Kobe, sayı attı. Sayı , bana yazıldı.

filesi yoktu hayallerimizin. neyi başardığımızı bilemiyorduk.

‘’ bir çıkarın olmadan anlamak ‘’ kalıbını uyduruyorum. Hayatın temel motivasyonu bu. Anladığın bir ‘’ şeyi ‘’ uygulayabileceğin kadar büyük bir zaman dilimi kalamadığın için hayatta yalnızca anlamakla yetiniyorsun ve türünün evrimine ancak ‘’ anlayarak ‘’ katkıda bulunabileceğinin de bal gibi farkındasın.

Küçüklükte sorduğun bir tane saçma soru zaman zaman aklına geliyor. En sevdiği rengin ne olduğunu bilmediği için intihar eden üç yaşında bir çocuk hatırlıyorum. Ya da hiç kimseye âşık olamadığı için, ideali olmadığı için ya da idealine hala kavuşamadığı için delirmiş bir milyon meczup Ankara’nın Sakarya caddesinde bira içiyor bu aralar. Hatta bu ‘’ amaç ‘’ eksikliği öyle bir yüzüne çarpıyor ki insanın, sanata yöneliyor. Alternatif bir anlam arama sürecine girerek ölümlü olduğunu unutmaya çabalıyor. Anlamaktan yılgınlığını, anlatmanın egosuna dönüştürüyor. Sen de bunu böyle yapıyorsun çünkü şu anda bir doktorun ‘’ kalp krizi’’ hakkında konuştuğu bir konferans metinini okumadığını biliyorsun.

Bu alternatif anlam çabası bir oyalanma değil aslında. Sonuçta her birimiz ‘’ sıçan ‘’ insanlarız, bazen klozete, bazen de bir takım işlerin içine. Ama ‘’ bok ya da daha alafranga bir tabirle kaka ‘’ kokmuyoruz. Bir takım evrimlerin sonucu bu. Değiştirebileceğimiz her şey ancak birkaç şey kadar. Kendimizi bile değiştiremiyoruz. Babasını öldüren çocuk, babasının kromozomlarını öldüremiyor. Ancak babasını anlayabiliyor. Anlamak da bir çeşit öldürmektir gerçi de bu yazının konusu bu değil. Ya da gerçek ateistin, tüm dinlere hâkim olması gerekliliği hakkında da konuşulacak yer değil bu yazı. Üstün yazarlarımızın, kuramcılarımızın bir başka kitap satabilmek için yaptığı açıklamayı yapayım ben de size ‘’ bunlar, başka bir kitabın konusu ‘’ .

Bu yazı basketbol hakkında. Neden şimdi peki? Black Mamba, yani Kobe Byrant jübile yapıyor. Yaşlandığımı hissediyorum ki sen de zaman zaman hissediyorsun, çocukluğuma dönüp bakıyorum ve o mis gibi tertemiz anıların buzlukta bozulmadan kalmadığını görüyorum, sen de görüyorsun. Her şeyi tüketmişiz. Jübileler de bir nevi cenaze töreni olduğundan dönüp bir anlamakta ve anlatmakta fayda var.

Kötü bir sitede büyüdüm. Karısını bıçaklayan kocalar, kocasının kafasında sürahi kıran komşular, metin arolat’a âşık olan çirkin kızlar, bisikletimi çalan orospu çocuklarıyla dolu bir mekânda büyüdüm. Öyle ki ‘’ orkid ‘’ kullanan kadınların ‘’ orospu ‘’ olduklarını savunan ve bu uğurda — sözüm meclisten dışarı — doğan ve şahin kullanarak savlarını kanıtlamaya çalışan bir dolu arkadaşım vardı. Mahallenin genel kültürü çerçevesinde futbol oynayarak sosyalleşmeye başladım, kızlarla ip atlamaktan da çekinmedim.

Şişmandım. Onlar bana ‘’ dombili ‘’ diyordu. Topum vardı. Mahallede topu olan ender birkaç çocuktan biriydim. Dolayısıyla takımın kalecisi oluyordum. FİFA 99’da herkes kendini ‘’edit player ‘’ sekmesinden golcü yaparken, ben kendimi kaleci yapardım. Ve en büyük hazzı penaltı atabilen kaleci sıfatımla yaşardım. Bunların her biri oyundu. Çocukluğumu yaşamaya çalışıyordum.

Basketbolla tanışmam büyük bir sıkılganlıkla oldu. Herkes küfür ediyordu. ‘’ am, göt ve meme ‘’ ile aşkı tanımlamaya çalışanlara muhabbet kuşum öldüğünde üç hafta ağladığımı anlatamadığımı fark ettim. Bir gün, anneme ‘’ bana basketbol topu al ‘’ dedim, ‘’ aybaşında‘’ dedi. Aybaşına daha çok vardı. Ben de futbol topumla, basketbol oynamaya başladım. Türkiye liginden çok haberdar değilim o zamanlar. Biraz biraz Kerem Tunçeri biliyorum. Hidayet falan, o kadar..

NBA ile karma takımlar yapıp, zihnimin Staples Center’ında maçlar yapmaya başladım. İlk 50 tek başıma basketbol maçı deneyimim, sahaya gelen futbol düşkünü piç kuruları tarafından engellendi. Topum elimden alındı, ben ağladım, onlar ağları havalandırdı. Ağ dediğim, kurban bayramında davarların bağlandığı tellerle örtülü asfalt saha.

Annem, sözünü tuttu. Aybaşı geldi. Bana Spalding bir basketbol topu aldı. Daha ucuz diye küçük numarasından almış. Kadınların basketbol toplarından. Çok sevindim. Hem top küçüldükçe, basket atma olanağım artacağı için de acayip mutluydum.

Fanatik basket ve Cumhuriyet okuyordum. Hem sporcu hem de seküler olmaya çalışmak oldukça zordu ancak üstesinden gelecektim. Çünkü iki öğretmenin evladıydım ve toplumuma karşı bir takım sorumluluklarım vardı. Futbol topumu çocuklara hibe ettim. Teşekkür etmediler.

Basketbola o kadar düşkündüm ki… Her gün oynuyordum. Basketbol okuluna yazdırdı annem beni. Ben, beni yeteneğimden dolayı ‘’ burslu ‘’ aldıklarını düşünürken bir gün annem cebinden bir makbuz düşürdü. Hayallerim yıkılmadı. Hayal dediğin öyle kolay yıkılmaz.

Dombili sıfatını, ‘’ kalıplı ‘’ sıfatına çevirmek için çok çalıştım. Bir takım kulüplerde forma giydim, son saniye üçlüğü bile atmışlığım var. Zıplayamıyorum diye şut çalışıyordum. Savunmam kötü diye turnike çalışıyordum. Yediğimden çok atmam lazım, çünkü. Çünkü yediğimden çok atmam lazım.

Anlamlandırma, anlama dedim ya yazının başında. İşte benim kırılmam buradan başladı. Neden spor yapıyorsun ? Sorusuna muhtemelen ‘ sağlık ‘ için cevabını vermem gerekiyordu ama zaten öleceğimi biliyordum ve birkaç yıl daha yaşamak için spor yapmak bana çok saçma geliyordu. Ben başka bir şey olduğunu biliyordum. Ailede sporcu yoktu. Muhtemelen de aklımın ermediği zamanlarda annem beni ‘’ sitedeki kötü çocuklardan uzak durayım ‘’ diye spora yönlendirmişti. Gece uyanmama, NBA maçı izlememe izin veriyordu, hiç kızmıyordu. Uyumadan gittiğim çok zamanlar, okulda uyuyakalıyordum. Veli toplantılarında en çok ben konuşuluyordum. Zeki ama çalışmıyordum. Çalışan ama zeki olmayanlardan nefret ediyordum.

Yediğimden çok atmam lazım. Hem hücum, hem savunma olmalı evet. Risk aldığım kadar elimdekini de korumalıyım. Büyük hatalar yapabilirim ama karşısında en az hata kadar büyük doğrularım da olsun. Evet, ben hayatı basketbol ile anladım.

Okudum. Üniversite bitirdim. Tiyatrocu oldum. Basketbol ’un şablonu hala zihnimde. Bir takım anlamlı cümleler yerine, bir takım anlamlı sayılar yapmak gerekiyor. Çünkü hayat geçip gidiyor. 24 saniye süresi doluyor, 8 saniyede yarı sahandan çıkman gerekiyor — ki mesela Sartre’ın yaptığı hata budur — mola alma şansın var yani tatile gidebiliyorsun, devre arasında soyunma odana gidebiliyorsun, kazanabiliyorsun ya da kaybediyorsun.

Basketbolun, hayat karşısındaki tek yanılgısı, beraberlik. Şaka yapıyorum. Basketbol ’da da berabere kalma durumun var. Kazanan iki sayı, kaybeden bir sayı alıyor. Üçlük çizgisi de ancak denk geldiği biçimde modern zamanın bir sonucu. Öncesinde tüm sayılar eşitti. Şimdi çok uzaktan gelen ruhu vazelinli bir orospu çocuğu sizin attığınız üç ikiliğe karşı, iki tane üçlük atıp maçı eşitleyebiliyor. Beraberliğin buhranıyla da muhtemelen maçı kaybediyorsunuz.

Anlamak böyle bir şey benim için. Sporu da bundan seviyoruz bana sorarsan. Garip ama kuramcıların kıçlarını kaşıyarak yazdıkları gibi olmayan bir kuram barındırıyor içinde. Muazzam bir felsefe oluşturuyor.

En büyük kahramanımdan bahsedeyim. Jordan. Neden Jordan, çünkü yaşıyordu. Kendi hayatından vazgeçip, Chicago Bulls’un varoşlarının ellerini gökyüzüne döndürüyordu. Düşünüyordu. Kazanıyordu. En iyi savunma beşine de seçiliyordu , sezon MVP’si de oluyordu.

Şimdi burada araya şöyle girmekte fayda var, Maradona mı Messi mi tartışması değil bu . Yalnızca bir çocuğun kahramanlarından bahsediyorum. Sizin acayip seküler putlarınızdan da tiksinmekteyim. Kapatın, çevirin sayfayı.

Kobe, 20. Sezonunda basketbolu bırakıyor. Çok acayip şeyler yaşattı. Çok acayip heyecanlandırdı ama hiçbir zaman sevilmedi. Lakabını bir yılandan alıyordu. Tecavüzden bile yargılandı, çocukların odalarından posterlerini çıkarttırmak için elinde gelen her şeyi yaptı. 81 sayı attı, bir sürü şampiyonluk yüzüğü kazandı, MVP ödülleri aldı, ilk beşlere seçildi, All Star oldu.

Oynadığımız video oyunlarında LA Lakers’ı seçmemize neden oldu. Şişman çocukların, Shaq O’neal olma heveslerine asist yaptı. Ama yine de sevilmedi. Yaşadı, anladı ve yaşattığını anlamamıza jübilesi ile imkân verdi.

Günceline gelelim. Bir sürü sakatlık yaşadı. İlerleyemedi. Bir şampiyonluğa daha ihtiyacı vardı, Jordan olabilmek için. Olmadı. Şimdi, Lebron James’in dişleri gıcırdıyor biliyorum ama sana bir çift lafım var Lebron James, sen ne Jordan’sın ne de Kobe. Neden mi ? Sırtında 23 numarayı taşıyorsun. İdolünü geçemez insan. İdolünü geçmek başarı değil ayıptır. Hocasını öldüren öğrenci mi olur ?

Kobe’nin sırt numarası uzun süredir 24. Yeni bir gelecek imasıdır bu. Kobe, senin gibi kolaya kaçmamıştır Lebron. Kapiş ?

Her şey için teşekkürler Black Mamba.

Çocukluğumu bir hataya değil anıya dönüştürdüğün için.

Anlattığın için.

Yaşattığın için.

Seni sevmiyorum.