Earpicker
Earpicker
Aug 16, 2017 · 4 min read

Savaşın Gölgesinde Müzik

100 yıl önce 28 Temmuz’da dört yıl sürecek ve tüm tarihi savaşlarda olduğu üzere sonuçları, bir türlü tükenmek bitmeyecek Birinci Dünya Savaşı başladı. Hafızalarımızı tazelersek savaşın- en azından görünen- başlama nedeni 28 Haziran 1914’te Avusturya-Macaristan İmparatorluğu veliahtı Arşidük Franz Ferdinand’ın bir Sırplı öğrenci tarafından öldürülmesiydi. Yükselen milliyetçilik ile savaşın sonucunda dünya haritası ciddi değişikliklere sahne oldu. Ya müzik dünyası nelere sahne oldu? Sanatçı, besteci bu savaştan payını nasıl aldı? Daha doğrusu kendine pay çıkarıp, düşünce ve duygularını nasıl yansıttı?

Dönemin Avusturya-Macaristan İmparatorluğu kapsamında Moravia’da doğan Leos Janacek (1854–1928), Dvorak’ın etkisinde kalsa da Smetana ile birlikte Çek müziğinin en önemli temsilcilerindendir. Aynı zamanda çok önemli bir halk müziği derlemecisi olan Janacek, dönemin yükselen milliyetçilik ruhuna uygun olarak 1897 yılında arkadaşlarıyla birlikte Avusturya ve Almanya karşıtı Rusya’nın destekçisi hareketin de kurucusuydu.

LEos Janacek

Janacek’in çok dikkat çekmeyen, günümüzde biraz daha sık seslendirilmeye başlanan 1.X.1905 piyano sonatı duygu yoğunluğu ile etkileyici bir küçük mücevherdir adeta. 1905 yılında Brno Üniversitesi için yapılan gösteri yürüyüşü esnasında bir işçinin polis tarafından hunharca öldürülmesi, Janacek’i derinden etkiledi. 1.X.1905 piyano sonatı bu etkileşimin sonucu ortaya çıktı. Janacek’in “Sokaktan” başlığını verdiği sonat iki bölümden oluşuyor: “Önsezi-Con moto” ve “Ölüm-Adagio”. Aslında üç bölümden oluşan sonatın “Cenaze Marşı” adını verdiği son bölümünü beğenmeyen Janacek, ilk seslendirişten hemen önce bu bölümü yakar. İşin kötüsü, Ocak 1906 tarihinde arkadaşı Ludmila Tuckova tarafından seslendirilen eserin geri kalan iki bölümünden de hoşnut kalmayıp Vativa nehrine atar. Ardından da pişmanlığını “Ve bir kuğu gibi suların üzerinde süzülüp gitti” sözleriyle betimler. Eseri seslendirmeden önce kopyalayan Ludmila Tuckova, bu tek ve son kopyayı 1924 yılında Janacek’e 70. yaş gününde hediye ederek, günümüze kadar ulaşmasını sağladı.

Yeni Dünya da doğal olarak savaş krizinden etkilendi. Orada ise kendi kendini eğitmiş bir genç besteci, müzik dilini günümüze uzanacak bir şekilde değiştirdi: Henry Cowell (1897–1965). Annesi ve babası küçük yaşta ayrılan Cowell, California Berkley Üniversitesi’nde bir süre öğrenim gördükten sonra New York’a geldi. Burada oldukça zor koşullarda yaşadı. Dönemin önde gelen, radikal ve uzgörülü piyanisti Leo Ornstein ile tanıştı ve çalıştı. 1912–1914 yılları arasında yazdığı Tides of Manaunaun (Manaunaun Dalgaları) adlı eserinde büyük dalgaları betimlemek için kullandığı “tone cluster” lar-tını kümeleri- müzik dilini kökten değiştirdi. Amerikalı başka bir devrimci besteci, John Cage (1912–1992) ise, öğrencisi olduğu Cowell’ın etkisiyle tüm yüzyılı derinden etkileyecek başka bir yeniliğe imza attı: “prepared piano” — konserden önce çivi, plastik parçası gibi materyelleri teller arasına yerleştirerek piyanodan farklı tınılar ve tını kümeleri elde etme sanatı. “Prepared piano”da kullanılan yöntemler, daha sonra “extended techniques” — gelişmiş teknikler- tanımıyla tüm çalgıların kendi olanakları kapsamında uygulanmaya başlandı.

Rus Balesi, Stravinski ve Satie

Eski kıtaya geri dönersek, 1907 yılından itibaren Paris’te ciddi bir Rus Balesi rüzgârı esmektedir. Rusya’nın duruşunu ve sanata yaklaşımını fazla “tutucu” bulan Sergei Dhiagilev (1872–1929), Paris’te bir Rus sanatı fuarı düzenledikten sonra Mariinski Tiyatrosu ve St. Petersburg balelerinin en iyi dansçılarını seçerek, “Rus Balesi”ni kurar ve Paris’e yerleşir. Paris’te dönemin Fransız bestecileri ile işbirliği yapmanın yanısıra, genç Rus besteci, Igor Stravinski’ye (1882–1971), siparişler verir. Stravinski’nin pagan Rus geleneksel müziklerini kullanarak yazdığı “Bir Bahar Ayini”, her ne kadar ilk seslendirilişinde gerek müzik otoriteleri gerekse seyirci tarafından hiç de hoş olmayan bir şekilde karşılandıysa da, müzik diliyle yeni bir çığır açtı.

Stravinski “Bir Bahar Ayini”

Tekrar etmekle birlikte, vurguları sürekli değişen, dolayısıyla son derece kafa karıştıran ritmik yapısı ve günün şartlarında bir bale için bu kadar yoğun ve çeşitli vurmalı çalgı kullanımı, bu yeni dilin en temel unsurlarıdır. Stravinski’nin müzik dili daha sonra Macar besteci Bela Bartok’u (1881–1945) da derinden etkiledi. Bu etkiyi yansıtan en tipik ve sevilen eserleri arasında Orkestra Süiti, Yaylı ve Vurmalı Çalgılar ve Çelesta için Müzik, İki Piyano ve Vurmalı Çalgılar İçin Konçerto yer almaktadır.

Diğer taraftan ise duruşuyla Debussy, Fauré, Ravel gibi dönemin diğer önde gelen Fransız bestecilerinden sıyrılan bir besteci: Erik Satie (1866–1925). Zamanın ekonomik krizinde, zaten varlıklı bir aileden gelmeyen dolayısıyla oldukça zorlanan Satie, herkes gibi başka bestecilerin kompozisyon tekniklerini taklit etmektense, dönemin edebiyat ve sanat çevrelerinden gelen etkilerle kendine has bir dil oluşturdu. Bugün dahi bazıları tarafından biraz küçümsenerek bakılan bu küçük dev insan, eserlerinin tanımlamalarında kullandığı oksimoronlarla Liszt ve Chopin’e gönderi yaparak, kendine has “basit” müzik diliyle, kendi de dahil olmak üzere herkesle ince ince dalga geçmesini bildi. Partisyonları adeta birer küçük tablodur. Bu küçük “tablolarda” metin ile notaların “şekli ve hareketi” arasında bağlantı kuracak kadar müşkülpesenttir Satie.

Dönemin önde gelen edebiyatçılarından Jean Cocteau’nun librettosunu yazdığı, Picasso’nun ise dekor ve kostümlerini tasarladığı Parade adlı balesiyle Wagner ile bile dalga geçmiştir. Wagner Alman milliyetçiliğini yeniden tanımlamışsa da, müzikte çığır açan “değişiklikler” gerçekleşmiştir. Bunlardan birincisi Tristan ve Isolde operasının uvertüründe kullandığı “Tristan akoru”dur. Eskilerin “diabolus musicum” –müziğin şeytanı- olarak adlandırdığı ses aralığını kullanarak, geleneksel armoni kurallarını delmesi diğeri ise operalarında “Gesamtkunstwerk” yaklaşımıdır. Wagner operanın bir bütün olarak librettosundan, kostümüne ve tabii ki bestelenmesine kadar tek elden tasarlanması gerektiğini savundu ve her şeyi kontrolü altına alarak kendisi tasarlamayı tercih etti. Satie ise, dönemin konusunda önde gelen sanatçı arkadaşları ile işbirliği yaptı ve bu yaklaşımını, “Gesamtkunstwerk ohne Sauerkraut/ Gesamtkunstwerk sans choucroute” (lahanasız Gesamtkunstwerk) şeklinde tanımladı. Fransa’nın müttefiki Almanya ol(a)maz dercesine…

Ya 100 yüzyıl sonra neredeyiz? Tarih gerçekten tekerrürden mi ibaret acaba?

-

Earpicker

Written by

Earpicker

musicologist, vocal coach, lecturer, researcher, writer-editor, trainer