“Hz. Mevlana sohbet esnasında meclisine gelen birisinin ‘Şems geldi.’ şeklindeki beyanı üzerine, ona çıkarıp sırtındaki hırkayı hediye etmişti. Öğrencileri ‘Efendim! Bu adam yalancı, neden ona hırkanızı verdiniz?’ dediğinde, ‘Ben hırkayı adamın yalan beyanı üzerine verdim. Eğer doğru söyleseydi canımı verirdim.’ demişti.”

Diğer ülkelerde durum nedir ne değildir bilmiyorum, aslında çok da merak ediyorum mesela bir Almanya’da ya da bir Avusturya’da durum nedir ne değildir. Türkiye’de şöyledir ki, birçok hanenin kapısında Beethoven’ın Fur Elise’i çalar, bilen bilir, fark eden fark etmiştir. Sayısız hanehalkı eve ayak basmadan önce bu eseri dinler, eser dediğim aslında muhteşem bir parça da kapıya zil olunca muhteşemlikten çok da eser kalmamış..

Özünde şu:

Ne büyük bir onur ki, benim hanenin kapısında da bu eser çalıyor. Bana göre her haliyle dinlemeye değer diyorum ve her defasında o zili kapı açılana değin susturmuyorum. Parmağım, bazen komple elim, bazen dirseğim o zile dokunuyor, ta ki kapı açılana dek kımıldamıyor.. Annem her defasında şu zımbırtıyı neden uzun uzun zırlattığıma dair bir açıklama bekliyor, ben ise her defasında eserin mahiyetini anlatmaktan geri kalmıyorum..

Bir gün yine kapının önündeyim Beethoven’ı dinliyorum, bu sefer parçanın zil için kesilen kısmının sonunu da aldım kaç kez, fakat kapıyı açan olmadı. Belli ki annem evde değildi. Dairenin önünde annemin gelişini beklerken, kafamda uydurduğum hikayeler çoktan canımı sıkmaya başlamıştı. Öyle ya annem geleceğim saati bilir ve bu saatlerde aksi bir durum söz konusu olacaksa muhakkak haberleşirdik, halbuki telefonunu bile yanına almamıştı. Sanırım bir yarım saat-kırk beş dakika felan içim içimi yiyerek bu şekilde bekledim. Ben tam kötü şeyler düşünmeye başlamışken, allahtan henüz yaygarayı çıkarmadan annem çıkageldi. O gün saati tamamen unutmuştu, çoktandır mı gelmiştim, hay canı çıksındı niye daldırmıştı ki o kadar.. (Anneler.. :)) Annem bunları söylerken ben içten içe sevinçten uçuyordum. Sanki feci bir kaza olmuş da annem o kazadan sağ kurtulmuştu ya da ne bileyim sanki herkes öldü sanmıştı da son anda kalbi tekrardan atmaya başlamıştı. Daha yeni geldiğimi söyledim, aksi olsa bile beklerdim ne olacaktı… Falandı, filandı.

Bu olaydan sonra Mevlana’nın bu sözünü ezbere aldım. Bu durumla tam alakası olmayabilir belki, ama nedense bu söz bana hep böyle olayları anımsatır oldu. Sözdeki düşünce yapısı insana daha ince düşünme yeteneğini kazandırarak, olayları yara almadan atlatmayı sağlıyor. Yara almak diyorum çünkü bazen hiç olmadık sebeplerden ötürü sinirlenip karşımızdaki insanı incitebiliyor ve onda hiç kapanmayacak yaralar açabiliyoruz. İnsan söylediği bir sözün nereye gidebileceğini, karşı tarafta nasıl bir etki yaratabileceğini çok düşünemiyor. Ama bazen ağızdan çıkan basit bir sözcük bile kötü niyetle söylenmemiş olsa dahi karşı tarafı oldukça derinden yaralayabiliyor ve ilahi adalet burda da tecelli ediyor, siz sırf farkında olmadan açtığınız bu yara yüzünden kat be kat fazla bir bedel ödeyebiliyorsunuz. Daha doğrusu ödüyorsunuz, bence kesin yani. İnsanların ne yaptıklarından ziyade niçin yapmış olabileceklerine odaklanmak ve bu kapsamda değerlendirme yapmak, yaparken de biraz insaflı olmak, kötü olarak algıladığımız olaya takılı kalmaktansa o durumda olabilecek en kötü olayı düşünüp onun olmadığına şükretmek az işe yarıyor değil, çok işe yarıyor.

Bu anekdot da alakasız gözükebilir ama sözün gücünden bahsetmişken paylaşmadan duramam:

Üniversiteyi yeni kazanmışım, daha fakültedeki ilk aylarım. Aynı yıl sınava girdiğimiz bir tanıdık fakülteye geldi beni ziyarete. Kantinde oturuyoruz (Kantin de hayli büyük, fakültede var elli tane bölüm.), neyse kız etrafa bakındı acayip pis alaycı bir tavırla ‘heeeeep boş işler mühendisi’ diyerekten sırıttı. O laf beni incitti çünkü o fakültede ben de vardım, durum öyle olsa bile söylenmesi gereken bir söz değildi söylediği, ki durum da hiç öyle değildi. Yıllar geçti bu kişi birkaç yıl çabaladıktan sonra aynı fakülteye yerleşti daha iyisine ya da daha kötüsüne değil, aynı kantinde oturdu kalktı ve aynı bölümden mezun oldu. Ve hala daha bir işe yerleşemedi, kendi tabiriyle bir “Boş işler mühendisi”. O küçümsediği bölümden bir gıdım ötesi ona nasip olmadı, üstelik o meslekten ekmek yemek de nasip olmadı. O gün o sözü söylemiş olduğunu şu an eminim hatırlamıyordur bile, hatta eminim hiçbir kötü niyet yoktu o sözü söylerken içinde. O söz benim takılacağım, kırılıp üzüleceğim bir söz de değildi fakat bir şekilde içimde bir yara açmıştı, incitmişti beni. Yıllar geçti sözün sahibi, gerçekten o sözün sahibi oldu.

Ağızdan çıkan her söze dikkat etmekte fayda görüyorum.. Az olsun ama sivri olmasın..!