Biraz da şurada düşüneyim

Alarmın zıngırtısıyla uyandım. Tam yastığın altına koymuşum telefonu, gören duyan sanki çok önemli bir meşgalem varmış da telefonumu yanımdan ayıramamışım sanır. Maalesef bugün de büyük günüm değil diye düşündüm uyanır uyanmaz.

Dişlerim ağrıyordu, o kadar çok sıkmışım ki dişlerimi uyurken tüm ağzıma sirayet eden ağrı yine benimle, rüyamda ne gördüm kim bilir. Perdeyi aralayıp gökyüzüne bakmaya çalışıyorum bu kadar apartmanın arasında bazen gökyüzünü görmek bile lüks diye düşünüyorum, oysa ki hayallerimde bir evin damında yatıp yıldızları izlemek var çokça. Tamam yine başlama, yalnızlık, şehri terk etme hissiyati arada bir gelip duruyor ama bu düşünceye çok fazla bel bağlama diye sert bir şekilde kendimi uyardım. Günün ilk azarını kendimden yiyerek yataktan kalktım. Ev buz gibi, hırkamı bir bulabilsem biraz ısınırım. Akşam şarabın etkisiyle ısındığımda çıkartmıştım. Şarap içince yanaklarım kızarır benim, kanım ısınır, hem hayallerim hem de pişmanlıklarım artar. Hayal kurabilmek adına pişmanlığın verdiği acılara da katlanırım mecbur.

Bugünün dünden bir farkı olsa, bari bir gün olsun başıma değişik bir şey gelse, kahvemi yalnız başıma değil de gitsem şu moda olan zincir kahvecilerden birinde içsem mesela. Yalnızlığımın azalmak veya tamamen bitmek gibi bir derdi yok, orada da yalnızım, sipariş verdiğim barista dışında adımı soran olmayacak bu gün de.

Sabah sorgulaman bittiyse işe gidelim mi artık? Gidelim tabi, günlük angaryaların içinde boğulmaya orada devam edelim, çok değişik olur. Yağmur yağmıyor neyse ki şemsiye taşımayacağım. Kulaklarım üşümesin diye taktığım bere saçımı bozacak ama olsun, üşümeye tahammülüm yok. Belki akşam T. gelir, biraz umut verir bana. Onun da başına ekşiyip duruyorum, acaba benden ne zaman bıkacak?

Kedili video’lara biraz baktıktan sonra işe başladım, bitmeyecek gibi görünmüyordu, eğer erkenden çıkabilirsem T.’yi ararım. Büyük ihtimalle hayır demez bana, nedense bana hayır diyemiyor, ben de ona hiç hayır demediğim için biraz borçlu gibiyiz birbirimize karşı, sanırım hayat boyu bu borçluluktan dolayı hiç kopmayacağız. Benim gibi dengesiz birinin yanında onun gibi güçlü bir dost olması büyük şans doğrusu, kendisi öyle olmadığını düşünüyor bazen, lakin onun hakkındaki genel konumlandırma bu şekilde, sadece benim fikrim değil. Yöneticilik yaptığı şirket çok fazla büyüme göstermese bile sektörel anlamda lider konumda olması gibi zımbırtılar onu başarılı olarak gösteriyormuş, gülerek anlatıyor bunları bazen, diyor ki “herkes bu kadar aptal olmasa benim de başarılı falan olacağım yok, tam yerinde tam zamanında orada bulunabildiğim için şartlar bu kadar iyi”. O bunları anlatırken biraz alınıyorum, “ben de kendi işimde aptal olduğum için bir başkasını başarılı hale getiriyorum” diyemiyorum. İçte içe onu kıskandığımı düşünür belki, kıskandığımı düşünürse mutlu da olabilir aslında, insanlar kıskanılmayı sever. Ben hiç kıskanılmadım, ne aşkta ne de işte yeterli olmadığım için benim yerimde olmak isteyen olmadı, eğer olsalardı hem işi hem de sevgiliyi kolaylıkla elimden alabilirlerdi, mücadele etmeye karşı bir arzum yok. Neye karşı arzum var ki…

Kışın sokakta yaşamaya çalışan köpeğin, yuvasına ekmek kırıntısı taşıyan karıncanın, açmaya çalışan çiçeğin ne kadar amacı varsa benim de o kadar var sanırım, hayatta kalma içgüdüsü ile rutin hareketler. Zaten ezbere bildiğim bu hareketleri yapmak için düşünmeye bile ihtiyacım yok. Biraz şurada oturayım, sonra gidip biraz yemek yiyeyim sonra belki bir değişiklik yapıp sırt üstü değil de yüz üstü yatarım. Yüzüstü yatınca nefes alamayıp boğulursam peki!! Allah korusun nereden geliyor aklıma böylesine saçma düşünceler, iyisi mi ben yine sırt üstü yatayım. Nefesim kesilse mesela ne olur, kalp atışlarım yavaşlasa sonra dursa, bu dünya için herhangi bir kayıp olur mu bu? Öldükten sonra ruhla ilgili bir şeyler anlatırlar ya, bazen inanmak istiyorum, yaşarken yapamadığım kötülüğü öldükten sonra yapayım, o anlarda kendimi beyaz bir çarşafın altında hayal ediyorum, bu şekilde öğretildiği için başka türlü bir imge yok kafamda, bu denli de yaratıcılıktan yoksunum. Yapacağım kötülük öyle birine musallat olmak tarzında değil en fazla bir yerlerden bööö diye çıkar korkuturum, sonra bir daha uğramam oraya neme lazım ya anlaşılırsa benim olduğum. Yine vizyonsuzluk had safhada, anlasalar ne olacak sanki, en fazla gelip mezara işeyebilirler, ölünce yaşanacak hissizlik durumunu idrak edemedim bir türlü, hayattayken fazlaca hissiz davrandığımdan olsa gerek daha hissizi nasıl olur diye tahayyül edemiyorum.

Telefon çaldı arayan sevgili T.’ciğim, akşam gelirim dedi, ona anlatmak için komik ve ilginç konular bulayım, sıkılıp gitmesini istemiyorum. Ona biraz dinlerin ortaya çıkış şeklinden bahsederim belki, ya da gezegenlerin oluşumundan. Neyse ne işte canım sen takılma onlara yaşamana bak der konu kapanır. T. ile tartışmak da keyifli oluyor, genelde konuları boşver sen onları düşünme diye kapatmaya çalışıyor. İyi de bir yöntem gibi, biz beraberken düşünmediğimiz için güzel hatıralarımız var hep. Sorgulama anlarından kaçtık sadece güzel olan zamanlarda ve mutluyken yanyana olduk, o an sahip olduğumuz ufacık mutluluk kırıntılarını üzerine bir sürü yalan inşa ederek büyüttük, T. gidip yalnız kaldığım zamanlarda sorguluyorum olup bitiyor. Ona sormamın da bir anlamı yok, anlatmaz, konuşmayı sevmez böyle incelikli mevzuları. İkimizin yerine de ben düşünüp kararlar veriyorum, daha kolay böylesi.

Bitecek güzel anlar ve kötü anlar var. Yaşanacak kalıbı ile kullanılır genelde bu söz ama ben daha çok bitmesi kısmına odaklanıyorum, ağacın hazanda yapraklarını dökmesi ama bahar geldiğinde yeniden açması gibi enstantaneler demek değil bu, sonuçta sararıp solduğuna göre baharda bir gelin gibi allı güllü olması ağaç için üzücü olmalı, bize izlemesi keyifli geliyor diye yıllarca ağacın aynı acıyı yaşamasının hoş bir yanı yok ki. Çam ağacı gibi olsa tüm ağaçlar yaprakları solmasa. Biz yanyana mutlu olsak, hiç üzülmesek gibi bir dilek bu. Olmuyor neşeli şeyler düşünmeye başlamalıyım, onu güldürmeliyim. gülünce ağzını, çenesini, gözlerini izlemeliyim, hafızama kaydetmeliyim, mutsuz olduğum zamanlarda hatırlayıp -ne de güzel gülmüştü o gün ama bugün gülmedi hiç- diye düşünüp beni terk mi ediyor acaba diye düşünmeliyim. Gerçekten çok işim var.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.