Mikrobiyoloji

Bankonun arkasındaki hemşireden gelen mırıltıların benim için olduğunu anladığımda müthiş paniğe kapıldım. Bunca zaman benimle konuşuyormuş. E koskoca hemşire, artık anlayamadım da diyemezdim. Sesini duyamadığımdan ağzını okumaya başladım… “En iyi Bond Sean Connery’di. Messi’nin hala zamanı var. Unutma tek Ronaldo var… ” Saçmalık! Bir türlü kabullenemedim ama sanırım ben ağız okuyamıyorum. O sırada başını kaldırdı. Birden elime 4 adet kan tüpü sıkıştırdı. Gözlerini gözlerime dikti, ciddiyetle kafasını sallayarak anlatmaya devam etti. Başını kaçırdığım talimatların tümünü anlayamayacağımdan, hemşirenin ağzından dökülenlere çapraz okuma yapmaya başladım. Tıbbi bir kelime arıyordum. O sırada “mikrobiyoloji” yi duydum. En azından tıbbi bir ipucu yakalamıştım. En son “tamam mı?” diye sordu otoriter hemşire. “Tamam, tamam” dedim.

Dışarı çıktığımda elimde 4 adet kan tüpü ve bir ipucu vardı. “Mikrobiyoloji” diye sayıkladım. Sherlock’un dizi müziğini mırıldanmak istedim, aklıma gelmedi. Aklıma gelse de zamansız olurdu. Fosforlu bir yelek aramaya başladım ya da armalı bir süveter. Cümle kuracak zamanım yoktu, tek kelimelik sorular sormalıydım. Bir otopark görevlisi gördüm. Birden karşısına çıkıp “mikrobiyoloji!” dedim. “Göğsü geçince 200 metre sonra sağda” dedi. Bir başkasına “göğüs!” dedim. “Gözün hemen yanında” dedi. Bir diğerine gözü sorunca da başka bir organ ile anlattı. Bir kaç organ sonra mikrobiyolojiyi bulmuştum.

Meğer mikrobiyoloji dedikleri şey 200 kişilik dev bir kuyrukmuş. Sıra numaramı alıp beklemeye başladım. Solumda kayınçosu “pıçaklanmış” Giresun’lu bir abi vardı.“Fındığı bitirdiler” dedi. Bana mı diyor diye göz ucuyla baktım. O sırada sağımdaki teyze birşeyler mırıldandı. “Bizimkisi miskin, miskin” dediğini duydum. Kimse kimseye cevap vermedi. Kayınçosu pıçaklanan abi “Ama yine de bunlardan iyisi yok” dedi. Kuşkuyla gülümsedim. Sanırım burada hiç diyalog yoktu, herkes havaya sahipsiz cümleler bırakıyordu. Mutlak monolog bir uğultu. Bu terapiyi ben de yaşamak istedim. Cesaretimi toplayıp “Bizim zamanımızda tasolar vardı. Ne süperdi!” dedim. Kimse bakmadı bile. Keyiflendim. “Anlamadım arkadaş, A Space Odyssey’i anlamadım var mı?” dedim. Oralı bile olmadılar. O gün orada Fatih Terim’den Andy Warhol’a onlarca konudan bahsettim. Kimse beni dinlemese de konuştukça etrafımdakilerle kaynaşıyordum. Benim sıram yandığında bir yabancı olarak girdiğim kuyruktan, aileden biri gibi ayrılıyordum. Ayağa kalktığımda kayınçosu pıçaklanan abi “sen yine de bak o yeni Doblo’ya, ceylan ceylan” dedi.

Kan bankosuna vardığımda avucumu açıp tüpleri gösterdim. Bankodaki çalışan beğendiklerini aldı. Karşılığında bana bir barkod basılı kağıt verdi. “Saat 4'de gel sonuçları al” dedi. “Sonuçları almam gerekir mi bunları sistemden göremiyorlar mı?” demiş bulundum. Bakıştık, bir sessizlik oldu. “Geldiğimde tekrar sıraya gireyim mi?” dedim. “Girme” dedi. Sevindim.

Mikrobiyolojiden çıktım, elimdeki diğer tüpleri gerekli ilgili birimlere yetiştirmek üzere yola koyuldum. Otomat tekmeleyen hasta yakınlarının, ambulans sedyesinden düşen hastaların, suyu gelmiş hamilelerin, günah olur diye hemcins doktor arayanların, metal dedektörünü koltuğunun altına almış dostlarıyla çayını yudumlayan güvenliklerin yanından geçtim. Çalışmayan x-ray cihazına gözüktüm, nemli boyası dökülmüş çatlak duvarlara tutundum, patlamış kalorifer peteklerinin ıslattığı zeminlere bastım, 30 dakika bir personelin öğle yemeğinden dönmesini, ameliyattan çıkmış bir hasta ile birlikte 15 dakika asansörü bekledim.

Kan tüplerini dağıttıktan sonra eşimin yanına döndüm. “Neredeydin?” diye sordu. “Mikrobiyolojideydim” dedim. Gözüm odanın kapısına sürtünen kediye takıldı. 12.kattaydık. Hasta odasına kedi giriyordu. “Fındığı da bitirdiler” dedim. Eşim “anlamadım” dedi. Diyaloğa girmek istemedim.


Bu yazı İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde (Eski adıyla Çapa’da) geçiyor. Aslında zehir zemberek bir eleştiri yazmak için bilgisayarın başına oturmuştum. Ama Çapa hakkında görüşleri/anıları okudukça ülkedeki devlet hastanelerini eleştirmenin çok da anlamı olmadığını gördüm.

Samimiyetin tadını kaçırmamak için politik yorumlar yapmak istemiyorum. Ama 90'ları görmüş biri olarak, en büyük iktidar önermesi “90'lar Türkiye’si sağlık sistemi” nden, sıra numarası veren makineler kadar uzaktayız. Aradan geçen 25 yıl hastalara başka hiçbir kolaylık sunmamış.

Lütfen sağlıkla kalın.