6 — Düşme

Çağla’nın gruba katılışından 2 ay kadar geçmişti. Hemen hemen her hafta onun Rahman’ı nasıl öldürdüğünü dinliyorduk. Ama garip bir şekilde kaba hatlarıyla aynı kalan hikayenin detayları her seferinde farklı farklı oluyordu. Kimi zaman zifiri karanlık, kimi zaman aydınlıkta geçen olayda, Rahman bazen karnından, bazen bacağından -ama tam atar damara gelecek şekilde- bazense göğsünden vuruluyordu. Bazı hikayelerde köpek evde oluyor bazılarında da hiç olmuyor ya da silah sesini duyunca kaçmış oluyordu.

Hepsinde Rahman ölüyordu. Hepsinin sonunda da ağır pişmanlık duyan Çağla yüzünü ellerine gömüp içli içli ağlıyordu.

Elbette “Şu olayın gerçeğini anlat” diye Çağla’yı sıkıştırmıyorduk. Belli ki kafası Rahman konusunda bir karmaşa yaşıyordu. Biz de üstüne gitmiyorduk.

Kışın gelmesiyle havalar serinlemişti. Sık sık yakacak odun için kamp yaptığımız yerin üst taraflarına, dağa doğru yol alıp kuru ağaçları kesiyorduk. Sonra ağaç gövdelerini kıyıya kadar yuvarlıyor, aşağıda da parçalara ayırıyorduk.

Bu seferlik iş bölümünde görev; ben, Sibel, Mert ve Çağla’ya düşmüştü. Balta kullanabilenler olarak Mert ve ben ağacı alttan kesmeye çalışıyorduk. Sibel’le Çağla da ağacın düşmesini istediğimiz yerde durmuş, halatla ağacı aşağı çekiyorlardı.

Sabah saatleri orman oldukça sessizdi. Havada sis yoktu ama yoğun nemi her nefeste hissedebiliyordum. Pek sabah insanları olmadığımız için konuşmadan işimize odaklanmış bir şekilde ağacı kesmeye çalışıyorduk. Baltanın her vuruşu, kırılan her dal yankısız bir şekilde ormana dağılıyordu.

Dönüşümlü kullandığımız balta sırası bendeydi. 10 kere vurup baltayı diğerimize veriyorduk. Daha altıncı vuruştaydım ki, Mert’in sesi soğuk bir hissin ensemden aşağı doğru akmasına neden oldu; “Hasiktir…. lan kurtlar…”

Arkamızda, on beş yirmi metre kadar ötede, 3 tane kurt bize bakıyordu. Belli ki birazdan yapacakları av için aramızdaki en zayıfı belirlemeye çalışıyorlardı. Heyecandan balta elimden düşer gibi oldu. Sonra sıkıca kavradım. Geriye dönüp kızlara baktım. Onlar da durumu farketmişti. Sonra Mert “Koşun” diye bağırdı.

Çığlık çığlığa koştuk. Kamp alanına doğru eğim olduğu için sanki uçarcasına her kayanın, her devrilmiş ağacın üzerinden atlıyorduk. Aslında buraya gelirken kullandığımız engebesiz bir yol vardı. Ama eğimli yokuşu çıkması kolay olsun diye kıvrım kıvrımdı. Haliyle onun yerine daha düz ve direkt bir rota izlemeye çalışıyorduk.

Belki biri duyar diye boğazımız parçalanırcasına bağırıyorduk. Ama nefes almak için sustuğumuz her an, arkamızda bizi takip eden hırıltılar bize sanki şansımızın olmadığını söylüyordu. Öyle ki, kurtların pençeleri her yere vurduğunda sanki ölümden kıl payı kurtulmuş gibi hissediyordum.

Yazın toplamaya geldiğimiz böğürtlen çalılığına daldık. Önde Sibel ve Mert, hemen arkalarında ben, benim hemen arkamda da Çağla koşuyordu. Balta hala elimdeydi.

Çalılıktan çıkınca Mert ve Sibel’i göremedim. Ne yapacağını bilemez halde sağa sola baktım. İçimden bir ses bana kampın sağ tarafta kaldığını söylüyordu. Diğer bir ses de kurtları kamp alanına götürmenin pek mantıklı olmadığını. Hatta kurtlar kamp alanına bir şekilde ulaştığı bir durumda orada olmanın da aptalca olduğunu…

Sola yöneldim. Orman tekrar sıklaştı, çığlık sesleri biraz zayıfladı. Sık ormanda biraz önceki gibi hızlı koşamıyordum. Bir an arkama baktım. Kıpraşan dallar vardı. Durdum, daha dikkatli baktım. Siyah kapşonlu montuyla bana doğru koşan Çağla’yı gördüm. Hemen arkasında ise bir tane kurt onu takip ediyordu.

Beni gördü mü bilmiyorum. Ama takip ettiğini umarak tüm hızımla koşmaya devam ettim.

Biraz daha koştum. Çağla’nın sesi arkadan duyulabiliyordu. Orman bitti, deniz göründü. Ama kıyı ile aramda yaklaşık 4 metre yükseklikte bir uçurumun vardı. Uçurumun kıyısına kadar koştum, aşağı baktım. Kayalar çok keskin görünmüyordu. Sonra dönüp arkama baktım.

Bir kaç saniye sonra Çağla da ormandan fırladı. Kurt hala peşindeydi. Ama bu sefer baya yaklaşmıştı.

Düşme ve atlama arası, zamanında izlediğim komik bir videoda düşen bir adam gibi uçurumdan aşağı indim. Ayağım burkuldu, sanırım kaburgam da hasar almıştı. Ama sanırım heyecandan, hiç acı hissetmiyordum.

Aşağıda dikilmiş, uçurumun başında Çağla’nın kendini göstermesini bekliyordum. Sanki asırlardır oradaydım da içimden “hadi Çağla… Hadi…” diye belki milyon kere geçirmiştim. Zaman geçmiyordu.

Baltayı daha sıkı tuttum. Hesapta, eğer uçurumdan aşağı kurt atlarsa, kendini toparlamadan öldürmek vardı. Ama doğrusu içten içe hiç atlamayıp bizi takip etmekten vazgeçmesini umuyordum.

Sonra bir çığlık göğü inletti. Öyle acıydı ki beynime sanki bıçak gibi saplandı. Sonra hırıltılar… Tekrar çığlık… Biraz daha cansız boğuk bir çığlık daha… Azalarak biten hırıltılar…

Belki bir asır daha bekledim. Ama bu sefer içimden bir şey diyemiyordum.

Yukarı doğru “Çağla” diye bağırdım. Ses gelmedi. Tekrar bağırdım. Yine sessizlik. Tekrar bağırdım. Çıt yok.

Yukarı çıkmaya çalıştım. Bir iki adım attım. Uçurumun daha yarısına gelmeden tekrar düştüm.

Tekrar denedim. Yine aşağı yuvarlandım ve kafamı yere çarptım. Kaşım açıldı. Terleyen alnımdan akan tuzlu su gözümün üstünü sızlattı.

Baltayı bıraktım. Uzaktan bir el ateş sesi geldi.

Kıyı şeridinden sese doğru koşmaya devam ettim.

Kampı bulduğumda herkes teyakkuzdaydı. 2 tane kurt hakkaten de kampın girişine kadar Sibel ve Mert’i takip etmiş. Çığlıklarımızı duyanlar silahları alıp savunma pozisyonuna geçtiği için kurtları görünce hemen ateş edebilmişler. Sesten ürken kurtlar kaçmış.

Beni görünce korkuyla insanlar sarıldı. Elbette hemen ertesinde malum soru da geldi, “Çağla nerde?”

Silahları ve silah olarak kullanılabilecek şeyleri alıp benim düştüğüm uçurumun tepesine gittik. Orman bitip manzara denize açıldığında Çağla’nın cansız bedenini uçurumun kenarında gördük.

Yanına koşarak vardım. Sağ baldırının hemen üstü, karnının arkaya doğru sağ böbrek tarafı, ince boynunun sol yanı, gırtlağı ve güzel yüzünün yanağından çenesine kadar olan kısım kan içinde paramparçaydı. Bir tane ayakkabısı çıkmıştı. Belli ki sürünerek de olsa kendini uçurumdan aşağı atmaya çalışmıştı. Çünkü bir elinin parmakları, toprakta bıraktığı derin izlere hala bir pençe gibi gömülüydü. Diğer eli ise yüzünü korur gibi alnına dayalı duruyordu.

Öyle derin, öyle tarifsiz bir pişmanlık duydum ki, içimden o uçurumdan bir daha düşmek, sonra çıkıp bir daha düşmek ve bunu hiç bir şey hissetmeyene kadar yapmak istedim. Kim bilir belki yeryüzü bana acır da mucizevi bir şekilde uçurumun dibine düştüğüm anda beni en azından bir keresinde yutar diye umdum.

Ama öyle olmadı. Tıpkı son bilmem kaç senedir bir lanetli gibi hayatta kalmaya, yer yüzünde gezmeye devam ettim. Beni yer yutmadı, kurt yemedi, düşerek de ölemedim. Çünkü yaşağıdımız bu zamanda mucizeler yalan, lanetler gerçekti.

O akşam üstü Çağla’yı vefat ettiği yere gömdük. Mahman’ı baş ucuna oturttuk. Bir daha canlanmasın diye de pillerini çıkarttık. Kampı kurtlar yüzünden dağıtmak zorunda kaldık. Hiç alışamadığım ve sevemediğim başka bir yere taşındık.

Like what you read? Give Edward Ander a round of applause.

From a quick cheer to a standing ovation, clap to show how much you enjoyed this story.