Mühürlenmemiş Bir Bahçe

Tanrım, değiştiremeyeceğim şeyleri olduğu gibi kabul etmem için tevekkül, değiştirebileceğim şeyleri değiştirebilmem için cesaret ve en önemlisi, ikisi arasındaki farkı görebilmem için anlayış ver bana.
Aziz Augustinus

Az önce içinde duş alındığı için aynasını pus kaplamış banyoya kendini güç belâ atmış, bir yıla yakın süredir bir damla yaş akmamış gözlerini taşıyan suratı bir ağlayış arefesinin tüm kırışıklığına bürünmüş, yansımasına bakıyor; öte yandan, elini kolunu nereye koyacağını şaşırmış hâlde, küçücük banyoda volta atarken penceresizliğin yarattığı nemli havayı soluyordu. Kısık bir fısıltı hâlinde “Neden?” diyebildi. Duvarlar feryâda yalıtık değildi çünkü ve acziyetini başka gözlere serme fikrinden olanca gücüyle iğrenirdi. Tüm insan ömrünün o girift, lânetli, cevapsız kalması mukadder sorusu çatlamış, açık pembe, kavisi az dudaklarının arasından onlarca kez döküldü durdu: Neden? Kaldıramadığı yüke, taşıyamadığı ızdıraba, yüklenemediği sıkıntıya her zayıf insanın en kolay vereceği tepkiyi yöneltiyordu. Bir cevap gelmeyecekti. Merhamet yoktu. Mûcize kırıntısı yoktu. Fânîlik, bayağılık, ucuzluk, sıradanlık vardı. Çıkmayan fallar vardı, çıkan kötü tahminler. Rüyâlar zihnin oyunlarıydı, her akşam nargile içilir, maç seyredilirdi, zamanın kanını ellerinden silmeye dahi lüzûm görmeden kalabalıklar sinemalara doluşurlar, çocuklarını emzirirler, dedikodu yaparak çağrılarını yinelerlerdi. Armonisiz, tekdüze, yıllardır, asırlardır, o robotik koro tarafından tekrarlanan, kasvetli bir çağrıydı bu. Bilerek bilmeyerek ölümü, o serin serviler altında düşlediğimiz fakat üçüncü sınıf işçilikten çıkma bir mermerin gölgesi altında bir zaman dikilmiş ama şimdi ölmüş bir ağacın kuru yapraklarıyla dolacak mezarı, o içinden Yûsuf çıkmayan kara kuyuyu çağırırdık. Çiftleşme şarkıları söyleyen kuşlar gibi, lakin o şarkıların şuhluğundan uzak, deri ayakkabılarımız asfalta her vuruşunda zamanın tamamen değil, bizim için öleceği ânı dâvet ederdik hasta yataklarımıza. Hayata tutunuşumuz, hastane faturaları için kredi çekerek direttiğimiz ısrarlı iyileşme arzumuz, bir ikindiüstü bileklerimize falçata vuramayışımız bundandı. Mevzîmize, ölümü çağıran korodaki yerimize dönmeye uğraşırdık. Garipti, ölemezdik çünkü ölümü çağırmalıydık. Bu meşgâle arasında yalnızca bazı rakik kalpler sindikleri köşede, kendilerini kapattıkları bir banyoda, minibüs camlarından dışarıyı süzerken içlerindeki kıymığı bir fısıltı hâlinde tekrarlarlardı: Neden?

O da öyle yapıyordu. İyiden iyiye delirmemiş, sadece ufak bir sinir kriz geçiriyori gibi görünmesi sâdece Tanrı’ya inandığı içindi. “Biliyorsun,” diyordu, o beyaz yaşmaklı teyzeler ve abdest alırken bilmediğiniz lafızlar tekrarlayıp sizi utandıran amcaların dualarından farklı bir söylemle, “Hep evliyâ olmak istedim, bana bu isteği sen verdin. Küçükken tek duam buydu. Annemle babam kavga etmesin istemedim, Sude benimle oynasın istemedim, ‘G’ harfini yazarken yaşadığım sıkıntının bitmesini istemedim, sadece evliyâ olmak istedim.” Belirsiz yansımasının gözlerine bakıyordu, aynaya iyice yaklaştı. “Ben istemiyordum bunu, sen istememi sağladın. Gönlüm hep sana akmak istedi. Ama müsaade yoktu, ihtimâl yoktu, şans yoktu, nasip yoktu. Bir adım bile ilerleyemedim sana. Sen uzak değildin. Fakat kendini göstermedin, gözlerimdeki perdeyi kaldırmadın, dünyâdan, içindekilerden, hazlarımdan, gamlarımdan, kendimden vazgeçecek irâdeyi vermedin.” Kaşları çatıktı, kafasını iki yana sallarken dalgalanan saçları dikkâtini dağıtıyordu. “Aksine, dünyâyı bana öyle sevdirdin ki. Öyle arzuladım ki onu. Hepsini istedim. Benim olsun istedim. Hazlarını istedim, günahlığını, rızânı, vereceğim hesâbı umursamadan. Günâh bana ne sevimli gelirdi.” Kısa bir duraksayış, çarpık bir gülüş... “Ne sevimli ‘gösterildi’! Gösterildi… Artık zom olmuş bir kafayla dostlardan ayrılıp, salına salına, mesela ‘Ada Sahilleri’ mırıldana mırıldana o kenâr dilberinin koynuna girmek, onu elde etmek, bir zar atmak, kazanmak, kaybetmek, ne olursa, kenâr dilberinin hasbelkader rastlaştığım bir arkadaşının da koynuna girmek, o koyundan çıkıp evime dönerken zerre pişmanlık hissetmemek, seni aklıma bile getirmemek, gözyaşı dökmemek, kayıtsızlık, zevk, safâ, dünyâ, bütün nimetleriyle, haram demene, helâl demene aldırmadan, koca bir dünyâ… Hepsini istedim!” Gözleri büyümüş, hiddet denen hissin bütün ayırt edici vasıfları yüzünde toplanmıştı. İki hecenin birbirine ulanması kadar olağan bir biçimde, o hiddetli yüze, istihzânın ışıkları vurduğunda devam etti. “Ama ne oldu? Belki biliyorsun, belki değil muhakkak biliyorsun ne olduğunu. Sen – bana –… Sen bana dünyâyı da vermedin. Bana verdiğin mîzaç bunları da reddetti. Bir kenar dilberinin koynunda, kendimi değersiz hissetmemi sağladın. En aklıbaşımda anlarımda bana kendini unutturan sen, sarhoşken âdeta gönlüme tecellî edip, kahrolmamı sağladın. Dünyânın imkânları da bana yasaktı. Beni içine hapsettiğin karakter, isteklerimi, hayâllerimi, arzularımı, hatta tabiâtımı yadırgıyordu. Öte yandan sana gelen yollara koyulmak için nasîbim yetersizdi. Yeryüzüne bir garîb göndermek, nereye meyletse bir parça saadeti, o bayağı ama ilâhî, sıradan fakat muhteşem hissi elde etmesine imkân tanımamak, kendine çağırmak, iç akıntısını hep kendine doğru çekmek ama set kurmak, baraj örmek, duvar dikmek…” Kaçıncı defa olduğunu hatırlayamadan tekrarladı: “Neden?”

Dışarıda baharın o garip ikili iklimi sürüyordu. Rüzgârın üşütüp titrettiği dalların hışırtısını duyamıyordu fakat biraz üstüne düşünse o hışırtılardan haberdâr olacaktı. Volta atmayı bırakmıştı. Bir heykel gibi, kendini sanat sahibi zanneden bir zanaatkârın elinden çıkmış kadar hissiz görünen bir heykel gibi pusu hafif hafif çözülmeye başlamış aynanın karşısında dikiliyordu. Anlayamıyordu, anlamak da istemiyordu. Bilemiyordu, bilmek de istemiyordu. Çözemiyordu, çözmek de istemiyordu. Oysa anlar gibi olsa, bildiği zannına kapılsa, çözüme dair bir umut doğsa içine, tatmîn olabilse, bir ağacın altına bağdaş kurmuş üşüdüğüne aldırmadan çay içiyor olabilirdi. Misyonu düşünceli bir gecenin gaddarlığı tarafından takdîr edilmemişti, onu takdîr eden başkasıydı. Çarmıha gerilmiş Îsâ’yı ilk kez anladı, boynu bükük, iki ellerinden kan sızan onu, Tanrı’nın Rûhu’nu ve onun sessiz ve itaatkâr isyânına ilk kez, utana sıkıla hak verdi. “Tanrım, Tanrım, beni neden yalnız bıraktın?” diyen, mânâyı onun uzletten zayıflamış vücûdunda zannedenlerce nefesi kesilmek istenen ona, nefesi ölüleri dirilten adama hak verdi.

“O küçük çocuğa evliyâ olacak irâdeyi vermedin. Başka arzularla günâha meyilli yarattın onu, meylini kırmasına, umursamamasına dair taşıdığı umut da yaşadığı yıllar içinde silinip gitti. Duam kabul olmadı diye değil bu sözlerim, beni dostlarından saymadın, tamam, peki niçin beni günâhlarının sonunda ızdırâp bile çekmeyen o kervâna da dâhil etmedin? Niçin beni böyle ham bir aidiyetsizlik, böyle suçluluk, böyle bitmez iç muhasebelerle baş başa bıraktın? Niçin beni yalnız bıraktın?” Artık kulakları çınlamaya başlamıştı. Aynadaki pusu elinin tersiyle sildi, parmaklarını bitiştirmeyi unuttuğu için aralıklı bir netlik kazandı ayna. Yüzünün bazı kısımlarını net, bazı kısımlarını flu görüyordu. Doğrusu, umurunda da değildi. “Kendine değer verilmesini, sevilmeyi, gönül almayı arzuladığını söyleyen bir sevgilisin sen. Değer gösterenleri sınıyorsun, kendi şânınla paralel sınavın yüzünden yarı yolda kalıyoruz; değer göstermeyenleri, vazgeçenleri, reddedenleri, reddetmeyip aldırış etmeyenleri de günâhın o kokusuz, renksiz, sessiz, şeffaf ve kesinlikle izahsız tatsızlığıyla, yumrusuyla baş başa bırakıyorsun. Şânına düşer mi? Düşer mi? Düşer mi? Düşer mi?” Soru işâretleri artık birer ünlem olmaya doğru yol almışlardı ki dizlerinin üstüne çöktü çünkü bir seneye yakın süredir ağlamayan gözlerinden yine yaş damlamadı fakat hiç değilse doldu gözleri. Ani bir karar değişikliği, tavır farklılığına büründü bu olayla. “Affet,” dedi, “Beni affet. Affet. Bağışla. Affet. Affet. Yalvarırım, affet. Hiçbir şey istemiyorum, affet. Ne olur, affet. Affet affet affet affet affet affet affet affet…” ‘Affet’lerinin ‘neden’lerini geçtiğine içi mutmaîn olunca sürdürdü yakarışını. “Gözüme pişmanlık yüzünden yaşlar doluyor, görüyorsun. Teşekkür ederim. Sâyende. İsyânıma lûtfediyorsun. İnkârıma bahşediyorsun. Hatama rahmediyorsun.” Gözlerinden akamayan o yaşları iki işaret parmağıyla giderdi. “Tüm söylediklerim, tüm o isyânım, hiç olmazsa gözlerim dolsun diyeydi, insan olduğumu anımsayayım, o nimeti duyumsayayım diyeydi. Sana bu yüzden teşekkür ederim. En çok bu yüzden teşekkür ederim. Çünkü sen zâten bunu en başından beri biliyordun… Biliyordun… Bozuk niyetimi, aptalca planımı biliyordun ve yine de, bildiğin hâlde, beni boş çevirmedin, planımı bozmadın. Biliyordun... Buna rağmen…”

Burnunu derince çekip, banyonun kapısını açtı. Odada uyuyan arkadaşının o derin diyârlarda gezinen yüzünü seyretti birkaç saniye. O sızlamak hissini terketmiş kalbi, o insanların beğenisinden hiçbir zaman uzak kalmamış yüzü, o kendini insanlara geçimli kılan günlük erdemlerine iç yakıcı bir haset duydu. Başını yastığına koyup gözlerini kapattı, minnettâr bir tebessüm iziyle dudağında. Yarın yine kalkacak, yine mevzîsine kurulacak, o bitmez tükenmez çağrıyı yinelemek için ayakkabılarını asfalt yollara vurarak ritim vuracaktı.

Fakat bilmiyordu, bilmiyordu ki ondan çok uzaklarda biri, onunkine çok benzeyen bir niyetle Tanrı’ya yakarmış, niyetine karşılık alınca aynı minneti ve utancı hissetmiş fakat yaşanan olayın benzerliğine rağmen, onun gibi huzur içinde uykuya dalamamıştı. Çünkü kendini dünyâdaki en rakik kalbe sahip zannedenler, bu mavi kürenin en büyük yanılgısına düşmüşlerdi. O uyuyamıyordu, bir âfet sonrasına benzeyen manzarasıyla, başını göklere kaldırmış, “Hayır,” diyordu, “Aldatıyorsun, sırf oyuna geri döneyim diye, sırf o çağrıyı yineleyenler arasına katılayım diye lûtfediyorsun.”

Show your support

Clapping shows how much you appreciated Doğukan Oruç’s story.