Duru Sahnesi — 5

Ve uyandım. Gecenin bir yarısı uyandım. Sanki bir başka gün doğmayacakmış, gündüz hiç var olmayacakmış gibi uyandım. Yalan olmasın biraz da kan ter içinde korkuyla zıpladım yatağımdan. Gecelerde kâbuslara alışığımdır aslında. Kolayından pes etmem rüyalarımdaki dalkavuklara. Bu defa öyle olmadı. Uyandım.

Evde kimse yoktu, dün de kimse yoktu, ondan önceki gün de kimse yoktu. Yalnızlığa alışıktım ama bu defa pes etmiştim, ilk defa yastığımı paylaşacak birini istemiştim, uykularım bölündüğünde kollarımın arasına alacak. Yoktu. Başucumda bir bardak su, yoktu. Sigaram ve kibritim, vardı. Yaktım. Derin bir nefes çekip, duvarlarımı seyretmeye daldım. Ne de olsa garip bir akşamdan kalma, allak bullak olmuştu başım. Uyumak, uzak bir ihtimal, gereksiz bir zaruretti.

Önce saçlar geldi aklıma. Benim olmamış, olmayan ve olmayacak olan saçlara bakıp da aşka dalmak, nedensizdi. Canım çok sıkılmış olmalıydı. Yoksa böylesine hülyalara dalmak bana göre değil ki zaten, neresinden tutsan kalpsiz sayılırım. Aşk, neresinden tutsam en az benim kadar kimsesiz ve Afrika’da açlıktan ölen bir çocuk kadar çaresizdi. Bir iki tokat atsalar, yemin olsun ayılırım. Peki ya çocuk? Acaba hayal miydi okşadığım saçları, mutfakta gördüğüm kahvaltılıkları?

Balkona çıktım. Temiz havayı içime çekersem ayılırım. Bulabildiğim tek çözüm bu oldu.

Ayıldım. Çocuk ve yol gitmedi aklımdan. Sessizliğin uğultusu gitmedi kulaklarımdan. Kadıköy’de susmuş şehir, Ortaköy’de tef çalıp oynamaya devam ediyordu. Köprüden geçen araçlar, şehrin ışıkları sönse geceyi aydınlatmaya yeterdi. Ne ışıklar söndü, ne de çocuğun görüntüsü gitti geceden. Gözümün görebildiği her pencereden bir hikâye yükseldi. Tutabilene aşk olsun.

Deniz’e ne demeliydi. Küllüğümdeki izmaritteki dudak izi ya da defterimdeki el yazısı onun olmazdı. Kendince yaramaz, sadece heyecan müptezeli, güzel bir kadındı. Karşısındaki kapalı kapıyı aralayıp da içerisine bakamayacak kadar da korkaktı üstelik. Üzerine fazla kafa yormak istemedim. Bir çocuk ve izmarit vardı aklımı kurcalayan. Son nefesimi aldım sigaramdan.

Defterimi aldım çantamdan, kaldığım yerden yazmak istedim. Vazgeçtim. Salona geçtim. Cama yürüdüm, koltuğun üstüne çıktım, ellerimi cama dayadım, yolu seyretmeye başladım. Gelen giden çok yoktu. Evde kimse yoktu. Bekledim. Canım sıkıldı, ölmüş şehri dirilsin diye beklemekten usandım. Yolun kenarına gidip orada biraz daha beklemek istedim, ne de olsa dönecek, bu yoldan gelecekti. Evden çıkarken kapıyı kapatmadım, pijamalarımı üzerimden çıkartmadım. Merdivenleri inerken, geç oldu komşular uyanır diye ses çıkartmaktan korkmadım. Apartman kapısına geldiğimde gücüm zor yetti kapıyı aralamaya, amcanın biri kendince yardım etti bana. Yürüdüm, kaldırma oturdum. Geldi, yanıma oturdu. Bir şeyler söylüyordu ama dinleyecek gücüm kalmamıştı, sadece yola bakmak istedim, beklemek, dönmeyeceğini bile bile “anne” beklemek.

Adam gitti, sessizlik geldi. Adam geldi, ben kalktım. Kahvaltıdan kalma sütüm vardı masada. Yapılacak işlerim ve düşleyeceklerim, salonda.