Sosyal medya ahlakına ‘farklı’ bir bakış

Sosyal medya üzerine yazılanlar, “bunları kullanmamız günah mıdır hocam” gibi fetva forumlarından tutun, gazete makalelerine, hatta bazı tıp fakültelerinin Nöroloji bilim dallarında yazılan makalelere kadar uzanıyor. Biz ise ortalama toplum olarak sosyal medya meselesini(-burada sorunlu noktalarını kastediyorum) çok dar bir kapsamda ele alıyoruz. Bu konu hakkında ortalama olarak yazılıp çizilenlere değinmek, ardından da sosyal medyanın fark edilmediğini düşündüğüm bir yönüne vurgu yapmak istiyorum. Öncelikle klasiklerden başlayalım. Bunlar her ne kadar hepimizin bildiği şeyler olsa da “el tekraru ahsen velev kane yüzseksen”

Sosyal medyanın bu yönü, dini hassasiyetlere sahip olan insanlar açısından önemli. Dinlerini hayatlarına aktarmak isteyen kişiler, sosyal medya kullanımında da buna dikkat etmeye çalışıyor ve başkalarını da bu konularda uyarıyorlar.(!) Bu uyarıların genel kapsamı çoğunlukla toplumumuzdaki avamî ahlak anlayışından nasibini aldığından dolayı ‘kadınların fotoğraf paylaşması’ ve benzeri kavramlar ekseninde dönüyor. Avamî ahlak anlayışı demem tam olarak şundan dolayı ki, avamdan bir insana ahlak nedir? ve islam dininde ahlaka aykırı davranışlara örnekler nelerdir? diye sorulduğunda çoğunlukla; ahlak için, cinsellik kategorisinde toplumun hoşlanmadığı davranışlarda bulunmamak tanımı yapılacak ve ahlaki olmayan davranış örneği olarak da zina, açık giyim gibi örnekler verilecektir. Sözüm meclisten içeri olarak belirtmem gerekiyor ki, çoğumuzun bu sorulara vereceği cevap bunlardan ibaret olacak, belki bazı kişiler içki içmek ve hırsızlık gibi davranışları ekleyecek, çoğumuzun aklına yalancılık, dedikoduculuk, iftira ve söz taşıyıcılığı gibi ahlaksızlıklar gelmeyecektir. Bu yüzden de sosyal medyanın dini ve ahlaki yönü tartışılırken de insanlar birbirlerini genelde bu mahremiyet meseleleri üzerinden eleştiriyor; bu mecralarda yapılan çirkin konuşmalar, nefret söylemi, kesinliğinden emin olunmayan bilginin yayılması gibi meseleler çoğunluk tarafından gayrı ahlaki bulunmuyor.

bilgi notu:söz konusu ahlak anlayışı hakkındaki eleştirilerim bunları haklı bulmamamdan değil, böyle bir ahlak anlayışını kısır ve yetersiz bulmamdan kaynaklanıyor. yoksa, tanımadığı bir insanın cep telefonu kamerasına poz vermeyecek insanların, sosyal medyada koydukları fotoğrafları “arkadaşlarının arkadaşları”nın da görüyor olması onlar için bir endişe sebebi olmalı. sadece dini sebeplerle değil, aynı zamanda güvenlik sebebiyle de.

Son zamanlarda en az mahremiyet eleştirileri kadar popüler bir alan bu alan. Fakat ne kadar eleştirilse de hâlâ çılgınca, eleştirileri anlamsızlaştıran paylaşımların da yapıldığı bir alan. Zaten tüm bu yazdığımız eleştirilerin münferid etkiler oluşturmaktan ziyade bir faydası olacağını düşünmüyorum. Çünkü kötü şeylerin konuşulması da onları bir yerde besliyor.

Batıl şeyleri iyice tasvir, sâfi zihinleri idlâldir.

-Bediüzzaman

Ne diyorduk.. Göz hakkı diyorduk. Hep duyuyordum da kendim yaşayınca daha bir başka oldu etkisi. Medrese eğitimi almış bir ablamız evine gelen misafirlerle yediği trileçeyi face’e koymuştu geçen aylarda. Nedense o anda trileçe alma imkanım yoktu ve canım çok istedi. Sonuçta biz eskiden, içindekiler görülüp de göz hakkı olmasın diye alışveriş filesi bile kullanmayan bir medeniyetin mirasçılarıyız vs vs…

Arkadaşlar bu muhabbet böyle gider… Eğer kalbinizin katılaşmasından korkuyorsanız restorantlarda dışarıdaki insanların görmeyeceği yerlerde yeyip içmeye çalışın, sokakta bir şey yemeyin ve sosyal medyada da böyle şeyler paylaşmayın. Bu konuda ölçülerimiz bellidir. Uzatmaya gerek yok.

Diğer konu bundan bir tık daha önemli bana kalırsa. O da kıskanılma, isteyerek kıskandırma(kibir ve gösteriş) ve nazar bahsi. Bu gerçekten tehlikeli bir bahis. Dinimizce nazar hakk’tır. Mutlu ilişkileri, sağlıklı evladı, başarısı vs olan herkesin de nazardan korkmasını tavsiye ederim. Elbette bunun için paranoyaklaşmaya gerek yok. Kişi muavvizeteyn(Nas ve Felak sureleri) gibi ayet-i kerimeleri okuyarak nazardan korunmaya çalışabilir. Bundan belki daha da önemlisi, nazar değmesine sebep olacak davranışlardan mümkün mertebe kaçınmak. İyiliklerini/sahip olduğu nimetleri ölçüsüz bir biçimde gözler önüne sermemek. Nazarı değiyor diye sevilmeyen insanlar vardır halk arasında. Böyle söylemlerle başkalarını suçlamaktan çok kendi üzerimize düşeni yapmamız daha iyi olacaktır. Tahminimce herkes, çocuğu olmayan arkadaşına bebek beklediğini coşku içinde haber vermemek gerektiği üzerinde hem fikirdir. Bu hassasiyet sadece ‘bize nazar değebilir’ diye bencilce düşünerek değil, karşımızdaki insanın da bu durum yüzünden neler hissedebileceğini hesaba katılarak, empatiyle uygulanmalı aslında. Patavatsız ya da kötü niyetli olmayan insanlar normal ilişkilerinde bu hususlara dikkat etseler de, maalesef iş sosyal medya noktasına geldiğinde bunun insanlarla aramızda bir ilişki biçimi olduğunu göz ardı ediyorlar. Sosyal medyayı sanal zannediyorlar. Ama ilişkiler açısından hiç de sanal değil, aksine çok gerçek.

Bu konuya psikolojik yönden değinmek gerekirse de: Hepimiz sosyal medyada en mutlu anlarımızı paylaşıyoruz.(gerçi geçenlerde ‘ameliyata girmeden önce ben’ şeklinde bir paylaşım da gördüm ama onu istisna olarak kabul etmek istiyorum :s ) Çoğu insan o gün eşiyle tartışmış olsa bile, “sahilde eşimle çay keyfi :)” diye bir paylaşım yaptığında kimse onların tartıştığını bilmiyor oluyor. Eğer fotojenik arkadaşlarsa bunlar, zihnimizde “onlar ne kadar mutlu, ama ben dün akşam eşimle tartışmıştım” imgesi oluşuyor. Bunu düşünen kişi biraz sonra kendi gittikleri düğünde fotoğraf çektiriyor ve “canlarımla birlikte kuzenin düğününde ❤ , mutluluktan uçtuğunu hissediyor.” şeklinde bir paylaşım yapıyor. Bu sırada sahildeki arkadaş düğünde mutluluk içinde poz veren arkadaşı görüp, “şunlara bak ne kadar da keyifliler, biz ise hâlâ biraz limoniyiz.” diye içinden geçiriyor. Ve bu kısır döngü böylece sürüp gidiyor.

Herkes başkasının hayatının kendininkine göre çok iyi olduğunu düşünüyor ve kendi hayatını öncekine göre daha da fazla dayanılmaz bulmaya başlıyor.

Her ne kadar bu eğilim herkeste ve her zaman diliminde olsa da, sosyal medya kullanımındaki artışın bu durumu iyice çığırından çıkardığını düşünüyorum.

Farkettiyseniz bu noktaya kadar değindiğim meseleler zaten az çok tartışılan ve sorun yarattığı hissedilen durumlar. Ayrıca bu söz edilenlerin ortak yönü, tabiatı itibariyle “güzel ya da normal olan şey”in sergilenmesine yönelik eleştiriler. Genel olarak göz ardı ettiğimiz husus ise olumsuz olanın(duygular, olaylar, fotoğraflar, haberler) paylaşılması.

Olumsuzluğun paylaşılması, üzerinde düşünülmesi gereken bir husus. İnsanlar farkında olsunlar ya da olmasınlar, kötüyü paylaşmaktan çok zevk alıyorlar. Bunun bir çok sebebi var. Bu konudaki gözlemlerime örneklerle değinmek istiyorum.

Ülkemizin son üç yıldır siyasi ve dolayısıyla yaşamsal gündemi maalesef çok olumsuz. Olumsuz olarak nitelendirme sebebim halkın arasında çok ciddi bir kutuplaşma doğurmuş olması. Kutuplaşma kavramı köşe yazılarında geçe geçe çok klişeleşti biliyorum ama kendinizi bir düşünün: bu bahsettiğim süreç içinde gezi parkı olaylarında, hükümet cemaat gerginliğinde, 7 haziran seçimlerinde ve şu anki terör olaylarında herhangi bir taraf almayan var mı aranızda? Ortalama Türkiye vatandaşı bu olayların en az bir ya da iki tanesinde mutlaka taraf almıştır. Çünkü olayların gelişme doğası bunu gerektirdi tüm taraflar açısından. Biliyorsunuz bizleri gazlamaya bayılan köşe yazarı ve Twitter fenomenlerinin dediği gibi “bitaraf olan bertaraf olacaktır.”

Şimdi geçmişte bir yolculuğa çıkalım ve az önce saydığım bu siyasi olaylarda sosyal medya yüzünden neler yaşadığımızı ve hissettiğimizi hatırlayalım. Kaç kişinin “gerçek yüzünü gördük” ve “ne kadar basit biri olduğunu farkettik”, kaç kişiyle bu olaylar yüzünden tartıştık, küstük, facebooktan sildik, hatta hayatımızdan sildik.(tam tersi de geçerli) Maalesef hemen hemen hepimiz bu yukarıda saydıklarımızdan birini yaşadık. Bu olayların sebebini açıklamak için “Biz başkalarının görüşlerini sindiremeyen medeniyetsiz insanlarız.” argümanını kullanmak kolaycılığa kaçmak olacaktır. Çünkü çoğumuz gerçek hayatta kantinin ortasında kendi siyasi görüşümüzün ya da cemaat liderimizin propagandasını yapmıyoruz. Hadi bu bir nebzeye kadar kabul edilebilir. Ama neredeyse hiç birimiz okulda yemekhane ortasında, ya da bir bayram günü aile toplantısında zıt durduğumuz görüşteki insanlara açıkça hakaret etmeye başlamıyoruz.(gerçi böyle şeyler yapmayı marifet sayanlar var ama onlar da kendileri çalıp kendileri oynuyorlar.) Aslında insanlar çoğunlukla birbirlerinin fikirlerini seziyorlar, ama fikirler anlaşamayacakları düzeyde farklı ise bu konuları birbirlerine açmıyorlar. Çünkü bu noktada tartışma genellikle bir kısır döngü hâline geliyor ve bu kişiler birbirleriyle çay bile içemez oluyorlar artık. Fakat gerçek hayatta bunu yapmayan insanlar sosyal medyada bu görüşlerini açıkça, hatta bazıları da maalesef çok çirkin üsluplarda, alaycılık, aşağılama ve nefret söylemiyle harmanlayarak ilân ediyorlar. Okulda yüzünüze gülen arkadaşınız, evine gittiğinizde beraber muhabbet ettiğiniz akrabanızın sizin ait olduğunuz bir güruhtan tam manasıyla tiksindiğini görmek sizde çoğunlukla bir öfkeye ve hayal kırıklığına yol açıyor. Karşımızdaki insanın iki yüzlü olduğunu düşünüyoruz o anda. Aslında iki yüzlülük bir nimettir ama haberimiz yok. Bütün insanlarla onlar ve mensup oldukları topluluklar hakkındaki düşüncelerimizi yüzlerine haykırarak iletişim kurmaya çalışsaydık, iletişim asla devam edemezdi.

bilgi notu:ikiyüzlülüğe yaptığım bu övgünün yüzüne gülüp arkasından kuyu kazmak olarak anlaşılmasını istemem. çünkü böyle bir şeyden söz etmiyorum. görüşünü beğenmesen de hoşlanmadığın yönleri olsa da yüzüne gülüp, asla dedikodu etmeden, o kişi hakkında iyi zan beslemeye gayret ederek iletişimi politik bir biçimde sürdürmeyi kastediyorum. aksi hâlde insan babasıyla bile geçinemez zaten.

Beni bu olaylardan hükümet cemaat kavgası daha fazla etkiledi; çünkü içinde bulunduğum bir güruhun(dindar camia) gerçek yüzünü görmemi sağladı bu olaylar. Her iki tarafın sosyal medya paylaşımlarını takip ediyordum ve ortadaki ahlak yoksunluğu -yalan, iftira, konuyu saptırma, hedef gösterme, nefret söylemi, kaynağı güvenilir olmayan bilgiyi doğru imiş gibi yayma- beni şaşkına çevirmişti. Artık her gurubun içinden her türlü aşağılık düzeyinde insan çıkabileceğini biliyorum acı da olsa. Size çok komik gelebilir ama süreci takip etmek beni ikinci sınıftayken tam manasıyla kahretti ve bir süre sonra dayanamayıp sosyal medya kullanımını aylarca bıraktım. Aksi takdirde aklımı oynatacaktım. Bu olaydan bu kadar etkilenmeme anlam veremiyordum; sonra bir kaç gün önce Fatma Barbarosoğlu şu yazıyı yazdı da, ülkemizde olan, İslam dünyasında olan olaylardan bu denli olumsuz etkilenen bir ben değilmişim diye rahatladım.

Ne demiştik, bitaraf olan bertaraf olurdu… Artık hiç birimiz bertaraf olmak istemiyorduk. Tam da bu sebepten dolayı bazı insanlar facebookta isimlerinin başına TC yazdılar, yine bazıları Mısır’daki olaylar sebebiyle profil resimlerine Rabia işaretini, bazıları Amerika’da çıkan eş cinsel evlilik yasasından dolayı gökkuşağı renkli bayrağı, bazıları da Çin zulmünü durdurmak(!) için Uygur bayrağını koydular. Bu saydığım insanların hepsinin ortak noktası tarafını göstermekti. Haklı bulduğu ya da zulme uğradığını düşündüğü insanlara destek olmaktı. Elbette nefret söylemi içermeden yapılan bu gibi “sürü hareketleri”ne bir noktaya kadar saygı duymamız gerekiyor. Ukalalık ediyorsam bağışlayın, aslında bunun teknik olarak kimseye bir zararı yok. Sadece ben Gökhan Özcan gibi “Bir avatar çeker mi bunca ağırlığı” diyenlerdenim hepsi bu. Öte yandan bu gibi sürü davranışları insan topluluklarının birbiriyle alay etmesine de yol açmıyor değil. Mesela ulusalcı olmayanlar, TC’lere bayağı gülüyorlar. Rabiatül Adeviye meydanında olanları çok mesele etmeyenler de rabia(4) işareti için dört karı, dört bira gibi espriler yapıyorlar. Sonra sen nasıl bu kadar önemli bir işaretle ya da kısaltmayla dalga geçersin diye bir daha kavga çıkıyor. TC’ciler diğerlerini vatanı satmakla, rabiacılar dalgacıları terbiyesizlikle itham ediyor ve bu böyle gidiyor…

Bu gibi sürü hareketleri ayrıca bizi son derece sınıflandırılabilir nesneler hâline getiriyor. Şu an facebook arkadaşlarımın profillerine girsem kısa bir inceleme ile (profil resmi, son üç gönderi, hangi gazeteden haber paylaşıyor vb) onların çoğunu kolayca sınıflandırabilirim. Muhtemelen başkası da beni sınıflandırabilir. Aslında sınıflandırılmak her zaman çok kötü bir şey değil. Yani bunu kendimiz seçiyorsak. Ama çoğunlukla sınıflandırılmayı sadece onaylıyoruz. Nasıl sınıflandırılacağımız, photoshopla hazırlanan avatarlarımız gibi başkaları tarafından belirleniyor. Bazı gönderiler dolaşıma sokularak dinimizi, milletimizi ya da insanlığımızı kanıtlamamız için, zulme karşı dilsiz şeytan olmamamız ya da sessiz kalmamamız için o gönderileri paylaşmamız buyuruluyor. Biz de paylaşıyoruz. Allah korusun tehdit ettikleri gibi değerlerimiz elimizden gider yoksa!

Tam bu noktada sempatiksinirler okuyucuları için arşivimden özel olarak çıkardığım bir belgeyi sizinle paylaşmak istiyorum. Şaka bir yana bu tabloyu Kadir Has Üniversitesi kütüphanesinde ders çalışırken canım sıkıldığı bir sırada hazırlamıştım.(veriler 2014 sonbaharına aittir.) Telefon rehberimde yaklaşık 400 numara kayıtlı, bunların bir kısmı aynı kişinin diğer numarası, ayrıca resmi yerlerin, dükkanların numaraları da var. Bu 400 numaranın 222 tanesini(şahsa ait) dini-siyasi-ideolojik görüntüsüne göre sınıflandırmaya tâbi tuttum. Gruplandırmayı sığ sosyolojik bilgi seviyeme göre yaptım açıkçası. Ama yine de fikir veriyor :D Buna göre rehberimdeki kişilerin 192 tanesi kendini “din ile tanımlayanlar” 30 tanesi ise “ideoloji ile tanımlayanlar”. Elbette az da olsa bilmediklerim de var :D Kendini dinle tanımlayanları herhangi bir cemaate bağlı olanlar ve olmayanlar olarak, ideolojiyle tanımlayanları ise sağ ve sol olarak genel hatlarıyla ayırmaya çalıştım. Kategorilerin yanındaki sayılar o gruba dahil ettiğim insan sayısını belirtiyor.
Tam bir fişleme tablosuna benziyor değil mi? Ama elbette isimleri yayınlamadım :) Arkadaşlar bu tabloyu hazırlayabilmek için ne kimsenin telefonunu dinlemem gerekti, ne de evlerine kamera taktım. Bu tablodaki gruplandırmayı yapmamı sağlayan verilerin çok azı insanlarla yaptığımız normal konuşmalardan, büyük çoğunluğu da sosyal medya paylaşımlarından kaynaklanmaktadır. Biz onları araştırmaya çalışmasak da, insanlar kendilerini bir topluluğun içinde nesne olarak sunmak konusunda gayet mahirler. Elbette ben de bu nesnelerden biriyim sosyal medyadaki paylaşımlarımla. Burada bu çarpıcı uyarıda bulunmamın sebebi, bizim farkında olmadan kendimizi sergileyiş biçimimizin bize nasıl dönebileceği yönünde bilinç oluşturmak. Böylece herkes kendini “istediği gibi gösterebilir”. Elbette bu da başka sorunlara sebep olacaktır. O da ayrı bir mesele. :)

Deminki konuya dönersek, paylaşmadığımız zaman onurumuzu kaybetmek ile tehdit edildiğimiz gönderiler, avatar meselesi kadar masum olmuyor çoğu zaman. Söz konusu gönderilerin çoğu yalan haber, başka bir olaya ait olduğu halde yalan yere gönderiye iliştirilmiş fotoğraf, nefret söylemi ve tahrik içeriyor. Çoğunda bilgiler kaynaksız. Ve bunu hızlı bir şekilde yaymazsak büyük bir felaket olacağı şeklinde bir iddia ortaya atılarak paylaşılması temin edilmiş oluyor.(Bu gibi yalanları görür görmez tanıyabilmek için tıklayınız.) Bizler de aman paylaşsam elime mi yapışır, diyerek sadece 1 saniyemizi ayırıyoruz ve bütün sorumluluğumuzu yerine getiriyoruz. Az önce IŞİD’in intihar eylemi yapıp suçu başkasına atmasını engelledik, az önce yaralı bir çocuğun resmini paylaşarak facebook’un onlara 1 TL katkıda bulunmasını sağladık, az önce Çin zulmünü bütün dünyaya duyurup Uygurların derisinin yüzülmesine engel olduk. Şimdi günlük işlerimize dönebiliriz.

Bütün bu bayağılığın bu kadar revaçta olmasının ana sebebinin bu olduğunu düşünüyorum: Ben üstüme düşeni yaptım, konforu. (Artı heyecan.) Bize ulaşan haberlerin kaynağını tespit etmek çok zor olduğundan(!!) böyle bir zahmete girmeye gerek yok. Ayrıca paylaşma konforuna ulaştıktan sonra çoğumuz için bu mesele kapanmış oluyor.

Maalesef kuru gürültü koparma alışkanlığımız oldukça fazla. A. hocamın başından geçen bir olayı paylaşmak istiyorum sizinle. Popüler bir gazete yazarı geçtiğimiz yıllarda Twitter’dan “Suriyeli mültecilerin durumu çok vahim bir şeyler yapmalıyız, amannn eyvahhh” diye ortalığı velveleye verirken, bir katkı sunmak amacıyla “Arapça öğrenmeye ne dersiniz?” diye cevap veren A. hocamın tweeti en ufak bir tepki dahi görmemişti. Lakin A. hocam “devlet! suriyeliler parkta donarak ölene kadar bekleyecek misin?” gibi sloganik bir tweet atsaydı RT’yi direk olarak kapardı. Ancak sorumluluk almayı ve en az 2–3 yıl düzenli çalışmayı öneren bir teklifte bulunmuştu A. hocam. Bu yüzden de karşılığa layık bulunmadı. Halbuki insanların ihtiyaçlarının ne olduğunu tespit için öncelikle onlarla anlaşabilmek gerekirdi.

Bütün bu sözünü ettiğim kötü paylaşımlar içinde beni en çok rahatsız edeni maalesef bu konu. Eskiden her şeyi televizyondan izliyorduk, orada da kaza ve savaşlarla ilgili haberler verilirken en azından bir sansür koyarlardı. Maalesef sosyal medyanın hayatımızdaki en olumuz etkisi bu: sansürün kalkması ve her şeyin pornografikleşmesi. pornografi, gösterilmemesi gereken herhangi bir şeyin (üstelik de bayağı bir şekilde) gösterilmesine verilen ad. Bu ister cinsellik olsun, isterse birinin derisinin yüzülmesi.

Parçalanmış insan bedenlerini hatta o kadar ileri gitmeye gerek yok ölü insanları sansürsüz olarak sergilemek bir çeşit pornografidir. Paylaştığınız fotoğrafın bir mazluma ya da sizin düşmanınıza ait olması fark etmez. Sonuçta bu cesetlerin ortak paydaları insanlara ait olmaları ve bir meta gibi sergilenmeleri doğru değil. Maalesef bu söz ettiğim hatayı daha çok dindar kesimde görüyorum. Üstelik hocalarım gibi koca koca insanlar da yapıyorlar bunu. Amaçları mazlumların sesini dünyaya duyurmak. Ama yaptıkları şeyin “müslümanların bu şekilde ölmesi normaldir.” anlayışını beslemekten başka hiç bir işe yaramadığını belirtmek isterim. Beyinsiz Adam isimli eski twitter fenomeninin de dediği gibi: “Suriye’de yine bir takım sayılar ölmüş.”

Bu görüşlerimde haksız olduğumu düşünenlere kendi yaşadığım bir şeyi örnek göstermek istiyorum. Lise yıllarımızda arkadaş gurubum içinde vahşet düzeyinde cinayetlerden söz eden romanları okumak çok revaçtaydı. Reklam olmaması açısından isim vermek istemiyorum ama bu romanların ortak özelliği ölme biçimlerinin sıra dışı olması ve hepsinde insanların organlarının dışarı çıkmasıydı. Dindar bir kolejde dindar insanlarla ne halt etmeye o romanları okuduğumuzu şu an anlamıyorum elbette ama o zaman heyecanlı buluyorduk işte. Sonra bütün Türkiye’yi derinden sarsan o bilindik olay meydana geldi. Bir genç, kız arkadaşını öldürmüş, sonra cesedini saklamaya çalışırken sığmadığı için başını gövdesinden ayırmıştı. Bu olay çok yankı buldu; çünkü Türkiye’nin cinayet sosyolojisine uygun olmayan bir durum vardı ortada. Bu olay benim de söz konusu vahşet romanlarını okuduğum dönemin hemen arkasına denk gelmişti. Allah affetsin içimden, ‘ne varmış kafasını kestiyse, niye bu kadar abartıyorlar’ diye geçirmiştim. Zihnim böyle bir olayı trafik kazasında ölme düzeyinde vaka-i adiyeden bir durum olarak kodlamıştı maalesef. Bu fıtrat bozulmasını farkeder farketmez bu tarz kitaplar okumayı terk ettim, şükür.

Bu da dindar cenahta yaygın olarak gördüğüm bir problem maalesef. Gimdes isimli helal gıda sertifikası veren kuruluş bile kendilerinden sertifika almayan kuruluşlar için “bunların malları haramdır” demiyor, bizden sertifikaları yok, diyorlar.(Almak için başvurmamış da olabilir.)

Bu konuda söz söyleme selahiyetine sahip böyle kuruluşlar bile bir şeyi haram ya da tehlikeli ilan etmek konusunda bu kadar hassas iken, maalesef müslümanlar sosyal medyada bir gıdanın ya da bir ürünün haram ya da tehlikeli olduğunu kolayca ilan/iddia edebiliyorlar. Mesela bir ara danonelerin çocukları gerizekalı yapmak için tasarlandığına dair bir söylenti dolaşıyordu. Bu yalanı ortaya atan kişiler inandırıcı olması için, bir üniversite profesörünün ismini kullanarak bilimselimsi bir metin kaleme almışlardı. Bu metin whats app gruplarından Facebook’a kadar döne dolaşa 8 senedir paylaşılıyor. Belki hala inananı vardır. Şimdi size soruyorum, devlet dana etinin içine kanatlı eti karıştıran firmaları bile ifşa ederken, bir nesli zihinsel özürlü yapma ihtimali olan bir ürünü nasıl tespit edemez ve nasıl engellemez? Bu ne Amerika ne İsrail’miş arkadaş. Devlet milyonlarca kişinin sağlığını tehlikeye atan bir durumu bile engelleyemiyor onların korkusundan.

Hadi bu paylaşımları ortaya atanlar kötü niyetli, ki muhtemelen bundan maddi bir çıkarları var. Bize ne oluyor da buna alet oluyoruz? Muhtemelen sebebi yine “aman elime mi yapışacak, önlem olarak danone yemeyiversinler, zaten boykot.” diye düşünmemiz. Sorumluluk sahibi olmak adına yaptığımız bu davranış aslında sorumsuzluğun daniskasından başka bir şey değil. Prima ve Orkidler insanları kısır yapıyor lafı dolaşıyor mesela. Bu sizin için çok önemsiz bir şey belki, zaten o ürünleri kullanmıyorsunuz, ama çocuk sahibi olamayan ve geçmişte de bu ürünleri kullanmış olan bir kadının bu paylaşımı görünce neler hissedebileceğini hiç düşünüyor musunuz? Nasıl bir pişmanlık ve vicdan azabı çekecek? Belki, “Boykot ürün olduğu halde almıştım, Allah şimdi cezamı verdi.” diye düşünecek. Ama bunlar bizi hiç enterese etmiyor tabii. Kullanmayıverseydi.

Sosyal medya önümüzdeki yıllarda da çok tartışılmaya devam edecek gibi görünüyor. Ama artık bizler de bu tartışmada daha öngörülü ve entelektüel bir noktada yerimizi almalıyız, diye düşünüyorum. Bizim tek meselemiz sosyal medyada fotoğraf paylaşmak caiz midir, şeklinde sığ bir ahlakçılık olmamalı; günlük hayatta, muamelatta ne gibi ahlaki değerler varsa bunlara sosyal medyada da dikkat etmeliyiz.(doğruluk, dürüstlük, adalet vb.)

Öte yandan hepimiz eleştiri noktalarını daha çok iyi şeylerin paylaşılması ve başkalarının kıskandırılması üzerinden yapıyoruz. Halbuki insanların birbirine düşman olmasına sebep olacak kötü içerikler paylaşılması çok daha tehlikeli toplum için. Böyle giderse her geçen yıl daha fazla birlikte yaşayamayan yığınlar hâline geleceğiz. Hepimiz kendi aramızda bölündükçe bölünüyor, yeni ötekiler ilan ediyor ve marjinal topluluklar hâline geliyoruz bu olaylar yüzünden. Bunu önlemek için bize düşen görev yararsız ve bilhassa da fitne saçan gönderileri(nefsimizin hoşuna gitse bile) paylaşmaktan hatta beğenmekten kaçınmamız.(beğendiğiniz şeyler de görülebiliyor arkadaşlar) Hatta herkesi “sosyal medya perhizini nasıl yapabilirim?” hususunda düşünmeye davet ediyorum. Hepimizin bir şeyler yapmak için ekstra vakte ihtiyacı var. Emin olun bunları gereksizlikleri ölçüsünde hayatınızdan çıkardığınız için hiç bir şey kaybetmeyeceğiniz gibi çok şey kazanacaksınız.

Bütün bunlar benim şahsi görüşlerim. Elbette bunları başkasına dayatamam. Kullanmak isteyen yine kullanacaktır. Görüşünü açıklamak isteyen yine açık edecektir. Benim bu yazıdaki amacım bu eylemleri yapmadan önce, bunların muhtemel sonuçlarını tartışmak ve insanların zihninde olumlu bir “acaba?” sorusu meydana getirmek.

En en son olarak da her teknoloji bizde bir şeyleri değiştiriyor. Batının teknolojisini alalım, ahlakını değil, teklifi bu yönden tam bir saçmalık. Hiç bir şeyi onu oluşturan zihniyetten bağımsız kullanamazsın ve her ürün senin zihnini mutlaka bir yönden değiştirir. Bu vesileyle dindar kesime göre entelektüel olarak en az 10 yıl önden giden Nazife Şişman‘ın da bu konuda çalışmalar yaptığını duyurmuş olayım. Maalesef kış döneminde Fatih Ali Emiri kültür merkezinde yaptığı söyleşilere 5–10 kişi katılıyor. Kendisini sosyal medyadan pazarlamadığı için popüler değil fazla. Ama hepimiz 10 sene sonra onun bugün konuştuklarına geleceğiz büyük olasılıkla. Bu bağlamda Diriliş Postası gazetesi fikriyat kısmında her hafta cuma günleri yazıları çıkacak olan eşim M.Ijaz‘ın ilk yazısı Sosyal medyanın zihnimizi evrimleştirmesi üzerine. Mutlaka okuyun derim.

Hepimize sosyal medyayı ahlaklı kullanarak, gerçekten sosyal kalabildiğimiz bir hayat diliyorum. :)

AEO x)

Bunu beğen:

Beğen Yükleniyor…

İlgili


Originally published at sempatiksinirler.wordpress.com on August 23, 2015.