Aile Salonu

Küçüklüğümde, lokantaların üst katlarına verilen isim zannederdim “aile salonu”nu. Sonraları aile salonlarındaki iltimasın, alt kattakilere gösterilmediğini farkettim. Bu katta garsonlar güler yüzlüydü, klima vardı, masa örtüsü, tam set baharat takımı, peçeteye sarılı çatal bıçak. Kesinlikle alt kattakilerden bir farkımız, üstünlüğümüz olmalıydı.

Ailemle gide gele bu duruma alışmaya başlamıştım. Aristokrasi, farketmeden damarlarıma işlemişti. İçeri girdiğimde annemin elinden kurtuluyor, alt kattakilere hiç bakmadan, bizim gibi soylulara tahsis edilmiş klimalı salonda, ailem için bir yer beğeniyordum. Güleryüzlü garson, jimli cımlı cümlelerle babama espriler yapıyor, bizim için hazırlatmak istediği yemekleri anlatıyordu.

Mutlaka zor birşeydi aile olmak, tabi ki ayrıcalıklarımız olacaktı. Yoksa alt kattaki itten kopuktan ne farkımız kalırdı. Bir kere (sap)tı aşağıdakiler, damsız gelmişlerdi. İşletmecinin aile olmak isimli sınavını geçememişlerdi. Baba-oğul olmanız yeterli değildi aile olmak için, iki erkek kardeş de sayılmazdı. Kan bağının, vukuatlı nüfus kayıt örneğinin hiç bir önemi yoktu. İşletmeci, mümkünse annenin de içlerinde bulunduğu çekirdek aileyi tam kadro görmek istiyordu vize vermek için. Yoksa bile, aile taklidi yapan, erişkin bir çift şarttı. Yanımıza yöremize öğrenci genç sevgililer oturunca aile saadetimiz bozulacak diye aklımız çıkardı.

Büyüdükçe tadı kaçtı lokantaların. Ailem olmadan erkek erkeğe lokantaya gittiğimizde, alt katta, gardiyan tipli garsonların elimize tutuşturduğu yarım ekmekleri kemirirken, bir yandan terliyor, bir yandan da yıllar önce aile salonunda saltanat sürüp beni küçümseyen sümüklü halime öfkeleniyordum. Aynı lokantada iki sosyal statüye yapılan iki ayrı muamele bizde eziklik yaratıyordu. Örneğin; yemek sonrası çayı duvardan da isteyebilirdik ama garsondan istediğimizde bize “hemen abi” demesi, bize paramızla rezil olmadığımızı hissettiriyordu, ama çayı hiçbir zaman getirmiyordu.

……………

Aslında dünyada da yaygın bir restorancılık konsepti aile salonu. Orta seviye fiyatları olan, içkisiz, çocukların da düşünüldüğü konseptler. Türk Milleti’nin aile kurumuna verdiği değerle de birleşince Türkiye’de fazlaca popüler olmuş. Ancak muhafazakar yapımız ve uygulamadaki çarpıklıklar, aile salonlarını sadece bir konsept olmaktan çıkartmış, rahatsız edici çağrışımlar üreten bir sembole dönüştürmüştür.

Türkiyede aile salonu; cinsel ayrımcılığın, androfobinin ticarileşmiş halidir. Erkeklerin kapıdan girer girmez potansiyel “huzur karçırıcı”, “rahatsız edici”, “tacizci” olması durumudur. Kadınların metalaştırılması, korunmaya muhtaç hissettirilmesidir. İşletme sahibinin namusumuzu koruma vaadidir.

Aynı zamanda; toplumun bireyleri standartlaştırma çabasıdır. Toplumdaki yozlaşmanın çaresi olarak sadece evlilik kurumunu işaret etmektir. Korumacılıkla bozmuş, kadının da insan olduğunu görmezden gelen eril kültürün ekmeğine yağ sürmektir. Belki namus davalarının, töre cinayetlerinin, içimizdeki ikiyüzlülüğün, sapkınlıklarımızın, hoşgörüsüzlüklerimizin, samimiyetsizliklerimizin sebebi değildir, ama sonucudur, simgesidir.

….

Artık evliyim, aile olarak teşrif ediyoruz lokantalara. İstanbulda önemsemesek de, Anadolu’nun hemen her yanında toplumun bize öğrettiği gibi önce “Aile Salonumuz Vardır” tabelası arıyoruz kapılarda. İçeri giriyoruz, güleryüzlü garson “Hoşgeldin abijim” diyor ve ardından yozlaşmışlığımızı yüzümüze vuruyor;

“Aile salonumuz üst kattadır.”