HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı Kemalbay: Emeğin savunulması, referandumda çıkacak ‘Hayır’ ile güç kazanacak

Türkiye, anayasa değişikliği için referanduma giderken, emekçilerin gündeminde neler var? HDP Emekten Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı Serpil Kemalbay; referandumun işçi perspektifini, işsizlikle ilgili gelişmeleri, gelir dağılımını, iş güvenliğini, OHAL ve emek gündemindeki birçok başlığı değerlendirdi.

HDP’li Kemalbay, Olağanüstü Hâl’de (OHAL) gerçekleşecek olan anayasa değişikliği referandumunun işçiler üzerindeki etkisini “Yine OHAL koşullarında referanduma gidiyoruz. Nereden baksanız 12 Eylül askeri darbesine öykünen bir süreç. Bütün otoriter rejimler, darbeler, sermaye lehine davranırken; emekçinin düşmanıdır” ifadeleriyle değerlendiriyor.

Varlık Fonu ve Bireysel Emeklilik Sistemi’nin (BES) gelir dağılımındaki ayrımı artırdığını belirten Kemalbay, “Bu mekanizmalar işçiden alıp patronlara veriyor. Bu zengini daha zengin yoksulu daha yoksul yapmaktan başka bir şey değil” diyor.

Büyüme rakamlarında işçi odağına değinen Kemalbay, “Emekçilerin son 14 yılda reel gelirlerindeki artış yüzde bir bile değil. Türkiye, borçlular ülkesi oldu. Doğmamış çocuklarımız bile borç içinde. Değil gelirlerinde yükselme; emekçilerin yarısından fazlası borçla kendini döndürmeye çalışıyor” diyerek borçlanmaya dikkat çekiyor.

dokuz8HABER’den Sezgin Kartal’a konuşan Kemalbay, şunları söyledi:

OHAL koşullarında referanduma gidiyoruz. Çalışanlar bundan nasıl etkilendi?

7 Haziran’dan bu yana ülke, keyfi biçimde yönetiliyor aslında. Erdoğan, çözüm sürecini rafa kaldırdığını söylemişti ya, o zamandan bu yana hukuk da açık bir şekilde rafa kaldırıldı. HDP dışında kalan siyasi aktörler buna göz yumdular. 12 Eylül Anayasası dahi bu iktidara fazla geldi. O yüzden, 15 Temmuz darbe girişimini fırsata çevirerek OHAL ilan ettiler. 16 Nisan’da OHAL koşullarının süreklileşmesine hizmet edecek bir antidemokratik anayasa teklifini oylanacak.
Yine OHAL koşullarında referanduma gidiyoruz. Nereden baksanız 12 Eylül askeri darbesine öykünen bir süreç. Bütün otoriter rejimler, darbeler, sermaye lehine davranırken; emekçinin düşmanıdır. OHAL ilan edilmesinin ardından, bir gecede çıkartılan Kanun Hükmünde Kararname’lerle (KHK) yaklaşık 103 bin kamu emekçisi işten atıldı. Öğretmenler, akademisyenler ihraç edilen kamu çalışanları, sadece açlığa mahkûm edilmedi; sosyal ölüme de terk edildi. Kayyım atanan belediyelerden, TMSF’ye devredilen şirketlerden binlerce işçi, işten atıldı ve emekçiler hak gaspına maruz kaldı. Kadınlar hak kaybetti. Grevler yasaklandı. Çalışanlar bedenlerini açlığa yatırma, sokakta direnmekten başka hiçbir hak arama mekanizmasına sahip değil.

İşsizlik giderek yükseliyor, hükîmet çareyi işverenleri fonlamakta arıyor. Bu işsizliğin önüne geçecek mi?

Bilimselliği sorgulanan TÜİK’e göre dahi genişletilmiş işsizlik verileri yüzde 20’lerin üstünde. Bir yandan kadın istihdamını artıracağız derken son bir yılda yaklaşık 40 bin sigortalı çalışan kadın emekçi işten atıldı. Her 5 gençten biri işsiz. Bunun yanısıra 19 milyon aile yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Yani bir yandan ağır bir işsizlik sorunu yaşarken aynı zamanda çalışan yoksullar ülkesiyiz. Sürdürülen ucuz emek politikaları ile işsizliğin önüne geçilmesi mümkün değil. Aksine böyle giderse işsizlik daha da büyüyecek.
Bu arada hükümetin içerde ve dışarda sürdürdüğü yanlış politikalar nedeniyle ekonomik bir krizle de karşı karşıyayız. İktidar kendi ekonomi politikalarının başarısızlığını örtmek için İşsizlik Fonu, Bireysel Emeklilik Fonu, Varlık Fonu gibi mekanizmalarla işçiden alıp patronlara veriyor. Bu zengini daha zengin yoksulu daha yoksul yapmaktan başka bir şey değil.

Geçtiğimiz ay Türkiye’nin en zenginleri açıklandı. Özellikle AKP’ye yakınlığıyla bilinen şirketlerin cirolarını yükselterek ilk sıralara yerleştiği görülüyor. Emekçilerin gelirlerinde yükseliş gözlemliyor musunuz?

Emekçilerin son 14 yılda reel gelirlerindeki artış yüzde bir bile değil. “Türkiye büyüdü” diyorlar, bu bir yalan; ancak yine de sormak gerekir “O zaman emekçilerin gelirleri niye büyümedi?” Türkiye, borçlular ülkesi oldu. Doğmamış çocuklarımız bile borç içinde. Değil gelirlerinde yükselme; emekçilerin yarısından fazlası borçla kendini döndürmeye çalışıyor. Öte yandan doğamız, emeğimiz, tarihimiz, kültür varlıklarımız, her şey, AKP yandaşlarına peşkeş çekiliyor. İktidara yakın sermaye bir gecede palazlanıyor.

Referandumda ‘evet’ ya da ‘hayır’ çıkması emekçiler için nasıl bir önem taşıyor?

Referandum, hiçbir şeyin sonu ve hiçbir şeyin başlangıcı değil kanımca. Referandum, emekçilerin, barış ve demokrasiden yana güçlerin sürdürdüğü mücadelenin daha ileri sıçramasıyla mı sonuçlanacak; yoksa darbecilerin elini mi daha güçlendirecek, onu gösterecek.
Eğer güçlü bir ‘hayır’ çıkar; emekten, demokrasiden ve barıştan yana güçlerin eli güçlenirse, sivil darbeyi yenmek için de elimiz güçlenecek. Emek, barış ve demokrasi güçlerinin 7 Haziran’da onaylanan ortak, yeni bir yaşam inşa etme fikrinin daha da gelişmesi için büyük bir fırsata sahip olacağız.
Bunun yanı sıra çok somut ve çok önemli kazanımlar da ‘hayır’ çıkarmamıza bağlı. Bunlar, anayasayı nasıl ki iyileştirmek için değil; daha da otoriterleştirmek için değiştirmek istiyorlarsa, Kamu Personel Rejimi Kanununu da daha da geri götürmek için değiştirmek istiyorlar. Kamuda liyakati kaldırıp “kul” sistemini getirmek istiyorlar. 657’nin görece iş güvencesini kaldırmak istiyorlar. Bu sürecin ve genel olarak taşeronlaştırmanın, kiralık işçiliğin, emeğin güvencesizleştirilmesinin durdurulabilmesi için bu iktidarı durdurmak gerekiyor. Güçlü bir ‘hayır’, bu politikaları mahkûm etmektir. Yine kıdem tazminatının fona devredilmesi de gündemde. Kıdem tazminatı, iş güvencesi ve örgütlü işçi sınıfının sigortasıdır. Referandumda emekçiler kıdem tazminatının ellerinden alınmaması için de sandıktan güçlü bir ‘hayır’ çıkartmak zorunda. Yine işinden atılan kamu emekçilerinin, akademisyenlerin geri dönüşü güçlü bir ‘hayır’ çıkması ile mümkün olabilecek. Siyasi tasfiyeye uğrayan yüz yıllık kazanımlarımızın geri alınması ve emeğin savunulması, referandumda çıkacak ‘hayır’ ile güç kazanacak.

Son olarak her yıl, iş cinayetlerinin binlerin altında olmadığı bir ülkeye dönüştük. En son Çerkezköy OSB’de Türkiye’nin önemli tesislerinden birinde patlama meydana geldi. Bunların önüne geçilemez mi?

AKP’li yıllarda 20 binin üstünde işçi çalışırken, ekmeğini kazanırken öldü. İş yeri koşulları nedeniyle ölümlerin gerçek sayısı ise, meslek hastalıkları nedeniyle ölümleri katarak söylenmeli. Ne yazık ki Türkiye’de meslek hastalıkları devlet eliyle gizleniyor. O yüzden bu 20 bin canın içinde ‘meslek hastalıkları nedeniyle ölümler’ yer almıyor. İLO’nun bir çalışmasına göre meslek hastalıkları sonucu ölümler, iş kazası sonucu ölümlerin 6 katı kadar. Ancak AKP bu ölümlere “şehit” diyerek işlenen iş cinayetlerini tartışılmaz kılmaya çalışıyor.
Bu iktidar, iş cinayetlerinden bire bir sorumludur. Kârları yükseltmek ve ucuz emek cenneti yaratmak için işçi katliamlarının üstüne gidilmemesi nedeniyle bu kadar çok işçi ölüyor. Sorumlulardan hesap sorulacağına, aksine, Soma’daki gibi “kaza”, “fıtrat” diyerek cinayetin üstü örtülüyor. Bilinçli olarak denetimlerin yapılmaması, cezasızlık politikası izleniyor. Bizler, siyasi iktidarın sermayeyi korumak için işçilerin ölümüne göz yummasına sessiz kalamayız. Biz emekçilerin her zaman yanındayız, yanında olmaya devam edeceğiz. İş yerlerinde örgütlülüklerini, sendikalaşmalarını destekleyerek yaşamlarına ve emeklerine sahip çıkmalarına ön ayak olacağız. Unutulmamalı ki, işçiler, yaşamlarına esas olarak iş yerlerinde yürütecekleri öz örgütlenmeleri ve kendi mücadeleleri ile sahip çıkabilirler. Kendi örgütlenmeleri, sendikalaşmaları, dayanışmaları ile ölümleri önleyebilir; sağlıklı, güvenli çalışma koşulları yaratabilirler. Çerkezköy’de yaşanan patlama ve çevreye yayılan zehirli gazlar, kimyasal kirlilik, sadece işçileri değil; Çerkezköy halkı için de, doğa için de, tarım alanları için de büyük risk taşıyor. Dilova’sında sanayi, kirlenme nedeniyle en yüksek kanser oranlarının yaşandığını unutmayalım. O nedenle işçilerin yükselteceği mücadele, hepimizin, herkesin omuz vereceği bir mücadele olmalıdır.
Bu vesileyle yaklaşan 1 Mayıs gününde tüm emekçilerin, işçilerin; birlik, mücadele, dayanışma gününde 1 Mayıs alanlarını doldurmalarının önemine vurgu yapmak isterim.