4 — Hiç komik değil

Yedi sene önceydi. O sıralar daha kalabalık bir gruptuk. Yaklaşık 15 kişi vardı diye hatırlıyorum. Bir akşam artık iyice harabeye dönmüş MaltepePark alışveriş merkezinin girişindeki açık otoparkta konsey gibi daire şeklinde oturmuş konuşuyorduk.

Grup genel olarak birbirini uzun süredir tanıyan bizim ofis tayfasıydı. Yanlış hatırlamıyorsam 3 ya da 4 kişi sonradan eklenen vardı. Onlarla da iyi anlaşıyorduk. Ufak bir komün gibi yuvarlanıp gidiyorduk.

“Şimdi… Kışı geçirmek için kaç torba kömür yaktık?” diye sordu grubun yenilerinden Kemal. Kendisi savaştan önce sivil pilotmuş. Bir çok uçağı daha havalanmadan yok olan hava kuvvetlerinden çağrılmasına rağmen gitmemiş, kaçmış. Sonra yakalanmış, hapse düşmüş, idama çarptırılmış, firar etmiş, savaşta Uludağ’da saklanmış, sonra bizi bulmuş. Kendi hikayesini anlatırken hep “Beni öldürmeye çalışanların hepsi benden erken öldüler” diye bitirirdi. Ne demek istediğini hiç anlamadım.

“Abi, verimli yakamıyoruz ki kömürü. Yalandan kalorifer sistemi yaptık ama kışı zor çıkardı” diye cevapladım ben. Gruptan onaylar sesler çıktı. Bengü “Daha mayıs var. Mayıs geçen sene çok soğuk geçti” dedi.

Çalışan bir kalorifer sistemi yapmak zaten aylarımızı almışken, kış boyunca bütün eforumuzu onu çalışır halde tutmaya harcıyorduk.

Bir an “acaba nükleer kış dedikleri böyle bir şey mi?” diye düşündüm. Sonra “Ah internet olsaydı da baksaydım, tam olarak nasıl oluyor, nedir diye…” dedim içimden.

“Nasıl yapalım o zaman” dedi biri, kimdi hatırlamıyorum. Uzun bir süre hemen hemen hepsi mühendis olan grup, daha verimli bir ısınma yöntemi konusunda tartıştı.

Ben “Araçları kullanalım, soğuk olduğunda içinde otururuz” dediğimi hatırlıyorum. Çünkü benzinin ve benzeri akar yakıtların 4 sene sonra jöle kıvamına gelip işe yaramayacağını biliyordum -ki gerçek olduğu 2–3 sene sonra ortaya çıktı-, haliyle tasarruf yapmanın bir anlamı yoktu. Ama arabaların içerisinde oturmak hem sıkıcı hem de boğucu olduğu için bu fikir grup tarafından kabul görmedi.

Sanırım Mert kat kaloriferli bir bina bulmaktan bahsetmişti. Onun için de sağlam bir araştırma ve herkesin onaylayacağı bir bina bulmak gerekiyordu. Ayrıca hiçkimse taşınmayı en azından şimdilik istemiyordu.

Hemen herkesin kendine ait bir fikri vardı. Ama başımızda bir müdür olmadan biraz zor karar alıyorduk. Genelde kararlar grup halinde mecbur kalındığında alınıyordu. Bu yüzden kalabalık gruplar genelde dağılma eğilimindeydi.

Konu nereden oraya geldi bilmiyorum ama bir ara para üzerine konuştuğumuzu da hatırlıyorum. Hatta durup dururken ortam biraz gerilmişti. Paraya gerek yok diyenlerle, diğer gruplardan önce para sistemini getirelim diyenler karşı karşıya gelmişti. O zamanki “modern toplumu tekrar ve daha iyi bir şekilde kurma” hevesimizi hatırladıkça salaklığımıza gülesim geliyor.

Öyle böyle derken vakit geçmiş ve herkes yatmak üzere AVM’nin dükkanlarına dağılmıştı. Ben, Bengü, Sibel ve Yalçın abi Mudo’da kalıyorduk. Neredeyse tamamen yağmalanmış dükkana paravanlarla odalar yapmıştık. Diğer bir dükkandaki kalan döşekleri uyumak için toplayıp odalara koymuştuk. En köşede bir tane mutfak bile vardı, henüz çürümeyen şeyleri orada yemek haline getirip yiyorduk. Öğrenci yurdu gibi bir havası vardı.

Açıkçası, hala o günlerdeki lüks hayatımızı özlüyorum. Çünkü bakımsızlığa bir kaç yıl dayanan şehir kanalizasyon sistemi sağlığımızı tehdit etmeye başladığından beri şimdiki köy hayatını yaşıyoruz. Artık tuvaletlerimiz, kaldığımız barakaların içinde değil. Dışarıda ve uzakta. Gece tuvalete gitmeye korkuyoruz ve her üç ayda bir yeni bir bok çukuru kazmak zorunda kalıyoruz.

AVM’de kalırken garip bir ritüel başlatmıştık. Bazı akşamlar yatmadan evvel, popüler kültüre dair hatırladığımız rastgele bir şey hakkında konuşuyorduk. Televizyonun ve internetin olmadığı bir durumda eski hayatımıza ait kültürü korumak için böyle bir yöntem geliştirmiştik. Elbette planlı olarak gelişmemişti bu yöntem. Sadece iç güdüsel olarak eski hayatlarımıza dair şeylerin kaybolmasına razı olamıyorduk.

İşte o akşamki ritüeli başlatan Sibel’in “Cem Yılmaz’ın DVD’lerini bulamaz mıyız bir yerde?” sorusuydu. “Hakkaten lan… Hokkabaz’ı izleyesim geldi şimdi. Gerçi DVD filan kalmamıştır. Zamanında Youtube’dan izliyorduk hep” dedim. Yalçın abi biraz sessizlikten sonra “Evinde kopyaları vardır kesin” dedi.

Bu müthiş fikir dördümüzün kafalarında da kıvılcımları çaktı. “Evine gidelim o zaman. Kesin ölmüştür. Talan edilmediyse geri kalanları alırız” dedim. “Evet süper olur” dedi Bengü.

Da… Cem Yılmaz’ın evinin nerede olduğunu bilmemek gibi bir sorunumuz vardı. Elbette konum olarak İstanbul’da olduğunu varsayıyorduk, muhtemelen de zengin bir semtteydi. Ama tam olarak nerede olduğu konusunda hiçbir fikrimiz yoktu.

Ah internet… Şimdi olacaktın ki…

Sonra günler, haftalar, aylar geçti. Nüfus dairelerindeki, askerlik şubelerindeki kayıtların tutulduğu yerleri bastık. İsim benzerliğinden ötürü çeşit çeşit evlere girdik. Boğazdaki yıkılmamış ya da yakılmamış yalıları gezdik. Bebek’teki villalara girdik. Velhasıl İstanbul’un zengin muhitleri kazan biz kepçe Cem Yılmaz’ın evini aradık.

Hatta kendi çapımızda kötü bir şöhretimiz de oluştu. “Define avcısı bunlar” diye arkamızdan konuşulduğunu duyduk. Yok zenginlerin evlerinde altın mücevher buluyormuşuz, onu nereden buluyorsak karkas etle takas ediyormuşuz, sonra nasıl gidiyorsak Adalar’da eti mangal yapıp yiyormuşuz, manyak gibi de kimseyi çağırmıyormuşuz. Falan filan… Saçma sapan şeyler… Oysaki tek derdimiz; Cem Yılmaz’ın eserlerinin orjinal kopyalarını çalıp izlemekti. Yani hakikaten tamamen duygusaldık.

Günlerden bir gün bir yerden gözlüklü bir tip geldi. Adı İsmet. Uzun uzun kendinden bahsetti. Savaşın başından beri Taksim’deki kütüphanede yaşıyormuş. Oradaki her şeyi okumuş. Hatta bir kısmını ezberlemiş. Bir ara açlıktan kedi yemek zorunda kalmış. Hasta olmuş. Şimdi durumu iyiymiş, tek başına kitaplardan etsiz çiğ köfte yapmayı bile öğrenmiş. Yaza doğru Aydın’a gitmesi gerekiyormuş vesaire…

İsmet yaklaşık bir ay bizim grupta kaldı. Hepimiz İsmet’in normal olmadığını biliyor, hafiften kafadan kontak biri olduğunu düşünüyorduk. Açıkçası ben ondan hususiyetle pek hazzetmiyordum. Bir kere çok konuşuyordu. Her işi eleştiriyor, burnunu sokuyor ama elini sürmüyordu. Pratikte gayet boş beleş bir insandı. Ama Allah’ı var, teoride İsmet müthişti. Çok acayip şeyler biliyordu. “Ben bununla bir şey yaparım” diye sokaktan toplayıp eve alınan şeyler gibi, belki bir gün işe yarar diye adam ne anlatıyorsa ağzımızı açıp dinliyorduk. Şimdiye kadar hiç bir işime yaramasa da, gece denizde yön tayini nasıl yapılır, karpitle balık nasıl avlanır, konserve nasıl hazırlanır gibi ıvır zıvır bir sürü şey öğrendim ondan.

Sonra bir gün yine grup halinde toplanmış konuşurken Cem Yılmaz’ın evi konusu açıldı. Gruptaki birkaç kişi, bizim bir süredir Cem Yılmaz’ın evini bulacağız ayağına zengin evlerini talan ettiğimizi ima ederek bizimle dalga geçiyordu. Kinayeli bir şekilde “Ama niyeyse bir türlü bulamadılar Cem Yılmaz’ın evini” dediklerinde, İsmet sanki dünyanın en bilinen şeyiymiş gibi “Levent Loft’ta” dedi kayıtsızca.

“Hay amına koyim, bunu nerden biliyorsun” dedim şaşırmış bir halde gülerek. Öyle rahatlamış ve neşelenmiştim ki gittim sarıldım İsmet’e. İsmet gözlüğünü düzeltti, “Abi sözlükte başlığı bile vardı” dedi. Sarılmamdan pek hoşlanmadığını belli edercesine dirseğiyle beni itti.

Ertesi gün ekibe İsmet’i katıp gittik Levent’e. Yine bir sürü eve girdik. Kimi tanınmayacak halde viraneydi. Bazısı ise pek bozulmamış ama yine de yağmalanmıştı. Evin kime ait olduğunu etraftaki veya evlerin içerisindeki şeylerden çıkarmaya çalışıyorduk. Elbette bu tetkikimiz anca “Cem Yılmaz’ın olabilir” ve “Cem Yılmaz’ın değildir” gibi iki belirsiz sonuçtan birine sahip oluyordu.

Yine “Cem Yılmaz’ın değildir” diye düşündüğümüz bir evin bahçesine girmiştik. Evde savaş sonrası birilerinin kaldığı kesin gibiydi. Ev eşyaları, üst üste konmuş beyaz eşyalar ve koltuklardan evin girişine ve pencerelerine cepheler yapılmıştı. Bunlar genelde can havliyle insanların yağmacılara karşı koymak için düşündükleri işe yaramaz çözümlerdi. Başka yerlerde de benzer şeyler görmüştük.

Evin etrafındaki istihkamların üzerlerinde kurşun izleri de vardı. Belli ki kalan kişi kendini savunmaya çalışmıştı. Aslına buna sık rastlanmaz. Genelde işin sonunda kaçınılmaz yağma olduğunu farkettiğinizde “cana geleceğine mala gelsin” düşüncesine geçer, evinize giren çıkan kişilere aldırmaz bir şekilde bir köşeye sinersiniz. Yağmacıları kayıtsızca izlemeye koyulur, bu çılgınlığın bir an önce bitmesini beklersiniz.

O an “Demek ki ev sahibi içeride canı pahasına olan bir şeyi koruyordu” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Tam o sırada İsmet de “Abi burası. Ben bu çekyatı biliyorum” dedi. Bahsettiği çekyat bahçeye bakan büyük pencereye dayalı vaziyette duruyordu.

Şüpheli bir şekilde içeri girdik. Etrafı kolaçan ettik. Giriş, hol ve holün çıktığı salon darmadağınıktı. Kimi yerler ısınma amacı ile yakılan ateşten is tutmuştu. Yerlerde cam kırıkları, yırtık kağıtlar ve parçalanmış ev eşyaları vardı.

Ben salonun diğer kapısından çıkıp koridora doğru ilerledim. Diğerleri salondaki eşyaları karıştırmaya koyuldular. Koridordan devam ettim, sola döndüm ve yarı açık mutfak kapısına dayanmış bir ayak gördüm. Siyah asker botları ve siyah pantolonunun dizine kadar olan kısmı görünüyordu.

Ensemdeki tüyler bir anda kabardı. Sırtımdan aşağı bir damla soğuk ter aktı. Nefes alış verişim hızlandı. Adımlarımı daha temkinli atarken “Lan burada biri var” diye ötekilere seslendim. İçeridekilerden önce ses gelmedi. Sonra peşimden koridora yöneldiklerini duydum. O sırada mutfak kapısına dayanmış ayak canlandı. Kapıya yaklaşırken “Hocam?… İyi misin?… Silahımız yok. Zarar vermeyiz” dedim. Hemen arkadamdan “Canlı mı lan?” dedi Yalçın abi. Geriye doğru baktım. Kızlar tedirgin bir şekilde en geride bekliyordu. İsmet ortalıkta yoktu.

Kapıya doğru yaklaştım, hafifçe açtım ve mutfağa girdim. Sağ tarafta hemen duvarın dibinde Cem Yılmaz ağzından köpükler saçarak titriyordu. Oturuş şekli Av Mevsimi filmindeki öldüğü sahne gibiydi. Ama ağzından çıkan köpükler ve sadece beyazı görünen gözleri durumu oldukça çirkinleştiriyordu.

Herkes mutfağa geldi. Hepimiz şok içerisinde ayakta dikilmiş, Cem Yılmaz’ın can çekişini izliyorduk. Hiçkimsenin aklına bir şeyler yapmak gelmiyordu. İsmet dahil hepimiz kaskatı halde adamın titreyişini seyrediyorduk.

Titremeleri ve kasılmaları ara ara azalıp artarak devam ediyordu. Tam öldü dediğimiz anda vücudu tekrar kasılarak titremeye başlıyordu. Bilinci yerinde değilmiş gibi görünse de acı çektiği belliydi.

Diğerleri biraz sonra koşarak evden çıktılar. Ben kendime bunu neden yaptım bilmiyorum ama Cem Yılmaz’ı, kasılmaları bitip hareketsiz kalana kadar yaklaşık bir saat boyunca izledim.

Evden bir şey alamadık. Çünkü almak için geldiğimiz her şey çoktan yakılmıştı. AVM’ye geri döndük. Konuyu pek açmamaya çalışarak sorulara kaçamak cevaplar verdik. İsmet bir kaç gün sonra gitti. Biz de olayı unutmuş numarası yaparak günlemizi geçirmeye başladık.

O gün bugündür bazen “Belki İsmet’i daha önce bulsaydık. Cem Yılmaz’ı daha önce bulur, gruba dahil eder, gül gibi yaşar giderdik” diye düşünürüm. Bazense “İsmeti keşke hiç tanımasaydım da hayali aklıma kazınan bu işkenceye hiç maruz kalmasaydım” derim içimden.

Şimdi üzerinden yıllar geçmiş olmasına rağmen, geçen hafta yatmadan evvel Sibel; “Cem Yılmaz’ı keşke boğsaydık. O kadar can çekişmezdi bari” diyince farkettim ki, artık sadece eski hayatımızdan kalan normal şeyleri benimseyip korumaya çalışmıyoruz. Onun yanına ve üstüne yine aynı içgüdümüzle kendi yarattığımız ölüm ve yağmadan ibaret kültürümüzü ve tarihimizi de yazıyoruz.

Yeni normalimiz eskisini nostaljiye çevirirken eğlenceli kurgu eserlerin yerlerini dehşetli ve gerçek trajediler alıyor. Eski, steril, yalan dünyalarımız, yeni ve tamamiyle gerçek bir pisliğe bulanarak zihinlerimizde kayboluyor.

Like what you read? Give Edward Ander a round of applause.

From a quick cheer to a standing ovation, clap to show how much you enjoyed this story.