Anayasa değişikliği tartışmaları ve Referandum ile ilgili açıklama.

Türkiye’nin içinde bulunduğu günümüz şartları göz önünde bulundurulduğunda mevcut yürütmenin yetersizliği ortaya çıkmış ve sürdürülebilirliği tartışma konusu haline gelmiştir. Bilindiği gibi meclis sistem değişikliği için referandum kararı almış ve Cumhurbaşkanı’nın yürütmenin başı olması hedeflenmiştir. Rejim tartışmaları üzerinden yürüyen referandum kampanyalarına girmeden önce bugün yaşanan mevcut krizin asıl kaynağını kısa bir özetle açıklayarak konuya giriş yapmak istiyorum.

Hatırlanacağı üzere 2007 yılının Nisan ayında Türkiye’nin 11. cumhurbaşkanının belirlenmesi için yapılan seçimde olaylı geçen kriz 29 Ağustos’ta Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesiyle aşılmış ve ardından Cumhurbaşkanı’nı halkın seçmesi referandumunun millet iradesi tarafından kabul edilmesi ile süreç noktalanmıştır. Bilahare Cumhurbaşkanı’nı direk halkın seçmesi hususu mevcut yönetimde çift başlılığı ortaya çıkarmış ve yürütmede sıkıntılar doğurmaya başlamıştır. Eğer o gün yani 2007 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçiminde meclis iradesine yargı eli ile müdahale edilmemiş olsaydı belki bugün bu tartışmaları ülke olarak yaşamıyor olabilirdik. Dolayısıyla şunu net bir şekilde ifade etmeliyiz ki; Cumhurbaşkanlığı sistemine bugün şiddetle karşı çıkanlar maalesef 2007 yılında yapılan bu yanlışı hem mecliste hem de medyada savunarak bugünkü sistem değişikliğinin önünü açmışlardır.

Siyasi literatürde devlet ile rejim birbiriyle alakası olan fakat değişik uygulamaları ifade eden kavramlardır. Devletin varlık sebebi vatandaşlarının ihtiyaçlarını ihtiva etmek ve dil, din, ırk ayırmaksızın insanlığa hizmet etmektir. Ancak Cumhuriyet tarihi boyunca mevcut iktidarlar genellikle ideolojileri ile hareket etmesinden ötürü devletin bu ülkesi zaman zaman sekteye uğramıştır. Resmi ideolojiyi adeta bir din haline getiren seküler aydınlar ve siyasetçiler Cumhuriyet’in asıl kuruluş amacını çarpıtarak halkın refahını değil devletin varlığını belli bir ideoloji üzere sürdürmesini amaç edinmişlerdir. Bilmeyenler için söylemek gerekirse; 1921 Anayasası hariç günümüze gelen bütün anayasa metinleri maalesef askeri darbe dönemlerinde hazırlanmıştır ve tamamı “İhtilal Sözleşmeleri” hükmünü taşımaktadır. 27 Mayıs darbesinde hazırlanan darbe anayasasında “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” hükmü, şekil olarak muhafaza edilmiş ancak egemenlik hakkı, millete değil de fiilen sivil ve askeri bürokrasiye bırakılmıştır. Bunun durumun günümüze kadar uzanan sıkıntıları hepimizin malumudur.

Siyasi istikrar devletin ve yürütmenin sağlıklı bir biçimde işleyişi ile alakalıdır. Bugünkü çift başlılık sistemin ve yürütmenin önündeki en büyük engeldir. Önceki satırlarımda belirtiğim gibi bu tıkanıklığın asıl nedeni 2007 Cumhurbaşkanlığı krizidir. Bugünkü Cumhurbaşkanlığı sisteminin sağlıklı bir biçimde ilerleyebilmesi için güçlü bir meclise ihtiyaç olduğu da açıktır. Zira mevcut Cumhurbaşkanı’nın politikalarını sağlıklı biçimde yürütmesi için meclisten destek bulması hayati bir öneme sahiptir. Böyle bakıldığında yeni sistemin önemi daha iyi anlaşılabilmektedir. Amerika ülkelerine baktığımızda oradaki Cumhurbaşkanlığı sistemlerinin yaşadığı temel kriz, zayıf meclislerin varlığı olarak görülmektedir. Çok sayıda siyasi partinin mecliste olması durağanlığa ve devletin işleyişinde hantallığa yol açmaktadır. Bu durumu özellikle 90’lı yıllarda ülkemizde yaşanan 5–6 partili meclisler ve koalisyonlarla özetleyebiliriz. Zira 90’lı yıllar krizlerle, faili meçhullerle ve olaylarla geçtiği hepimizin bildiği gerçektir. Buradan hareketle şunu açıkça söyleyebiliriz; Eğer mevcut Anayasa değişikliği mevcut meclisi zayıflatmak isteseydi, seçim barajını sıfırlayarak parti disiplinini yok edecek şekilde dar bölge seçim sistemine geçilmesi beklenirdi ancak durum böyle olmadı. Eğer meclisin zayıflatılmasıyla seçim kazanamayan muhalefetin güç ve etkisinin azaltılması kastediliyorsa bu gerçekte hukuki değil siyasi bir sorundur. Hepimizin bildiği gibi bu sorunun çözüm yeri millettir, siyasettir. Çözüm dil, din, ırk, mezhep farkı gözetmeden toplumu kucaklayarak yine toplumun geneline yönelik siyasi bir dil geliştirmekten geçer.

Yapılan araştırmalarda Türkiye Cumhuriyeti tarihinde en çok büyüme ve ilerleme “Tek parti” iktidarlarında olduğu görülmektedir. Bu da aslında Siyasi istikrarın sonucudur. Parlamenter sistemin ülkeye, millete ve ekonomiye büyük yükler getirdiği yine bu araştırmalarda sabittir. Örnek vermek gerekirse 90’lı yıllarda yaşanan siyasi krizler, koalisyonlar ülkeyi geriye götürmüş ve millet devlet arasındaki köprüleri kaldırmıştır. Sürekli sandıklar kurulmuş ancak bir türlü istikrar sağlanamamıştır. Bu durum hep iç yatırımcıyı hem de dış yatırımcıyı korkutmuş ve ülke ekonomik olarak daima darboğazda kalmıştır. Siyasi tarihimize “Güneş Motel” görüşmesi ile geçen siyasi skandalda Cumhuriyet Halk Partisi lideri Bülent Ecevit’in zayıf haldeki II. Milliyetçi Cephe hükümetini yıkarak, Adalet Partisi’nden istifa etmiş milletvekillerinin desteğiyle hükümet kurmasıyla sonuçlanmıştır. Sırf bakanlık uğruna kendi partilerinden istifa eden isimler uzun yıllar unutulmamıştır. Bilakis bu durum millet iradesine büyük leke vurmuş ve siyasete olan güveni derinden sarsmıştır. Bu tür olaylar sonraki yıllarda da yaşanmış ve parlamenter sisteme olan inancı yok etmiştir.

Bugünkü parlamenter sistemde Türkiye’nin geleceği adına yeni hedefler belirlemek ve bu yolda yürümek neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Irk milliyetçiliğinin ayyuka çıktığı son yıllarda bu durum ülkemizde de gözlemlenmeye başlamıştır. Siyasi partilerin kuruluş amacı ülkenin bütünlüğünü korumak ve kucaklayıcı bir dil kullanarak insanlığa hizmet amacı taşırken özellikle son dönemlerde terörle iç içe olan bir partinin bu durumdan kurtulamaması gelecek yıllardaki büyük krizlerin de habercisidir. Gönül ister ki insanlığa ve ülkeye yararlı politikalar benimsensin, ülkenin tüm kesimini kucaklayan bir dil kullanılarak bu şekilde siyaset yapılsın. Ancak durumun böyle olmadığı hepimizin malumudur. Bundan 10 yıl sonra parlamenter sistemde bu siyasi partinin, mevcut ideoloji ile meclise büyük çoğunlukla geleceği ve yasa çıkaracak güce kavuşacağı açık bir gerçektir. O gün demokratik sistemle bunun önüne geçilmesi asla mümkün değildir. Şartlar ne olursa olsun millet iradesine bağlı partilere siyaset dışı müdahaleler düşünülemez ve asla savunulamaz. Bu durum devletin bekası, rejimin devamı ve ülkenin refahı, bütünlüğü için çok büyük tehdit oluşturmaktadır.

Demokrasi dışı müdahaleler tarihte görüldüğü gibi devlet krizlerini beraberinde getirmiş ve ülkenin ilerlemesinin önünde en büyük engelleri oluşturmuştur. Olası müdahalelerde çıkacak iç karışıklıklar, savaş ve benzeri krizler dış müdahalelerin de önünü açacaktır. Tıpkı 15 Temmuz darbesinde olduğu gibi acaba amaçlanan ve gerçekleştirilmek istenen bu mudur?

Dil, din, ırk ayırmaksızın millete hizmet için kurulan siyasi partilerimizin bu minvalde varlıklarını sürdürmesi devletin varlığı ve bekası için en önemli temel taşıdır. Görüldüğü üzere parlamenter sistemin ülke geleceği için artık yeterli olmadığı açıktır. Bu bakımdan referandumda “Evet” oyu kullanmanın en doğru karar olacağı kanaati taşımaktayım.

Saygı, sevgi ve Muhabbetle

B. Ergin Borobey