye yapıyordu; tâ ki başkaları korksun da bu meydana girmek cesaretleri kalmasın, girerlerse kendisine dalkavukluk etmeğe mecbur olsunlar… Eğer k. bey bir memleketde siyasî bir mevkîde olaymış, derhal diktatör olacakmış. Hem de ğörülüyor ki yaman, yavuz bir diktatör. Halka her gün avuç avuç kan ve irin yutduracak ve kusturacakmış… Şimdi elinden gelen terrör işte bu kadarcık!.. Ne yapsın!.. karınca kaderince…

Bu tenkid ettiğimiz son kitabında dahi sağına soluna hücum etmişdir. Bu kitabda hücum etdiği Avrupalı alimlerin sayısı ondan fazla. Türk alimleri de o kadar var. Cesur! Fakat bu hücumlar on para etmez şeyler; bunları büyüklenmek, böbürlenmek için yapar: çünki bizde onu okuyan “ô, k. bey ne yüksek âlim. Avrupa âlimlerinin bile yanlışını çıkarıyor.» der. Halbuki bunlar birer cehalet numunesidir; lakin bunları okuyanların kaçı âlimdir ki anlasın? Yutar. Zaten k. bey de bundan istifade eder, biz bu makalede bu foyayı da meydana çıkaracağız: büyümek hevesindekiler büyüklere çatarlar, bu misalleri boşuna uzatmağa lüzum yok.

Vaktâkı ben Türk tarihini neşretmeğe başladım, demek ben de k. beyin hassas teline dokundum. Sesi çıkacakdı. Bunu şöyle tarif edeyim, daha iyi izah olur: k. beyin fitiline kibriti dokundurdum, fitil baruta gelince patlayacakdır, öyle oldu. Ne yapsın, türkoloji meydanının eri yalnız kendisi kalacak, orda rakibsiz at oynayacak, bunu min tarafillah böyle zannediyor galiba!.. Halbuki atı solurgan, kendi de acemi bir binici. Ayol tek süvariden ne çıkar? Birçok olmalı ki tadı çıksın, erlik edilsin, er seçilsin, er olmıyan ordan çekilsin… Hem ne gündeyiz? Türk milleti öyle bir halde ki henüz kendi ilmini, harsını tanzim edememiş, mektûb hale koyamamış; ilk uçuşlarını yapan serçe yavrusu gibi. Medenî milletlerin tekâmülleri âbideleri karşısında ağlanacak vaziyetdeyiz. Hele bu meydan o kadar geniş ki üç yüz, beş yüz amele birden isteyor. Bilhassa şunu bilmeli ki bu şahıs, hırs, şöhret, menfaat, üstünlük yarışı vasıtası, öndülü değil; bu koca bir milletin ölüm veya dirilik davası. Bu haller bu millî dava huzurunda ne kadar küçük! İnsan böyle bir millî mühimmeyi, mukaddesatın mukaddesini şöhret ve menfaat aleti yapmakdan utanmalıdır.

Tabii şimdi hücum sırası bizim; fakat k. bey bu sefer eski malum taktiğinden vazgeçdi. Hiç bir şey yazmadı. Yani bilfiil meydana çıkmağa cesaret edemedi. Gizli yollara, küçülmüş vasıta ve aletlere döküldü; işini, şifâhî görüyordu.

Ben bunları gördükden sonra yazılarımda münasebet düşdükçe k. beyi tenkid ettim. Bu ilim için zarurî idi: hem de gençlere, millete onun yanlışlarını, saçmalarını dimağlarına ilim deye doldurmağa müsaade etmek vazifenâşinaslık idi. Bir de maksadım onun elinden tutub er meydanına çekmekdi. On yıldır temerrüd etti, gelmedi. Katlandı, sabretdi. Bu sefer gelmiş. Eh, istediğimiz oldu. Şimdi o gitdiği loş ve zikzak yollarda değil; âlemin karşısında erkekçe boy ölçeriz. Bu makalemizde ileri gitmedik, kendisini tenbih ve tahkir edecek kadar yazık; ilerde daha iyi görüşmemize yol açdık.

k. bey durmayor, aleyhime propaganda yapıyordu. Bunlar kulağıma geliyor, gülüyordum. Derken darülfünun talebelerinden iki çocuğu tahrik etdiler, bunlara aleyhime makale yazdırdılar. Bu çocuklara bir makale ile cevab verdim, sözleri ağızlarına tıkandı. Bir daha sesleri çıkmadı. k. bey yine durmayordu; şifahi propagandasına devam ediyordu. O, darülfunun muhîtinde aleyhime bir ocak teşkil etmişdi. Kendi adamlarına telkinat veriyordu. Onlar da eserlerime aleyhine hiçbir delile istinad etmeyen umumî sözleri ağzı iyi kapalı olmadığı için yürürken öteye beriye süprüntü serpen çöp arabası gibi, serpiştiriyorlardı.

Kötü, cahil ilh. gibi umumî sözleri söylemekden kolay hiçbir şey yokdur. Bu bütün insanların elinden gelir. Ancak, kötü demeli ama kötülüğe madde ve vak’a zikretmelidir; cahil demeli ama cehline örnek, delil göstermelidir.

Bu suretle darülfünun muhitinde genç ve henüz yetişmemiş dimağları zehirlemeğe çalışıyordu. Bundan ne çıkar!.. Fakat işte yapıyordu.

Meselemizi aydınlatmak için bu umumî, gayet az ve eksik, fakat vak’aları müstenid başlangıcı yapdıkdan sonra k. beyin benim için yapdığı bahislere geçiyorum.

Kitabın başında cumhûrreisinin bir sözünü iftihâr serlevhası yapmış. Ondan sonra bu eserini şu cümle ile, «Türk’e bilgi ülküsünü ve ülkü bilgisini öğreten ulu bilge öndere» ithaf etmiş. Sonra kendi ismini ve onun altına şeref unvanlarını yazmış. Bunu okuyunca bakdım, bakdım; bilâihtiyar: «Zavallı körpülü! Ne kadar da şereflerin küçük, unvanların şerefsizmiş…» dedim. İnsan buna tenezzül eder mi? Sebebi: evvelâ âlimler eserlerinde kendilerine böyle bir sürü değil, bir tane bile unvan koymazlar. Kuru bir ad kâfidir. Zaten âlim odur ki adında bin bir şeref mundemicdir. k. bey ne yapsın, mâzur, kendi adında bir şey olmadığını duyuruyor olacak ki bu unvanları dercetmek zaruretini hissetmiş. Bununla görülüyor ki k. bey şeref düşkünü, kibir ve azamet sahibi.

Profesör ve doktor imiş. Evet, profesör; nasıl profesör olmuş; bir müsabaka imtihanı ile mi? Ve nasıl yetişmiş?!.. Bu zat idadi tahsilinden yüksek bir tahsil görmemişdir. Avrupada bunu bilseler hayret ederler. Nasıl olur, derler. Kötüsü şu ki, deyib, bizim iptidaîliğimize hükmü bastırırlar. Hakları vardır, buna da Türk milleti hedef olur. Bugün k. beyin profesörlüğü üniversitemizin kanununa bile mugayirdir. Bu muhalefete rağmen duruyor.

Bir aralık çıkarılması işi gazetelerin diline dahi düştüydü. Nasılsa kurtuldu. Başkası olsa bu hakaretler izzetinefisine dokunur, kendisi istifa ederdi. Avrupada profesör usulü dairesinde yetişir. Mektebleri ve darülfünunu bitirir, sonra bir profesörün yanında çalışır. Yıllar geçer, imtihan ile, orijinal eserlerle muavin olur, çoğunun ak bak bir sakal çehresini çerçeveler de profesör olur. k. bey hiç olmazsa darülfünun tahsili görseydi bari. Bugün atalarımızı beğenmemek modası bir takım zübbelerin zevki olmuşdur. Halbuki onlar bundan dört beş asır önce şimdiki k. beyden daha iyi idiler. Eski yazma kitablarımızı, bilhassa tezkireler, sefineler ve emsalini karıştırırsanız bir âlimi, bir şâiri tarif ederken «ulûmu tertib üzre görmüş biridir.» deyorlar.

(…) k. bey doktorum deyor; haydelberg üniversitesi fahri felsefe doktoru imiş; öyle ama bu doktorlukdan kolay bir şey yokdur: Avrupada ilimle bir habbelik münasebeti olmayan adamlara bazen böyle fahrî unvan verirler. Bunlar bir menfaat ümidi, bir nezaket veya bir siyasî meseleden dolayı yapılır, basit ve bir mânâ ifade etmez şeylerdir. Bir iki tanıdığınız olur da isterseniz olur biter. Sorarım: k. beyin felsefe ile ne münasebeti var? k. beyin bu doktorluğunun dercesi esasen fahrîlikden ibaretdir: hani bizde alaylı zabitler vardı, işte o. k. beye daha muvafıkı şudur: Tıbbiyede benim talebeliğim zamanında bir tabir vardı: cahil doktorlara «alaylı doktor» derlerdi: bunu alaylı zabit tabirine bakarak yapmışlardı. Alaydan elbet zabit olamaz, haydi vaktiyle oldu deyelim; fakat doktor alaydan, neferlikden hiiç yetişemez. Her halde usulü dairesinde derece derece yetişir: bu çok ince tabir hekimler arasına yayılmışdır: İşte k. beyin doktorluğu.

Doktor bakaloryasını yapar, üniversiteyi bitirir, tezini ve doktorasını yapar, öyle doktor olur. Netekim bugün Zeki Validi bey doktor unvanını almak için elli yaşlarına yaklaşmış bir adamken Viyanada lâtinceyi, eski yunancayı öğreniyor, bakaloryasını, sonra doktora ve tezini yapacak, doktor olacak. k. bey böyle yapmadıkdan sonra kendi kendisine ne kadar doktor dese doktor olmaz. Doktorluğu fahrîlik derecesini geçemez. Alaylı doktor olarak kalır. Adına profesör doktor diyemez. Profesör alaylı doktor Fuad deyebilir.

(…) Bundan sonra, k. beyin kitabında başlangıç deye bir şey var. Bu da dalkavukluk numunesi… İnsanlar cahil olabilir; hasud, garezkâr, haris olabilir; mevki, şeref ve para için gözü dönmüş olabilir; bunlar için her vâsıtaya tevessül eder. Bunlar oluyor, ne deyelim? Lâkin dalkavukluk dünyada en aşağı, en iğrenç, en mezmum şeydir. Rakıya ümmülhabâis derler: asıl ümmülhabâis dalkavuklukdur. Ahlâkı mahveden, milletleri, sosyal birlikleri, devletleri yıkıb batıran şeylerin hepsinin azimet noktası, temel taşı dalkavuklukdur. Dalkavukluğun ilmi sahaya sokulması fecîdir.

k. bey için bu yeni değil. Bu hikâyenin bildiğimiz kadar tarihçesini yapalım: Ankarada yeni bir millî hareket başlayıb millî devlet kuruldukdan bir müddet sonra idi, k. bey, eserlerini mekteb programlarına kabul etmem için bana bir mektub yazdı. Eserlerden de göndermiş. Bir sürü. İçinde dalkavukluklar var. Tabii ben şunun bunun cebini doldurmak için maarif vekâletinde oturmayordum. Moskovaya gidib Ankaraya döndüm. Bir de bakdım; k. bey Ankarada maarif vekâleti müsteşarı. Benden sonra o dağdağalı, millî ve şahsî hayat tehlikeleriyle dolu hengâmede Ankaraya gelmiş, müsteşarlığı almış; fakat millî bir iş yapacağına eserlerini programlara yerleşdirmiş. Bu da herkesin ağzına düşmüş, söyleniyorlar; bu iş bitince k. bey de Ankarayı bırakıb Istanbula savuşdu.

k. beyin hayatı için en büyük ve en kara leke budur: onun ruhunun, duygusunun, türklük sevgi ve gayretinin mîyarı, aynasıdır. Türk milletinin batdığı bir anda o kesesini düşünmüşdür. Daha vahimi şu ki millî hareket ve kalkınma başlamışdı: Ankarada adama müdhiş bir ihtiyaç vardı, batmış bir milleti kurtarmak lâzım olan bir anda bulunuluyordu; böyle zamanlarda vatanperverler, millî gayret duyguları olanlar nesi var, nesi yok bırakır, kellesini koltuğuna alıb Ankaraya gelir, millî kıyama iştirâk edib çalışır. Halbuki o böyle bir zamanda cebi için gelmiş, cebini temin edib gitmişdir. Sonra ne yüzle türcülük eder bilmem?!.. k. beye söyleyim: yolu şimdi bulmuşdur. Yakında mebusluk, biraz sonra da vekillik ile çırağ buyrulur. Hele bana taarruz ederek çok göze girer, muhakkak vekil olur. Bundan ben de memnun olurum. Çünkü benim sayemde olur. Velinimeti ben olurum. Bir gün elimi öper. Eğer nankör değilse… Mademki bu hali bilfiil göstermişdir, bu dalkavuklukda da durmayub bir gün fırsat düşünce yine dönecekdir. O vakit beni dedi idi desinler.

Kitabın başında k. bey eski yazılarını bu kitabda tekrar neşretdiğini mazur göstermeğe çalışıyor. Demek kendisi de anlayor ki kitabları Arnavudun «mori pırasa olsa yemem artık»ı olmuşdur. Burda birkaç yıl evvel tenkid ettiği başkumandana neferliğinden ve sonsuz sevgisinden bahsediyor. İnanmak lazımdır!..

Bana avrupadan biri yazıyor ve k. beyin bu hallerinden kederlendiğini söylüyordu fakat sonunda da ne yapsın mevki ve aile sahibi diyordu. Ben de ona: «Vatan, millet, namus, haysıyet, beşerî izzetinefs her şeyin ve ailenin dahi üstündedir. Bu hususda aile dahi mazeret teşkil edemez. Eğer sizin dediğiniz doğru bir mantıksa bir milletde herkes k. bey gibi ve mazur olacakdır.» dedim.

(Rızâ Nur Bey burada Köprülü’nün kitabındaki makalelerin daha önceden de yayımlanmış olmalarıyla alakâlı eleştirilerini dile getiriyor ve Köprülü’yü Zeki Velîdî Bey ve kendisinin ispat ettikleri bazı malumâtı, kendi araştırmalarının sonucuymuş gibi zikretmekle suçluyor.)

Bundan sonra Edib Ahmed unvanlı makale geliyor. Şöyle bir göz gezdirdim: bize aid bir şey yok. Yalnız burada bir şey dikkatimi celbetdi. S. 69da bir haşiyede «Jean Deny neşretdiği makalede benim makalemden istifâde etmişdir.» deyor. Bunu Profesör Kowalski ve sairleri için de bir düzüye söyler. Ne ayıp şey!.. Âdetdir, bir müellif diğerinden aldığı şeyi söyler, fakat hiç bir müellif durub dururken «filanca benden istifâde etmişdir.» dememiştir. k. bey ise aldığını söylemez, aksine, benden alıyorlar der. Görülüyor ki k. beyin yazılarındaki başlıca gaye kendisine reklam yapmakdır. Deni Efendi almış ise dahi bundan ne çıkar? Bu iki denî sözleşmiş, birbirine propaganda yapan ilim tacirleridir. Prof. Kowalski için benden istifâde etmişdir dediği de yalandır.

(Burada uzun bir edebî tartışma var. Şöyle özetleyeyim: Rızâ Nur, Türkoloji Revüsü’nün ilk sayısında «vâhid-i kıyâsî» fikrinin Kowalski’ye ait olduğunu yazmış. Köprülü de bunu inkâr edip, bu fikrin kendisine ait olduğunu, bunu 1920 tarihli «Türk Edebiyatı Tarihi» kitabında yazdığını, isterse o kitabına bakabileceğini söylemiş. Rıza Nur, şöyle devam ediyor:)

k. bey, vesika deye gösterdiği bu «Türk Edebiyatı Tarihi» adlı eserini 1920de neşretdiğini, binâenaleyh Kowalski’nin eserinden önce olduğunu, yani dörtlüğü vâhid-i kıyâsî olarak kendi keşfetdiğini söyleyor. Halbuki «Türk Edebiyatı Tarihi» adlı eserine bakdım. 1928de neşretmişdir. Yani M. Kowalski’den beş yıl sonra. Şaşdım, kaldım. Hayretim uzun sürdü. Gözüme inanamadım. Çünkü olmaz bir iş; gayet vahim bir sahtekârlık. K. bey ne müdhişmiş!.. İnsanı kendi gözünden bile şüphe etdiriyor. Dedim, haydi bir daha bakayım. Çünkü böyle tağşiş, tahrif ve ağır bir sahtekârlık yapılamaz. Tekrar gitdim, tekrar bakdım. Bu Türk Edebiyatı Tarihi adlı eserinin kabı üzerinde:

Birinci tab’ı, 1928, Devlet Matbaası, İstanbul 
Birinci tab’ı, 1926, Millî Matbaa

yazılı. Bu matbaanın adı o sıralarda değişmişti. Buna göre de yine Profesör Kowalskinin eserinden hiç olmazsa üç yıl sonra basılıb neşredilmiştir.

Bu ağır bir şey. Doğrusu k. beyi evvelce bu kadar bilmezdim. Benimle bir ufak münakaşa açdı, onu bir tetkik ve kontrol etdim. Neler gördüm… Önümde küçüldü küçüldü pire kadar oldu. Artık büsbütün gözümden düşmüşdür ki esfeli sâfilîne inmişdir.

Şimdi bunun izahı: Demek k. Bey 1934 tarihli bu yeni eserinde bu şerefi kendine almak için eski bir eserinin basım tarihinde tahrif yaparak 1920 yazmışdır. Bu çok ayıb şey!.. Haya kalmadı mı yahu? k. bey neler yaparmış? Bunun tarifini, adlarını okuyucularımız yapsın, versin. Şimdi bu rezaletin meydana çıkdığını görünce buna da mürettîb hatası der. Lakin bu mürettib ne usta imiş! Tertib hatası yapmamış yapmamış da tam can alacak rakama gelince yapmış.

(…)

Şimdi bunları görenler «k. bey meğer âdi ve apaçık bir ilmî yalancı, hırsız, sahtekâr ve dolandırıcı imiş.» derlerse, k. bey ne deyecek?

(…)

Birini tanırım, bir makale yazar, bunu k. beye gösterir. O da okuyayım der. Adamcağız ertesi günü makalesini k. beyin imzasi ile gazetede görüb şaşar. Bir zat kımetli bir eser yazar, Maarif Vekâleti vâsıtasıyla bastırıvermesi için k. beye verir. Kitab onda aylarca kalır. Bir gün eserin ruhunun, cevherinin, hülasa târıkıyle k. beyin imzası altında neşrolunduğunu görür. Zavallının hâlini düşünmeli. Halbuki k. bey eseri göstermemişdir bile. Bir gün sonra da manüskriyi sahibine geri verir. Bu iki adam k. beye yaşayış cihetiyle boynu bükük olduğundan ses çıkaramazlar. Bana yana yakıla derd yanmışlardır. (…) Doğrusu ben k. beyden korkmağa başladım. Onun yüzünden bir daha eser neşretmeğe âdeta ödüm kopuyor. Pazara bir mal çıkarılamayor ki… k. bey derhal insanın elinden kapıveriyor.

(…)

1928'de k. ve Zeki Velîdî beyler Paris’e gelmişler. Benim Rue des Plantes’daki evime geldiler. Görüşdük, konuşduk. İlim bahsına geçdik. Ben «Baburnâmede Bâburun aruz üzerine yazdığı eserden bahsediliyor. Bunu bazı müellifler zayi olmuş sanıyorlar. Millî kütübanede çağatayca ve katalogdaki aruz-ı türkî olan bu eseri buldum.» dedim. Birden aklıma fena şey geldi ve derhal susdum. Susdum ama ok yaydan çıkmış bulundu. Aklıma gelen k. beyin eseri kapması idi. Ne haklı imişim… Aklıma gelen başıma geldi. Meğerse o gözden sürmeyi çekermiş. Zeki Velidi bey yanımızda idi. Madamki k. bey bu makalesinde «Ben bunu 1923de buuldumdu ve Tasviri Efkârda da neşretdimdi. Deni Efendiye de söyledimdi.» deyor, neye o vakit bana «Ben onu çokdan buldum ve neşretdim» demedi? Sade bu, işin mâhiyetini göstermeğe kâfidir. Zeki Velidî beyi davet ediyorum; namuslu bir adam sıfatıyla hakikati söylesin.

k. Bey İstanbul’a gitdi. Pek az sonra bir mecmua geldi. Bir de bakdım, bu yazmadan bahseder bir makale yazmış. Aklıma gelen başıma geldi dedim. Demek benden haberi alınca doğruda Milli Kütübaneye gitdi. Eseri aldı ve mütalea etdi. Eminim ki Zeki Velidi beyin yardımına müracaat ederek anladı. Çünkü ne arabî, ne fârısî ve ne de uygurca ve şimdiki çağataycayı başkasının yardımı olmaksızın anlayamayan biridir.

(Rızâ Nur sırasiyle Fuad Bey’in kitabındaki tüm makaleleri inceliyor.)

Fuad Bey tetkik neticesinde şöyle bir hülâsa veriyor:

Fuad bey cürmümeşhûd halinde yakalanmışdır.

Doktorluğu fahrî, profesörlüğü kanuna mugayirdir.

Eserleri yanlış ile dolu, beşde dört tekerrürden ibaretdir. Hepsi de compilation olub original bir eseri, bir fikri yokdur. Avrupa âlimlerinin fikirlerini, tetkiklerini alıb kendi nâmına neşreder. Bunları da iyi terkîb edemez. Talebesinin mesaisini istismar eder. Tedkik kudreti sathî, analyse, synthese, perspective, proportion, ensemble kudreti zayıfdır. Tezat ve mantıksızlık içindedir. Tenkid kudreti sade umumî laflar söylemekten ibaretdir. Bütün eserleri öğünme, kibir ve kendine reklam makulesi şeylerdir. Yazılarında dürüstlük ve samimiyet asla yokdur. Yazı yazma sanatında da zayıfdır.

Metin tahrif eder, vesika tahrif eder, mevcud olmayan şeyi vesika deye gösterir, intihal yapar, münakaşayı mügaletaya boğar.

Hâsılı, bu makaleyi okuyub bu hallerini görenler Fuad beye cahil, şarlatan, mügalatacı, tağşişçi, yalancı, ilim hırsızı, sahtekârı, dolandırıcısı, dalaverecisi, madrabazı, dalkavuk, hasedci, haris, şeref ve mevkı avcısı, menfaat düşkünü, ilim diktatörü, derler mi demezler mi…

Ben bir şey demeyeceğim; denecek olanı dinleyeceğim.

İskenderiye 
Rıza Nur

Like what you read? Give Doğukan Oruç a round of applause.

From a quick cheer to a standing ovation, clap to show how much you enjoyed this story.