Limonata ! Gülmeyin kimse görür. *

Edebiyat parçalamak ile edebiyatı dilimlemek arasında fark olduğunu düşünüyorum. Bu sefer dilimlemeyi tercih edeceğim ve şöyle soracağım: gözlerimizin önünden film şeridi olarak geçecek hayatımızın yönetmeni kim olacak? Bir kadın ya da bir erkek, bir kedi belki tekir, köpek olabilir golden ile kangal kırması, ya da bir bileklik olabilir, Cem Karaca’nın arkası puslu aynası bile o elzem son saniyede gözlerimizin önünden geçecek film şeridinin yönetmeni olabilir, Ali Atay da buna dâhildir.

Ali Atay, 2015 yılında “limonata” diye bir film çekti. Ertan Saban ile beraber yazdılar senaryoyu. Ekürisi Serkan Keskin de filmde yine Ertan Saban ile beraber rol aldı. Ciguli bile oynadı filmde. Sessiz, sakin, üzerlerine yapışan popülerlikten çok başka, hatta bambaşka bir doyum arayan bir filmdi bu. Ali Atay’ın söylediğine göre dört beş senelik bir projeymiş, ancak gerçek olabilmiş.

Bir yol hikâyesi. İki üvey kardeşin kavuşma hikâyesi. İnternet dolaşmalarında karşınıza çıkan tüm gala görüntülerinde şöyle bir tanımlama var: limonata tadında bir film. Tabii, youtube’a elinizi daldırıp filmi hiç anlamamışsınız demek geliyor insanın içinden ama yapmıyorsunuz. Filmin adı limonata evet, bir duvar yazısı olarak filmin bir anında gözünüze şu cümle çarpıyor: Blood is not lemonade. Çıtı pıtı İngilizcem ile şöyle çevirebilirim sanırım: kan, limonata değildir.

Sinematografik olarak ki azıcık iddialı gibi gelse de Nuri Bilge Ceylan özeninde bir film, ışık, renk, kadraj ilginç bir kompozisyonu işlevli kılıyor. Görsel olarak doyumu yükseklerde tutuyor, film. Ali Atay’ın yani bilinen sıfatıyla “ Leyla ile Mecnun” dizisinin Mecnun’unun ilk yönetmenlik deneyimi gerçekten muazzam bir şekilde vuku buluyor.

Bir senarist olarak şöyle tanımlıyorum hikâyeyi; yazamayacağım kadar iyi bir hikâye. Anı iyi değerlendiren, boşlukları depoya kaldırılan ayakkabıların içine tıkıştırılan gazete kâğıtlarıyla değil de, zamanla, karakterle, güzelle ve öyküyle doldurabilen ender yerli senaryolardan biri “limonata”. Boşluksuz bir hikâye, yaşayan bir hikâye, kendi ritmini ve dinamiğini yaşayabilen yani “canlı” bir hikâye.

Kısaca öyküsü şöyle, iki ayrı ülkede yaşayan iki ayrı üvey kardeşin ortak babaları ölüm döşeğindedir. Filmin başlangıcında bu “ortak babanın ‘’ ölemeyim sakip “ repliği kulağımıza çakılır. Baba, ölemiyordur çünkü yıllardır görmediği oğlu Selim’i son bir kez görmek istemektedir. Sakip, Makedonya’dan kalkıp Türkiye’ye gelir ve üvey kardeşini aramaya başlar. Bir şekilde bulur, Ancak Selim babasına öfkelidir ve gelmek istemez. Sakip, ne yapar eder, babasının son arzusunu yerine getirmek için içtiği andı yerine getirir. Selim’in sarhoşluğundan yararlanan Sakip kardeşini babasına doğru bir yolculuğa çıkarır. Baba’ya yetişemezler. Baba ölür. İki kardeş doğar.

Filmin güzelliği ayrıntılardan gelir. Her an sanki yazılı olmayan bir doğaçlamaya işaret eder. Bu filmin ihtiyaç duyduğu ve aynı zamanda amaçladığı doğallığı kendi kendine türetmesine olanak verir. Filmin hemen başında Sakip, eski model arabasıyla İstanbul’a kardeşini bulmaya gelirken tekerine bir çivi saplanır. Sakip çiviyi söker, yola atar. Aradan zaman geçer, Sakip kardeşi Selim’i zorla Makedonya’ya getirirken aynı çivi tekrar batar arabanın tekerine. Bir düğüne girerler, düğün sahibi Ciguli’dir. Oradan lastik çalarlar, lastikler arabaya küçük gelir, ancak yola koyulmak elzemdir. Sakip direksiyonu zorla yola düşürdüğü Selim’e verir, Selim yolu şaşırır, bu sırada Baba mefta olur, her şey için geç, birçok şey içinse tam zamanıdır. Sakip ve Selim, kardeşlenirler. Üvey kardeşlerin, öz kardeşler olma hikâyesidir film.

Taziye evine vardıklarında Sakip, Selim’e saldırır. Babası ölü, Selim ise yıllardır görmediği babasının yıllardır görmediği babası olarak ölmesine tepkili, içine kapalı, kil yutmuş gibi bir tatsızlıkla oturmaktadır. Gitmek ister, gidemez. Gitmesi gerekir, gidemez. Gitse iyi olur, gidemez.

İki kardeş gelir yan yana, çünkü kan limonata değildir. Doğal olan, ezberlenmiş olanın üzerine bir kâbus gibi çöker. İyi, güçlü olmayı öğrenir bu filmde. Duygu, duyulana karşı çıkar. Cevaplar, soruların üzerinde ağırlıklarını hissettirler. Gök yeri mavi eder, su ateş’i söndürmez bu kez, serinletir, birbirine değmeyen kar taneleri birbirilerinden ayrılamazlar artık. Çünkü an var bu filmde. Didaktiklik, öğreti, ders yok. Sanatın şuurunu içinde taşıyarak bir hikâye anlatır film. Karakterleri anlatır. Sonucu yoktur filmin, sonuçta şu ya da bu olmaz. Ancak zamanı vardır. Anlar, karakterler bir şeyden hele hele kendilerinden vazgeçmezler iyi olabilmek için. Sevgi, salt, pür, olduğu gibi olan öz sevgi bir volkandan fışkırır ve eteklerinde tüm köylere eziyet değil, zarafet getirir. İki kardeş, bir kardeştir artık.

En önemli sinematografik gösterge, taziye evinin önündeki sahnedir. Sakip, Selim’e saldırdıktan sonra amcası onu taziye evinin dışına çıkarır. Sakip, bir ara kadrajdan bile çıkabilir, çünkü Sakip kadrajın dışında ölen karakterlerden değildir. Doğal, saf, kahraman gibi bir kahramandır. Ne ötedir ne beri, olduğu gibi ve olduğu yerdedir.

İnsani olan yani jelatinsiz duygular yani olduğu gibi olanlar bu filmde hikâyenin temel taşlarıdır. İki kardeşin yanyana gelip çilingir sofrasında meşk ettikleri gece, kafalar güzelken mezarlığa gelirler mesela. Selim ilk kez babasını görecektir, ölü olarak. Sakip, “konuş babanla” der. Selim, “ merhaba” der ölüye. Yanlış ölüye Fatiha, yanlış ölüye merhaba derler ama olsun, merhaba demeyi öğrenirler. Kime dendiği çok da önemli değildir.

Ayrıntılar, doğalın komiği ve komiğin gerçekliği hikâyeyi limonata tadında bir film olmaktan ziyade, bir damak yarası, bir insanlık özlemi, bir temiz duyguya duyulan hasret olarak tanımlar. Ali Atay, muazzam bir iş çıkarmıştır.

Bütün bu kurgunun nedeni ise hikâyenin söze değil, duyguya doğru şekillenmesi. Örneğin, Türkçe konuşulmayan yerlerde özellikle alt yazı kullanılmamış. Çünkü oradaki duygu, duygunun tanımından büyük, oradaki yemek, tarifinden değerli, oradaki su, bulunduğu kabın yani cümlenin şeklini alamayacak kadar canlı. Tüm filmi, bir de sessiz izleyin de bir öneride bulunacağım ama müzikleri de muazzam. Kaçırmayın, kaçıracaksanız da en azından ben vesile olmayayım.

Yolda olmanın, yola düşmenin, merhaba demenin özlemi, önemi ve taksiratıyla.

Erdal Ozan Metin / @hobiligirtlak

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.