İslam Ümmeti Bugüne Nasıl Geldi?

İslam Ümmeti…

İnsanlığın cahiliyyenin en karanlık dönemini yaşadığı bir sırada, gökten inen vahiy ve gönderilen elçi ile aydınlanmış seçkin ümmet… Elinde ki Hak daveti kısa zamanda birçok ülkeye ulaştıran ve adaleti ile yeryüzünü ıslah eden ümmet… Şimdilerde uzun süren gafletinden silkinen bu ümmet bugüne nasıl geldi?

İslam güneşinin doğuşundan bu yana; iman ile küfür, Müslümanlarla kafirler arasında amansız bir mücadele devam etmektedir. Bu mücadele, Rasûlullahaleyhissalâtu vesselâmınelçi olarak gönderilmesinden Medine’ye hicretine kadar, Hakk’ın tebliğ edilmesi olarak devam etti. Medineye hicretten sonra Cihad ayetleri nazil oldu.

“Fitne kalmayıp, din tamamıyla Allah’ın dini oluncaya kadar onlarla savaşın…”

(Enfal Sûresi 39. Ayet)

İslam orduları, bu emirle yeryüzünün doğusuna ve batısına seferler düzenledi ve döneminin en güçlü orduları olan fars ve rum orduları ile savaştı. Allah’ın yardımıyla kazanılan zaferler birbirini izledi. Farisilerin bütün gücü kırılırkan, Rumlar ile savaş nöbetleşe devam etti.

Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyuruyor: “Rumlar, boynuzlar sahibi olacaklar ve onlarla olan savaş kıyamete kadar devam edecektir.”

Boynuzlar sahibi; boynuzlar ne kadar kesilse de tekrar çıktığı gibi Rumlarla olan savaşın da kıyamete yakın olan büyük savaşa kadar asla kesilmeyeceği anlamına gelmektedir. Müslümanların onlarla olan savaşı tıpkı hadis-i şerifte haber verildiği gibidir. Müslümanlar Rumların topraklarını fethetmiş, Rumlarda kaybettikleri toprakları geri alma amacıyla onlarca sefer düzenlemiştir. Bu seferler, Müslümanların İlk kıblesi olan Mescid-i Aksa’nın da içinde bulunduğu Kudüsün fethinden sonra hiç kesilmeden devam etmiştir. Müslümanların Kudüs’te ki hakimiyyetine son verip, Anadolu ve Avrupa’da ki ilerleyişlerini durdurmak gayesiyle İslam Dünyasına birçok Haçlı seferi düzenlediler.

Haçlılar İslam’a her saldırdıklarında müslümanlar onlarla savaşmış ve nihayetinde de onları İslam topraklarındançıkarmışlardır. Düzenlenen onca Haçlı seferinden kalıcı bir sonuç alınamaması Hristiyan dünyasını farklı çözümler aramaya sevketti. Yaklaşık olarak beşyüz sene müslümanlar üzerindeki emelleri için birçok planyaptılar, bunları denediler ve sonunda üç büyük plan üzerinde karar kıldılar.

İlk olarak, Tüm İslam topraklarını keşfetmek amacıyla kaşifler gönderdiler. Bu kaşifler gittikleri yerlerdeki coğrafyayı, insanları ve onların özelliklerini, nelerden etkilendikleri ile alakalı bilgi topladılar. Bu şekilde elde ettikleri bilgileri, daha sonra İslam toplumu içerisinde ki farklı halkları birbirine düşürmek için kullanacaklardı.

İkinci plan Oryantalizmin devreye sokulması oldu. Oryantalistler, Doğu toplumunun sosyal yapısını inceliyorlar ve dinini, tarihini, fıkhını öğrenerek bunlara şüpheler sokmaya gayret ediyorlardı. Mesailerini Müslümanların dostluk kurma ve düşmanlık etme konusunda ki bütün inanç ve amellerini fesada uğratıp, din öğretilerini kökünden değiştirmek için harcadılar. Bu gayretlerinin neticesinde İslam coğrafyasında Allah’ın kitabını, Elçisinin Sünnetini terk etmeyi ilericilik olarak gören ve gösteren din adamları oluştu. Müslümanların, bir asrı aşkın bütün fetihlerinde en önemli ve yegane zafer sebebi olarak görülen İslam, bu çığırtkanlar vasıtası ile geri kalmışlığın sebebi olarak gösteriliyordu.

Son olarak Hrıstiyanlaştırma faaliyetlerine giriştiler. Misyonerler göndererek halkları kendi dinlerine davet ettiler. Bu davet, savaşla zayıf düşen müslüman halklara, yardım örgütleri vasıtası ile ulaştırıldı. Dinlerini, işgal ettikleri yerlerde sömürü vasıtası olarak kullandılar.

Osmanlı devletinin her yönden zayıflamasını fırsat bilerek çalışmalarına hız verdiler. Yahudiler ve hrıstiyanlar İslam topraklarının her köşesine saldırdılar ve sonra işgal ettikleri yerleri paylaştılar. Bu taksimden en büyük pay İngilizlere düştü. Fransızlar Cezayir ve Fas’ı, İtalyanlar Libya’yı aldılar. Hrıstiyanların bu beldelerden çıkmaya hiç de niyetleri yoktu ve bunun için bazı yaptırımları uygulamaya koydular.

İlk olarak, Müslümanların kendi aralarında ki dostluk hukukunu belirleyen ve kafirlere karşı birleşmelerini sağlayan, El-Vela akidesi ile kafirlerin sapkın inançlarından uzaklaşmayı ve onlara düşmanlığı içeren El-Bera akidesini zayıflatıp yıkmaya yeltendiler.

Bunun için ilk yaptıkları sınırlar koymak ve İslam topraklarını bölmek oldu. Tayin ettikleri sınırlar içerisinde müslümanları hapsederek, birbirleriyle olan alakalarını kestiler. İslam coğrafyasında aralarında aşılması güç ihtilaflar bulunan bir çok devlet oluşturdular. Böylece batıya yönelen büyük bir İslam devleti yerine, kendi ihtilaflarında boğulan küçük devletler oluşturdular. Dinlerine yapılan saldırıyı beraberce püskürtenler, Haince kurulan bu tuzakların neticesinde birbirlerine düşman kesildiler.

Daha sonra, müslümanların arasında milliyetçilik empoze edildi. Böylece Ümmet ve İslam toprakları gibi kavramların yerini, içi boş sloganlar aldı.

Batı, halkları arasında ki sınırları kaldırırken, dini ve tarihi bir olan müslümanlar birbirlerine yabancılaştırıldılar. Bugün kutsal topraklara gitmek isteyen bir müslümana yabancı olarak muamele edilirken batılı bir kafir Müsülümanların topraklarında rahatça dolaşabilmektedir. Halbuki Müslümanlar, birlik olmaları, ayrılmamaları ve ayrılığa götüren her türlü unsurdan kaçınmalarını gerektiren bir bağ ile bağlanmışlar ve bu bağı koparmaktan men edilmişlerdi. Allah azze ve celle bu konuda, Enfal Sûresi 46. Ayette şöyle buyuruyor;

“Ayrıca Allah’a ve Resulü’ne itaat edin. Ve birbirinizle didişmeyin. Sonra içinize korku düşer ve kuvvetiniz elden gider. Sabırlı olun, çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.”

Son Haçlı seferi de bu akide bağını hedef aldı ve Müslümanların arasına sahte sınırlar koyarak bu hedefin ilk aşamasını hayata geçirdi. Artık Müslümanlar, büyük ölçüde parçalanmış ve kendilerine çizilen sınırlar içerisinde, İslam dünyasından uzaklaştırılmışlardı. Müslümanlar arasında ki bu dostlukta; koparılması gereken en önemli bağ olarak gördükleri Hilafeti yıkmaktan başka bir işte kalmamıştı.

Kafirler; kendileriyle müslümanlar arasındaki El-Bera akidesini kaldırmaya azmettiler. Müslümanların bu akideleri ile kendilerinin sapıkça sürdürdükleri sosyal hayatlarından imtina ettiklerini biliyorlardı. Yaymaya çalıştıkları fesad İslamın bu sağlam yapısı ile onları koruyor, saf ve temiz kalmalarını sağlıyordu.

“Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse, şüphesiz o onlardan olur. Şüphesiz Allah, zalim kavmi doğru yola iletmez.” (Maide Suresi 51.Ayet)

İslam akidesini bozmalarının önünde ki en büyük engellerden biri de Alemlerin Rabbinin: “Ey inananlar! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olan kimseleri dost edinmeyin…”(Mumtehine 1) Emri idi. Müslümanlar onları dost edinmeyecek ve onlardan hayır beklemeyecekti. Nitekim Allah azze ve celle onlara düşmanlarını şöyle tanıtmıştı;

“Ne Kitap ehlinden, ne de müşriklerden hiçbiri, size Rabbinizden bir hayır indirilsin istemez. Allah ise, üstünlüğü, rahmetiyle dilediğine mahsus kılar ve Allah çok büyük lütuf sahibidir.” (Bakara Suresi 105.Ayet)

İnkar edenler kalplerinde gizlediklerini ortaya koyan bunca ayeti perdelemek için bizleri sever, bizlere yardımcı olmaya çalışır göründüler. Yalnızca bizim iyiliğimiz, bizim geri kalmamamız, modernleşmemiz için gelmişlerdi topraklarımıza!? Dinimizden uzaklaştıracak ve köleleri haline getirecek sömürü düzenini: demokrasiyi ikram edeceklerdi bize… Müslümanların, kendi kültürlerinden etkilenmelerini, kendi ahlaklarını ahlak edinmelerini, onların günahlarını taklid etmelerini istiyorlardı. Bu amaçlarını da televizyon, gazete, dergi ve filmlerle gerçekleştirdikleri muhakkaktır. Müslümanların beldelerinde kendi tarzlarında eğitim veren okulları açtılar ve yaygınlaştırdılar. Nitekim, bu okullarda yetişenler Batı’nın bayraktarlığını üsleneceklerdi.

Fakat, herşeye rağmen planları başarılı bir şekilde devam edemiyordu, müslümanların bir kısmı onlara karşı direniyordu. Çözümü, kendi isteklerine hizmet edecek şekilde yetiştirdikleri ajanlarını yönetime getirmede buldular. Ve oyunlarını bir maskeli baloya çevirdiler. Müslümanların isimleri, müslümanların kavramları kullanılıyor fakat maskelerin arkasında İslam adına birşey bulunmuyordu. Bundan sonra işgal ettiği bu topraklardan çıkmamaları için bir sebepde kalmayacaktı. Batı Kukla kahramanlar üretti ve bu kahramanlara halk nezdinde itibarlarını arttıran sahte zaferler ikram etti. Bu şekilde Müslümanların kanunları ve bütün değerleri değişecek onların istediği kıvama gelecekti.

Haçlıların İslam coğrafyasında bu usulle yürüttükleri savaşın Türkiye uzantısında sahneye Mustafa Kemal çıkartılıyordu. Savaşın çıkmaza girdiği bu dönemde halka İslam devletini ve Halifeyi korumayı vaad ederek taraftar toplayan Mustafa Kemal, otoritesini perçinledikten sonra Hilafeti kaldırdı ve laik bir devlet yapısı için yüzlerce alim, binlerce de masum insanın kanını döktü.

Afganistan, Irak ve Pakistan gibi ülkelerde ki yönetimlerin de hikayesi budur. Zafere susamış ümmete sahte zaferlerle sunulan bu kuklalar gerek suni askeri darbeler gerekse de göstermelik seçimlerle iş başına getirildi. Batı karşıtı sert söylemlerini, demokrasi ve özgürlük sloganları ile süsleyen haçlı hizmetkârı yöneticiler, toplumlarında İslamın bütün şiarına savaş açtılar. Hristiyanlardan daha azılı ve zalimdiler, buna karşın Müslümanlar hareket kabiliyetini yitirmişti…

İslam topraklarının parçalanması için ortaya çıkarılmış bu hükümetler müslümanların cemaatten güç aldıklarını bildiklerinden halklarının kendi içlerinde de birleşmemeleri için aralarında sorunlar çıkardılar ve onları parça parça ayırdılar. Daha öncesinden müslümanların zihinlerine yerleştirdikleri milliyetçilik hezeyanları, dinle ilgili attıkları şüpheler iyice yerleşmiş olduğundan, müslümanlar, kolayca bu oyuna da düştüler. İslamın hükümleri kaldırılmış, zihinler TV ile kirletilmişti. Müslümanlar tüm ahlakî değerlerini yitirdiler. Kafirlerin İslam’ı yok etme emelleri adım adım gerçekleşiyordu. Parçalanmış İslam coğrafyasında yeni bir nesil yetişiyor ve bu nesiller, okullarda cahiliyyeden başka birşey öğrenmiyorlardı. Çıkardıkları küfür kanunları, İslamın yasakladığı her şeyi serbest bırakınca, sosyal yaşam felakete sürüklendi. Aklın ve Neslin fesada uğraması için zina kurumsallaştırıldı ve içki fabrikaları kuruldu. Akıllar zaafa uğradı, aileler dağıldı. Haçlıların İslam ülkelerine ihrac ettiği tek şey sapık hayat tarzları olmuştu. Müslümanlara geri kaldıkları hissi verildikten sonra, ilericiliğin onlar gibi yaşamak, yemek, içmek olduğu empoze edilmişti. Buna göre kadınlar Allah’ın yasak ettiği şekilde soyunmalı, erkekler onlar gibi şapka takıp sakal traşı olmalıydı. Gariptir ama, ilericilik olarak ortaya konan bu tür şeylerin uygulanması için kuklalar tarafından onbinlerce insanın kanı döküldü.

Aynı zamanda, dini meselelerinde de müslümanların ulaşabilecekleri, fakat onları ilme ulaştırmaktan çok uzak olan insanlar yetiştirdiler. Onlara da profesör, doktor, müftü gibi unvanlar verdiler. Gerçek alimleri toplumdan soyutladılar ve seslerini bastırdılar. Müslümanları onlar kanalize ediyor ve düşünmelerine dahi fırsat vermek istemiyorlardı. Düşünen insanları da mal, makam, rütbe ile sistemin çarklarında erittiler. Müslümanlar artık teknik olarakta geri kalmış bir vaziyetteydi. Hrıstiyanlar İslam ümmetinin bütün hayırlarını almışlar, onları kendi şerleri ile yalnız bırakmışlardı. Artık, maddi ve manevi olarak müslümanlar mağlup olmuş, tükenmiş bir durumdaydı. O kadar ileri gittiler ki; yeni ilaçlarını müslümanlar üzerinde deniyorlar, nükleer atıklarını müslümanların topraklarına gömüyorlardı…

Müslümanların bu oyuna gelmesinin ve kafirlerin planlarında başarılı olmasının en büyük sebebleri müslümanlardaki derin cehalet ve dinlerinden uzaklaşmalarıdır. Müslümanlar ne zaman Allah’ın şeriatından ve cihaddan yüz çevirdilerse Allah azze ve celle onlara o oranda zillet, alçaklık ve sıkıntı musallat etti. Nebi aleyhissalâtu vesselâm şöyle buyuruyor :

“Î’yne1 ile alışveriş yaptığınızda, ineklerin kuyruklarını tuttuğunuzda, ziraate razı olduğunuzda ve cihadı terk ettiğinizde Allah size öyle bir zillet musallat eder ki dininize dönmediğiniz sürece onu üzerinizden kaldırmaz.” (Ebu Davud)

Kendilerine çizilen sahte sınırlar içerisinde, İslam Ümmetinden soyutlanmış bir şekilde yaşayan, herbiri kukla kahramanlarla kandırılan Müslümanlar, ticaret ve ziraate razı olmuş ve nesillerinin ifsadına yolaçacak şekilde cihaddan el çektirilmişti. Öyle bir zillete maruz kaldılar ki dinleri konusunda kaybettikleri gibi, dünyaları konusunda da kaybeden oldular. Küçümsendiler… Bütün inançları ile, gelenek ve görenekleri ile alay edildi. Namusları, Haçlıların ve onların İslam diyarında göz boyamak için türettiği sahte kahramanların eliyle kirletildi. Öyle alçakça alay edildi ve öyle güzel kılıflar biçildi ki doğru sözlü selim akıl sahipleri dahi bu aşağılanmayı anlatmakta, uyuşan İslam coğrafyasını uyandırmakta zorlandılar.

Alimlerden bir kısmıda üretilen sahte kahramanlarla kurulan bu tuzağı farketmediler. Kuklalar Halk kahramanı ilan edildi. Cehalet alabildiğine yayıldı. Öyle bir durum oluştu ki; müslümanlar cahil, gaflet içinde, iradeleri alınmış ve mücadele iradeleri bitirilmiş hale geldiler. Kalplerine dünya sevgisi ve ölüm korkusu girdi. İslamın aydınlık yolundan uzak insanlar tıpkı haber verildiği gibi mümin olarak sabahlayıp kafir olarak akşamladığı zamanlara ulaştı.

“İ’yne : Faizle yapılan alışverişlerden bir çeşittir. Özelliği; bir kişinin, vakti tayin edilmiş bir bedel ile (veresiye) bir şeyi birisine satması, daha sonra aynı malı, sattığı kişiden peşin olarak daha düşük bir ücret ile satın almasıdır. Bu şekilde, peşin bedel ile veresiye bedeli ayırarak faizli bir kar elde edilmiş olmaktadır.”

Ebû Hureyre radıyallahu anh’dan rivâyete göre, Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâmşöyle

buyurdu:“Karanlık gecelerin parçaları gibi olan karışıklıklar gelmezden önce hayırlı amellere koşun. O günler gelince kişi mümin olarak sabahlayıp kafir olarak akşamlar kimileride mümin olarak akşamlayıp kafir olarak sabaha çıkarlar. O gün insanlar dinlerini dünyalık karşılığında satacaklardır.” (Müslim, İman: 29; Ebû Dâvûd, Fiten: 1)

Artık, imanları sebebiyle dost ve kardeş olunması gerekenler birer yabancı, küfürleri ve dinleri sebebiyle düşman olunup uzaklaşılması gerekenler ise sanki yakın birer arkadaş olmuştu. İslamın dostluk ve düşmanlıkların sınırlarını belirleyen inanç sistemi hayattan sökülüp atıldı…

Geçtigimiz yüzyıl boyunca Haçlı birlikleri uydurma bahanelerle İslam topraklarını ve mukaddesatını her fırsatta çiğnediler. Filistin,Afganistan,Irak, Cezayir, Suriye, Sudan, Somali, Azerbaycan, Bosna, Doğu Turkistan ve diğer İslam beldeleri, Haçlıların kontrolu ile

hristiyan, yahudi ve müşriklere peşkeş cekildi. Ümmet ise kendisine çizilen sınırlara sıkışmış dostunun feryadına aldırmaz olmuştu.

İslam beldelerine vahşice saldırdılar. İslam adına ne varsa hedeflerindeydi. Kana susamış Haçlılar tuzakları ile dinlerinden uzaklaşmış Müslümanların, isimlerini bile kabullenemiyordu. Bosnada katlettikleri yığınlarda gözettikleri tek kıstas bu zayıf insanların, ’Müslüman’ ismine sahip olmasıydı.

Ümmet, kılıçla gasbedilen hakları için kukla yönetimler tarafından kalemle çare aramaya itildi. Müslümanlar katletildi, ırzları kirletildi ve malları yağmalandı. Haklarını aramak için gösterilen adres ise birleşmiş milletlerdi. Öyle oldu ki İslam evlatları cihada fitne, fesad, bozgunculuk, terör demeye kadar vardılar…Kafirler amacı ıslah olan cihadı, fesat olarak isimlendirdiler. Dünyanın her yerinde ki ve özellikle de İslam coğrafyasında ki özgür düşünebilen ve bunu eylemlerine dökebilen insanları kendilerine düşman addettiler. Emperyal güçler için onlar birer teröristti. Artık sömürü düzenlerinin savunucuları özgürlükçü, buna direnenlerse kovboyvari bir şekilde öldürülmesi gereken asilerdi. Bunu yapmalarının tek nedeni, servetleri yağmalarken kendilerine karşılık verecek herhangi bir güç olmasını istememeleriydi. Bu durum yaklaşık bir asırdır devam etmekte ve müslümanların servetleri çalınmaktadır.

Kafirlerin müslümanlar üzerinde oynadıkları bu oyun sonucunda müslüman ümmet üzerinde bazı hastalıklar ortaya çıktı.

  • Doğru sözlü alimler azaldı, ilim ehli susturuldu ve İslam topraklarında cehalet

yayıldı!

Ali radıyallahu anh’ın şöyle dediği rivayet edilir; “İki kısım insan belimi kırmıştır. (İslamı yok etmişlerdir.) Birincisi Allah’ın hudutlarını aşan alim geçinen kimseler, ikincisi ise cehaletle ibadet edenlerdir.” Gerçektende İslamın belini kıranlar bunlar oldular…

Haçlıların İslam itikad sistemine karşı yürüttükleri savaşın en önemli merhalelerinden biri de bu idi… Artık cehalet İslam coğrafyasını mesken tutmuştu. Bunun ilacı olacak alimler susturulmuş ve yerlerine bilgisi kıt-güdümlü kimseler getirilmişti.

Ebu Hureyre’den rivayet edilen bir hadiste Nebi aleyhissalâtu vesselâm bu durumu şöyle haber veriyor; “İnsanlar üzerine yağmurunun bolluğu, fakat veriminin azlığıyla aldatıcı yıllar gelecektir. O dönemde yalancı adam doğrulanacak, doğru adam yalanlanacak, hain adama güvenilecek, güvenilir adam hainlikle itham edilecek ve halkın işlerinde ruveybida adam söz sahibi olacaktir. “Ruveybida nedir?” Diye soruldu. Nebi aleyhissalâtu vesselâm Önemsiz, bilgisi kıt adam, diye cevabladı.”

Ümmetin önderleri alimler böylelikle susturuldu ve ümmet içerisinde cehalet alabildiğine yayıldı. Buna bağlı olarak Allah’ın emir ve yasaklarını birbirine telkin eden İslam toplumu çöktü. Artık Allah’ın yardımını celbeden şeyler yerine azabına müstehak işlerle amel eder olmuşlardı. Sonuç ta tıpkı Huzeyfe radıyalluhu anh’dan rivayet edilen bir hadiste Nebi aleyhissalâtu vesselâmın işaret ettiği gibi olmuştu. O şöyle buyuruyor;

“Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki; ya iyiliği emreder kötülükten vazgeçirmeye çalışırsınız, yahut Allah Teâlâ’nın size azab göndermesi çok yakındır. Sonra Allah’a (bu azaptan ve cezadan kurtulmanız için) yalvarırsınız; lakin Allah duanızı kabul etmez.”(Tirmizi Fitneler)

  • Mürcie mezhebi ve fikirleri yayıldı.

Ehl-i sünnetin aksine bu mezhebe göre “İman; kalp ile tasdik ve dil ile ikrardan ibarettir. Amel imandan değildir” Bu inanış İslam ümmetinin hareket kabiliyetini bitiriyor ve en yüce addeddiği şeyleri kazanmak için bile hiç bir çaba harcamasına gerek olmadığını fısıldıyordu… Sosyal hayattan çıkan din yavaş yavaş nefislerden de uzaklaştırıldı. Kalplerinde ve dillerinde olan hayatları ve yaşadıkları toplum hukukuyla ise hiç bir alakası olmayan dinleri ve imanları, yavaş yavaş aile muesseselerini bile parçalıyordu. İslam Ümmetinden geriye iç dünyalarında ahlak muhasebesi yaptığı bir inançla yetinen paramparça insan yığınları kalıyordu.

“İslam ümmetinin şu anki halini Allah takdir etti, Allah böyle istedi” söylemiyle sebebleri terketmeyi fısıldayan sapık bir itikat… Bu sapık mezhep Ehl-i Sünnet alimlerinin mücadelesi ile çok kısa sürede hezimete uğratılmış ve hatırı sayılır bir savunucusu kalmamışsa da Haçlı ürünü oryantalizmin keşfi ile bir anda ümmeti kandırma reçetesi oluvermişti. Böylelikle İslam ümmetinin Haçlı istilasına karşı kabul ve rızadan baska yapacakları bir şey kalmıyordu. Halbuki daha önceleri İslam orduları düşmanları karşısında aldıkları yenilgileri Allah’ın emir ve yasakları konusunda gevşeklik göstermeleri ile ilişkilendirip hemen Allah’a yönelerek düşmanlarına galip gelmenin yollarını araştırıyordu.

Dünya sevgisinin ve ölüm korkusunun artması. Bu durumu Sevban radıyallahu anh’dan rivayet edilen bir hadiste Rasulullah aleyhissalâtu vesselâmşöyle haber veriyor;

“Size çullanmak üzere, yabancı kavimlerin, tıpkı sofraya çağrışan yiyiciler gibi, birbirlerini çağıracakları zaman yakındır.” Orada bulunanlardan biri: “O gün sayıca azlığımızdan mı?” diye sordu.

“”Hayır, aksine siz o gün kalabalık fakat selin önündeki çörçöp gibi zayıf olacaksınız.Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı korku duygusunu çıkaracak ve sizin kalplerinize vehn atacak!”

“Vehn de nedir ey Allah’ın Resûlü?” denildi.

“Dünya sevgisi ve ölüm korkusu!” buyurdular.”(Ebu Davud, Melahim 5, (4297))

Bütün bunlar sonucunda sanki büyük bir bina yıkıldı ve ümmet bu binanın altında kaldı. Zaferler mağlubiyete, izzet zillete dönüşmüştü. İslam Ümmeti kendisini bu enkazdan çıkaracak birilerine ihtiyaç duydu. Bu büyük sorumluluğu; Nebi aleyhissalâtu vesselâmin kıyamete kadar Hak üzere savaşa devam edeceklerini haber verdiği, Mücahidler yüklendi. O şöyle buyuruyor;

“(Her asırda) ümmetimden bir topluluk kendilerine düşmanlık edenlere karşı üstünlük sağlayarak, hak uğrunda savaşmaya devam edeceklerdir. Nihayet onların en sonuncusu (olan topluluk) da Mesih deccali öldürecektir.” (Buhari- Muslim)

Peygamber Efendimizin haber verdiği, Hak uğrunda savaşan bu kimseler, Haçlı saldırılarının İslam ümmeti üzerine karanlık gecenin en karanlık hali üzere yoğunlaştığı bu asırda onlara karşı her türlü imkan ile karşı koydular… İslam ümmetini kandırmak üzere düzüp kurdukları bütün planları ele alıp topyekün bir mücadeleye giriştiler…

İşgali devam eden İslam topraklarının savunulması ve Filistinde ki siyonist işgale desteğin sonlandırılması için uzun vadeli bir strateji oluşturuldu. İlk iş olarak yalan yanlış söylemlerle insanları aldatanların maskelerini düşürmek gerekecekti. Bu nedenle küfrün başı kendi topraklarında can evinden vuruldu. Uzun yıllardan sonra kendi topraklarında büyük bir yıkımla karşılaşan Amerika bütün Hristiyan ordularını Haçlı sancağının altında sürdürdüğü işgallere desteğe çağırdı. İslam ümmetini kandırmak amacı ile adını koymadan yürüttükleri bu savaşa yeniden Haçlı Seferi ismini verdiler.

Başkanları artık halkını ve diğer hristiyan halkları açık açık İslama karşı savaşa çağırıyordu. İlk olarak 16 Eylül 2001’ de Amerikan başkanı Bush’un “Amerikan Halkı bu Haçlı savaşını anlamaya başladı” açıklaması, Hemen arkasından 17 Eylül 2001”de “Haçlı savaşı başladı ve uzun süre devam edecek” açıklaması ve sonrasında 16 Eylül 2002”de “Bu Haçlı savaşında bizimle birlikte olan Kanada kadar güzel bir dostumuz olmadı!” açıklaması ile Tony Blair”in “Irak konusunda karar verirken çok zorlandım. Ama Hristyanlik bilincim ve inancım Irakı işgal konusunda etkili oldu” açıklamaları arka arkaya geldi. Hristiyanların saldırılarına karşılık Müslümanların yiğit evlatları uyanışa ve topluca harekete geçtiler. İslam topraklarında, bir asrı aşkın merhale merhale gizlice yürütmeye çalıştıkları bu savaşın Haçlı seferi olduğu alenen ortaya çıktığı gibi, kukla yöneticilerin iplerinin de kimlerin elinde olduğu herkes tarafından bilinir oldu.

Bu tabloyu,islam ümmetine bütün gerçekliği ile anlatıp, onları sakındıran ilim ehli; Nebialeyhissalâtu vesselâmin zilletin kalkması için reçete olarak sunduğu Cihada teşvik ettiler. Akil ve adil yazarlar, köşelerinde kibirli düşmanın tuzaklarına ve ellerinde ki kukla iplerine dikkat çekmekte gecikmedi. Azgın sistemlerin her türlü tehdidine karşın 21. Yüzyılda Haçlılara karşı direnişin sembolu olan bir mücahid beklediği şehadete kavuşunca, onun hakkında yazdıkları ile ümmeti açıktan direnişe teşvik ettiler.

Haçlı ordularına karşı sürdürülen bu şanlı direniş, hak davetin öncüsü cemaat imamlarının sohbetlerine, konferanslarına konu oldu. Özellikle hilafetin yıkıldığı merkezde basiretli kimseler, ifsad edilen İslam akidesinin ıslahına ve hak ilebatıl mücadelesinin gereklerine dikkat çektiler.

Basiret sahibi bu kişilerin davetine icabet arttıkça cihad hız kazandı. Ve Haçlılar futursuzca sömürdükleri İslam coğrafyasının, her bölgesinde, tanınıp hedef haline geldiler…

Bu gelişmelerden sonra cihad, birçok İslam beldesine yayıldı. Artık cihad, bölgesel olmaktan çıkmış, küreselleşmiştir. En önemlisi de halka mal olmuştur. Bugün, Allah’a hamd olsun Amerika, tek bir bireyle veya bir grupla veya bir mezheple değil, nerede olursa olsun, kendisini tehdit eden Cihadi bir dirilişin sayesinde, derin uykusundan uyanmakta olan bir ümmet ile karşı karşıyadır. Evet, Allah’a hamd olsun ki cihad; ABD ile herhangi bir grup arasında değil müslümanlarla kafirlerin arasındaki bir savaş olarak algılanmaktadır. Ve Allah’ın izni ile bu cihad müslüman halkları dinine döndürecek ve onları uyandıracaktır. Bu uyanış sayesinde Müslümanlar, cihadın gerekliliğini kavrayıp, ona katılmaktadırlar.

Şayet cihad olmasaydı, kafirlerin planları son aşamasına varmıştı. İslam topraklarında zulümle özdeşleşmiş bu caniler yaptıkları katliamların, yağma ve tecavüzün muhasebesini hiç bir zaman yapmadılar. Ta ki Cihad sancağı kaldırıp mücahidler akına başlayıncaya kadar…

Bu cihad; kalbinde zerre kadar iman olan herkesi kafirlerden ayırdı ve küfrün saflarında çözülme gerçekleşti. Bugün artık iyice anlaşılan; İslam ümmetinin bu saldırılara topluca karşı koyması ve bunun zorluklarına karşı sabretmesi gereğidir.

“…Müşrikler size karşı topyekün savaştıkları gibi siz de onlara karşı topyekün savaş açın. Ve iyi bilin ki, Allah müttakilerle beraberdir.”(Tevbe Suresi 36. Ayet)

Enes radıyallahu anh’dan rivayet edildiğine göre Nebi aleyhissalâtu vesselâmşöyle buyurmaktadır:

“Müşriklere karşı mallarınızla, canlarınızla ve dillerinizle cihad edin!” (Nesai, Darimi, Ebu Davud)

Bugün dünyanın dört bir yanında Haçlılara ve işbirlikçilerine karşı cihad devam etmektedir. Bu cihad vazifesini her hareket, kendi mıntıkasında devam ettirmektedir. Bu güzide ümmetin, kalpleri, dilleri, malları ve canları ile katıldığı cehd, en bereketli zamanlarını yaşamaktadır. Bu bereketlerden biri de söz konusu gelişmelerde belirginleşen saflardır. Belirgin hale gelen saflar; gelecek olan zaferin alemetidir. Bu alamet bir diğerini takip etmekte ve Allah subhanehu ve tealanın izni ile İslamın ve Müslümanların izzet sabahının yakın olduğunu müjdelemektedir. Küresel bazda; kendi mıntıkalarında kahraman mücahidler, bu sinsi düşman ve var olan taraftarlarına karşı günbegün tedbirler almakta ve hazırlıklarını sürdürmektedir. Bu kıyamete kadar hiç şüphesiz devam edecektir. Gerçekleşecek olan Malhama-ı Kubra’ya doğru.. Burada; Ümmet böyle bir dönem ve hazırlık ile meşgul iken asıl önemli olan senin nerede durduğundur?

Şüphesiz Allah’ın sünneti gereği zafer, emrine karşı dürüst olunmadan ve samimi bir şekilde O’na yönelmeden gerçekleşmez.

Kardeşinizin selamını kabul edin…

Şehmuz Karadeniz

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.