her şey kendimize benzer : Sahne367

Kelimelerle o kadar çok uğraşıyoruz ki bazen sistem, düzen ya da adına ne diyorsanız işte evrenin sunduğu o sözlüğün içinde debelenip, biraz daha debelenip, en sonunda da çürüyoruz, çürüdüğümüzü bile çoğu zaman fark edemiyoruz çünkü, aynı sözlüğün içinde yaşıyor ve ölüyoruz.
Anlamların değiştirilebilirliğini unuttuğumuz için iki nokta üst üstenin sol tarafına bir kere bakıp, tüm hayatımızı iki nokta üst üstenin sol tarafına göre düzenliyoruz. Tartışmalarımızda, kafa yürütmelerimizde ve zihin bulumaçlarımızda bile o iki nokta üst üstenin sol tarafına sırtımızı dayıyoruz — çünkü bundan başka yol bilmiyoruz — ve bir kısır döngünün içinde selfie çekmeye devam ediyoruz.
Tiyatrodan bahsedeceğim tabii. Burada da kalıplaşmış kelimeler var ve biz yeterince güvenli bir ortamda göğsümüze yumruklar vuruyoruz. Tiyatronun yapılabileceği yerler, izlenebilecek oyunlar, yazılabilecek metinler, yönetebilecek yönetmenler, besteleyebilecek müzisyenler hep kafamızda bir yerde ezberimizde. Karşımıza çıkan “yeni” bir şeyi dahi o ömrümüzü içine gömdüğümüz sözlüğün tedrisatından geçirmeden aklımıza alamıyoruz ki o sözlük tabii ki her “yeni” şeyi yutuyor, bizse kendimizi kapatıp açmaktan başka çözüm bulamıyoruz.
Benim de çağdaşı olduğum şu anki “tiyatrocu kuşağı” belki de Cumhuriyetten beri sırtında en fazla yük olan jenerasyon. Neden ?
Bir kuşak değişimin tam ortasındayız. Cumhuriyetle beraber sırtı sıvazlanan sanat biçimleri içinde Tiyatro halka daha yakın oluşu sebebiyle hep göz önünde tutulmuştu, bildiğiniz gibi. Alternatif tiyatroların ortaya çıkması, Kabare’nin bir biçim olarak kabulü, Ferhan Şensoy gibi bir zihnin kendine yaratabildiği alan, Ankara Sanat Tiyatrosu gibi ortaya çıkan politik tiyatro ve tiyatrocu akımlarının yanında, “iş aramak, tiyatro yap(a)mamak” gibi heves kıran süreçleri bizim kuşağımız kadar uzun yaşamak zorunda kalmadan tiyatro sanatının yanında tiyatroculuk mesleğinin de devam edebilmesine alan açan Devlet Tiyatroları’nın kurulması. Bu örnekler artırılabilir ya da azaltılabilir.
Daha sonra televizyon ile ortaya çıkan tiyatro oyuncularının, televizyon yıldızlarına dönüşme süreci, sinemanın nitelik olarak gerilemesine rağmen nicelik olarak yaşadığı “korkunç” gelişim tiyatro sanatına ve tiyatroculuğa olumlu ya da olumsuz anlamda birçok etkide bulundu. Bu yeni sektör bir takım yerleşim yerlerini mecburi kıldı ve bir takım yerleşim yerlerini de “imkansız” olarak tanımladı. Bir akış başladı. İstanbul’un boğazından saniyede geçen tiyatrocu sayısını ölçmek mümkün değil. Dizi ya da film için İstanbul’a gitmenin “mecburi” oluşunu sosyolojik olarak anlıyor olsam da “tiyatro” için de garip bir sektörleşme yine İstanbul’da oluşmaya başladı. Prodüksiyon olarak “iki kalas bir heves” sözünden başka “bence” bir şeye ihtiyacı olmayan tiyatro da İstanbul’un içine bir şekilde gömülmeye ve ‘’Başka şehirde neden olmaz?’’ diye sorduğumuz sorulara “ İstanbulda olur” diye kısır yanıtlar verilmeye başlandı. İnsanlar tercihler yapabilir ve insanların yaptığı tercihler yeküne baktığınız zaman bir tarih yazımından başka bir şey değildir.
Tiyatro bölümleri tiyatro hevesi ile dolup taşan insanlarla dolu. Mezun olduktan sonra gelişen “maddi kaygı” hızlıca “ İstanbula gitmem lazım!” gibi bir cümle ezberine dönüştüğünden ve bu kafaya yerleşen kalıp bedenen yaşasa da İstanbul’un boğazında havada asılı kalan bir sürü yetenekli tiyatrocunun ruhen ölümüne neden oldu, oluyor, olacak.
Sansür, sanata verilmeyen değer gibi yine bir takım ezberlenmiş sözlük kalıplarına bir dokunup geçecek olursak, iyi ki sansür var, iyi ki sanata değer verilmiyor. Can yakabilir ancak baskı ne kadar artarsa üretilen işin o kadar “sanata” yakın olacağına düşünüyorum. Sanat nedir ? gibi bir soruya cevap verebilecek cürmüm yok ancak bence “ bir şeyi olduğundan başka bir şekilde söylemek, ifade etmek” şeklinde özetleyebilirim. Biraz kelimeleri unutalım, iki nokta üst üstenin sağ tarafına bakıp, elimize kalem alalım. Tükenmez kalemle yazılmış tanımları silemiyorsak da üzerini karalarız, iki şey yapmaya gücümüz yetmese bile en azından “ bir şey” yapabiliriz.
Neden sırtımızda yük var ? Cumhuriyeti kerteriz alırsak eğer; tiyatronun kuramsal ve pratik aktarımları hocalarımız tarafından sağlandı. Biz bilgiyle sırtımızı kuvvetlendirdik. Ancak yirmi sene sonraki tiyatro nesli için bilgi aktarımı, pratik deneyim, kuramsal “yeni fikir” gibi bir takım şeylere gebe olamayacak kadar umutsuz olduğumuzu düşünüyorum. İstanbul’a gitmek, dizi yapmak, filmde oynamak gibi maddi kaygıları anlıyorum, ancak ruhumuzun bir yanında bir yere yangında önce kurtarılacak tabelası asmazsak, büyük bir tiyatro mirasının temsilcileri olarak bir sonraki kuşağın yüzüne bakamayacağımız gibi bizden önceki kuşağın fotoğraflarına bakarken gözümüz acıyacak.
Her şey biraz karışık olabilir. Gelecek kaygısı olabilir, ben burada bazılarınıza göre yine “klavye delikanlılığı” yapıyor olabilirim, hiç önemli değil. İlk çevirmenlerin, ilk rejisörlerin, ilk Haldun Taner’lerin bize bıraktığı o değeri, bir sonrakilere üzerine ekleyerek bırakmaktan başka bir ödevimiz yok. Umutlu olmaya ihtiyacımız olmaz, eğer umutlu olmaya ihtiyacımız olmayıncaya kadar çok çalışırsak.
İstanbul’da yapılan mühim işler var, ama bütün mühim işler İstanbul’da yapılmak zorunda değil.
Bu düşünceler arasında, yazın başında bir şey oldu. Bir grup tiyatro “yeni” mezunu oyuncu, biz Ankara’da sahne açıyoruz dediler. Arkalarında birbirlerinden başka bir şeye ihtiyaç duymuyorlar, batmayı göze alıyorlar, çünkü bize bardağın dolu tarafını –en azından- göstermek istiyorlar.
Her şey kendimize benzer. Hayallerimiz, cesaretimiz, çekindiklerimiz, her şey ama her şey kendimize benzer. Onlar da kendilerine benzeyen bir tiyatro yapacaklar ve emin olabilirsiniz ki yaptıkları tiyatro da kendileri gibi “gerçek” bir tiyatro olacak.
İnşaattalar.
İçimizdeki hafriyatları dışarı atmaları uzun sürecek ama, başımızın üzerine bir sahne kurmak üzereler.
Sahne 367.
Yan yana olacağız tabii, ne gerilerinde, ne önlerinde.
