izleyici asla “aptal” değil, sadece “görmemiş”

başımıza açılan problem şu: artık izleyicinin öyle televizyon izlerken, gazete okurken, radyo dinlerken tecrübe etmediği yepyeni bir yükümlülüğü var. yeni medya ekonomisini anlamak, içerik sağlayıcılarını seçmek için akıl yürütmek ve bir de üstüne bugüne kadar gazeteye ödediğinden daha fazla bir bedel ödemek zorunda. alışkanlıklarını değiştirmesini talep ediyor yeni medya kullanıcıdan. yalan bedava ve her rafta sergilenirken, gerçeğe mesai ayıran kalmıyor ve hakikat giderek pahalanıyor.

genelde bir problemle karşılaşmadan yazı yazmaya başlamıyorum. bu yazının vesilesi de güncel bir mesele, tespit ettiğim bir problem. 140journos, blutv’de yayınlanan yeni bir belgesel serisine başladı. ismi “parayı vuranlar”. bunu internette ilan etmemizin ardından olumlu yorumlar kadar “ooo siz de parayı vurmuşsunuz”, “satıldınız mı” şeklinde olaya olumsuz bakan kullanıcılar olduğunu gördüm. tamamen ücretsiz şekilde sürdürmeye çalıştığımız yayın çok daha güçlü ve yoğun şekilde devam edecek. blutv ise bu akışa bir ücretli opsiyon olarak eklendi. yorumların birçoğuna 140journos hesabından hemen müdahale ettim çünkü bu tür ücretli platformlarla belgesel seriler hazırlamak 140journos’un dönüşümünün ilk gününden beri aklımızda olan bir şeydi.

bu vizyonu izleyiciye izah etmek, rasyonelini kavramalarını sağlamak ve olurlarını almak çok kritik. izleyiciler, okurlar, kullanıcılar olarak beynimizin bu kasını bugüne kadar çalıştırmak zorunda kalmamıştık, o yüzden şimdi bu yönde attığımız adımları yadırgayanlara anlatacak birkaç şeyim var.


izleyicinin aptal olduğunu asla düşünmemişimdir. izleyici ona ne verildiyse onu bilir, onu ister. türk sinema tarihinin en yüksek gişelerini elde eden recep ivedik’e giden izleyici de aptal değildir. fakat bunun adı aptallık değilse de işin içinde bir görmemişlik olduğundan eminim. görgü eksikliği anlamındaki görmemişlik yani. görmemişiz. yok yani, önümüze sunulmamış daha iyisi. sunulduysa da doğru bir pazarlama ile bizimle konuşmamış. kimse suçu başkasına atmasın, kendi eski kafa yöntemlerimizde arayalım suçu. işte biz çuvaldızı kendine batıranlarız. bugün de bunun nedenlerini açıklamak için çok uygun bir zaman.

olan şey nedir? izleyici, bunca yıl televizyon ve radyoyu “bedava” izleyip dinleyebildiği için şimdilerde içerik için para talep edilmesini yadırgıyor. hürriyet’in sitesinde her yeri banner ile dolu olsa da 25 tıklama ile bir tane uyduruk metin içeriğe ulaşmayı göze alabiliyor çünkü alternatifi yok, sunulmadı.

internetin özensiz ve beleş içerikle özdeşleşmesi, abonelik ücreti ödemeye dair çekinceler, kaliteli içerik üretmek isteyenleri ekonomik anlamda ürkütmüş olmalı. oysa bir kuruma en büyük maddi kaynağı ve uzun soluklu plan yapabilme özgüvenini verebilecek en iyi şey abonelik kültürü. türkiye’de ise medya alanında maalesef hiç gelişmedi. gücünü abonelerinden alan ve yalnızca medya üreten güçlü medya kuruluşları oluşamadı. büyük sloganlarla doğup 1–2 seneye iflas bayrağını çeken medya mezarlığıdır türkiye.

bir diğer şey, hoca çalışmadığımız yerden sordu soruyu. medyanın ekonomisi üzerine toplum olarak düşünmek zorunda kalmamıştık hiç. ne güzel, kim olduğumuzu en iyi temsil eden gazetemizi kolumuzun altına alıp kahvede, okulda, işte kendimizi gösterir, 50 kuruş karşılığında gündeme dair ne düşünmemiz gerektiğini dinlerdik köşe yazarlarından. ağzımıza tekrar etmemiz gereken sözü verirler, 50 kuruşa tüm siyasi ve entelektüel ihtiyacımızı karşılarlardı. ak parti, toplumu dönüştürme projesine başlarken bu yüzden ilk iş medyaya el attı. bu satranç oyununda ilk o kale kazanıldı. bir kesimin “havuz medyası” diğer kesiminse “milli medya” dediği medya sahipliği, bu nedenle bir iktidarın mimarlığını yaptığı gelmiş geçmiş en iyi fikirlerden biridir. hakkını verelim, sistem planlandığı gibi çalışıyor.

işin biraz da ux’ine bakalım. neydi kullanıcının medya deneyimi? bugüne kadar türk medyasının bizi alıştırdığı ve koşulladığı türden bir medya tüketim alışkanlığında tek bildiğimiz şey, akşam televizyon izleyip ev işlerini yapmak, televizyonu bir arkaplan gürültüsü olarak kullanmak, o medya grubunun gazetesini kapıcıya sipariş etmek ve işe giderken yolda yine o grubun radyosunu dinlemekti. bugün bu model her yönüyle çökmüş durumda. doğan grubu satıldı. muhalif kanal kalmadı. alternatif medya mecraları orijinal içeriksizlikten kırılıyor. insanlarsa “ee şimdi ne olacak, nereden takip edeceğiz gündemi?” demeye başladı. işin kötüsü, gazeteciler insanların bu soruyu sorduklarından yeni yeni haberdar oluyor. gazetenin internet edisyonunu yeni medya zanneden, teknolojiyle amansız bir sidik yarışına giren türk gazetecileri, hem kendi mesleki geleceklerini ve tüm birikimlerini hem de izleyicinin, okurun haber alma hakkını riske attı. ekipleri olmadan, teknik yetersizliklerle, yeni medyaya dair bir vizyon eksikliğiyle, yani büsbütün bir bilinmezin içinde sağdan soldan gelen fonlarla, sürdürülebilirliği şüpheli bir şekilde birtakım girişimlerde bulunuyorlar. hayrolsun.

bugün dağınık bazı modeller var youtube gibi mecralar üzerinde gelişen. ruşen çakır, mesela, her gün yorumlarını dinlediğim bir gazeteci. medyascope ile bir alternatif yaratmaya çalışıyor. sözlerini çok önemsiyorum ancak yüzbinlerce euro’luk fonlar ve çok da fazla olmasa bile aylık patreon gelirleri ile bu kadar teknik kusurlu canlı yayınını nasıl yapıyor anlamıyorum. en basitinden, hâlâ sesler kısık, ışıklar loş yayında. izlenmeler de hâliyle çok az. hâlâ “evet sesim geliyor mu?” amatörlüğünde yürüyor 4 yıllık iş ve kitlesi çok net 35+. türk internetinin ve türkiye genelinin realitesi olan genç izleyiciyi, okuru haber-politika ekseninde tavlayabilen hiçbir kuruluş yok desem yeri. var mı?

peki, diyelim o ya da bu şekilde bugünleri atlattık. peki gelecekte bu duruma düşmeyeceğimizin teminatı ne? kurumsal anlamda buna yanıt verecek bir akıl olduğunu da zannetmiyorum. mesela bakın; bizim medyamızda bir medya işletmesinin en kritik kısmındaki kişiden yana sahip olduğumuz beklentiler tam bir muallak. medya yöneticisi, medya patronu dediğimiz kişi, gazeteci olmayan, farklı alanlarda şirketler yürüten, bir yandan da bir motivasyonla medya işi yürüten sermaye sahibi olarak kodlanmış. işini geliştiren, editöryelinin savunusunu yapan, teknolojik trendleri takip eden, ekonomik modeller yaratan bir patron gördünüz mü? bizim olmaya ve yaratmaya çalıştığımız profil işte tam olarak bu. peki bu kişi nasıl olunur? aileden mi gelir? asla. okulu var mı? yok. tamamen tesadüfi karşılaşmalarla, olsa olsa. cem’le ben işte bu ortak gayeye sahip olduğumuz için bir araya geldik.

140journos’a bir plan çizdik, onu işletiyoruz. medyayı para eden, uğruna para harcanan, izleyiciyle arasında bağ kuran bir şeye dönüştürmek istiyoruz. blutv ile başladığımız belgesel serileri de işte bu planın bir parçası. derinlemesine araştırmalarla hazırlanan, en iyi prodüksiyon ekipleriyle dürüst, gerçek hikayeler anlatmak. eskiden bunun bedelini reklamlara maruz kalarak tüketebilen, günlüğü 50 kuruşa bir gazeteyi alarak finanse eden herkesin, şimdi değişen modelde bu gibi platformlara abonelikler yapması gerekiyor olabilir. bu bizim bir önerimiz. eksiği, kusuru elbette vardır. ama bir argümanı olduğu bilinsin o “parayı vurma” espirileri yapılırken. benim öngörüm, şu dakikadan itibaren kaliteli bir medyanın asla ucuz olmayacağı, şu atmosferde öyle bir sigara parasına falan gerçeğe ulaşamayacağımız yönünde. ama tabii umarım yanılırım ve mutlu yarınlara koşarız.

ne sadece abonelik ne sadece reklam. bu modeller artmadan, türkiye gibi bir ortadoğu ülkesinde medya kuruluşlarının uzun ömürlü, kararlı ve editöryel olarak sarsılmaz işletmeler haline gelmesi mümkün değil. bükülmeyen medya patronu nasıl olunur? öğreneceğiz. öğrenmekle de kalmayıp bizim bulamadığımız bu imkanı, yeni arkadaşlar için yaratacağız. bu yıl 140journos yaz stajında “medya yöneticiliği stajı”na başlıyoruz. bu tecrübeleri onlarca yeni insana aktarabilmek mümkün olacak umarım. benim için 140journos’un anlatısı, türkiye gibi bir ülkede, medya gibi bir alanda bile umut dolu ve pozitif. medyaya dair bu umuda sahip olduğum için hepinizden özür dilerim ama bence sorun yaratıcı fikrin gücüne inanmayanlarda.

baştan sona kokuşmuş, ekonomisi sorunlu, dili bozuk, aklı evvel, kapasitesiz, yetersiz, kendini geliştirmeye yönelik bir iradeden yoksun bir medyamız var. bu medya okurunu, izleyicisini, kullanıcısını da kendi gibi tembelliğe alıştırmış. bu dişlileri şimdi kendimiz döndürmek zorundayız. o ya da bu şekilde, paramızla, merakımızla, katılımımızla, eleştirilerimizle.

alakalı bir diğer yazım: