KENDİNİ KANDIRMA SANATI

İnancın yapay bir şekilde hüküm sürdüğü topraklarda bir genç yaşarmış. Sırma gibi saçları, kömür karası gözleri varmış. Var olduğu topraklardaki değerlere sıkı sıkı tutunurmuş bu genç. Üzüntüye,sıkıntıya,derde, tasaya yer verilmeyen bu topraklarda, mutluluk üzerine olan inanç olgusu bir diktatör gibi hüküm sürermiş. Herkes gülermiş burada. Suratına asmak veya boş durmak yokmuş. Herkes inanacak; inandıkça mutluluğunu koruyacakmış. Yıllarca sürüp gitmiş bu düzen ta ki kömür gözlü genç “yanlış” şeyler hissedene kadar. Bir sabah uyandığında ucunu sıkı sıkı tuttuğu “inanç” ipinin ellerinden kayıp gittiğini hissetmiş. Gülmeye çalıştıkça ağlıyor; ağladıkça yüzü asılıyormuş ve bu durum, yaşadığı topraklardaki kurallara aykırıymış. Ne denerse denesin ne yaparsa yapsın “hüzün” denilen bu yabancı duygunun ruhunu sarmasına engel olamamış. Güneşi unutup Ay’ı sevemeye başlamış. Siyahı, beyaza tercih etmiş. Göz yaşlarını, kahkahanın sıcaklığından daha gerçekçi bulmuş. İçindeki inanç köreldikçe yaşamın aynasında kendisini daha net gördüğünü fark etmiş. Çevresindeki insanlar ondan bir bir uzaklaşmış. Yalnız kaldıkça inancın yapaylığını anlamış. Söküp atmış içindekini. İnsanlar ondan uzaklaşsa dahi, gencin hüznü bulaşıcıymış. Günden güne insanlar,mutluluğunu ve mutluluğun getirdiği tek düze hayatı kaybetmeye başlamış. Gecenin kendini tam anlamıyla belli ettiği anlarda insanlar, kendilerini “inanç” suyuyla yıkamayı bırakmışlar ve böylece kendini kandırma sanatı bu diyarlarda son bulmuş.

Like what you read? Give Emre Karagöz a round of applause.

From a quick cheer to a standing ovation, clap to show how much you enjoyed this story.