Yarattığınız acınızı paylaşmak için sebep arıyorum
Orta sınıf, üniversite mezunu, memur bir ailenin 3. çocuğu olarak Dünya’ya geldim. Toplumun benim cinsiyetim hakkında söylediği şey kadın. Kütüğümde ise Sakarya yazıyor. Sakaryayı hiç duydunuz mu? Var olma savaşının sıkça verildiği orta ölçekli bir Türkiye ili. Ne İstanbul, ne de Ankara. Küçük bir Türkiye.
Dün akşam ilk defa korktuğum için uyuyamadım. Geçen hafta ilk defa bir arkadaşımın cesedini sosyal medyada gördüm. Kimseye bahsedemedim. Son beş yıldır bu hayatta ilk defa ne yaptığımı bilemedim. Gece eve dönerken sağ salim döndüğüme şükrettim. Uğruna emek harcadığım her şeyin nereye gittiğini düşündüm. Sabah uyandım. Bir kardeşimin yurt dışında yaşadığını hatırladım. Sevindim. Şimdilik o güvende. İlk defa annem ve babamı nasıl koruyabilirim diye düşündüm. Kızgın olsam da bazı arkadaşlarımın yaşayıp yaşamadığından emin olmak istedim.
En çok da işe gitmek için oyalandım. Çünkü bugün ölmeye hazır değilim. Verdiğim emeklerin, dikili amaçlarımdan ayrılmaya hazır değilim. Kızgınım. Soy mu gruptan üstündür, yoksa ait olduğumuz grup mu soydan üstündür karar veremiyorum. Her şey farklı olsaydı grubumu korumak için mi soyuma zarar verirdim, yoksa soyumu korumak için mi grubuma? Henüz bir cevap bulamadım. Bildiğim tek şey:
Ruhumun acı çektiğini hissediyorum fakat kimsenin acımı paylaştığını hissetmiyorum.
Hayattaki bana verilen ilk amaç, ailemin sahip olduğu imkanların ötesine çıkmak, iyi kalpli bir insan olmaktı. Onların bana sağladığı imkanlar sayesinde belki Türkiye'nin en iyi eğitimini alma fırsatım oldu. 1999 yılında hayatımın ilk travmasını Sakarya’da deprem ile yaşadım. Annem ve babamın devlete verdiği 20 yıllık emeğine rağmen doğduğum şehirden İzmir'e kaçmak zorunda kaldım. Ruh ve beden bütünlüğümüzü koruyabileceğini garanti edemeyen sosyal bir devlet yüzünden. İzmir’de geçirdiğim süre boyunca bir kere bile kimsenin evimi, yurdumu kaybetmemin verdiği acımı paylaştığını hatırlamadım. Paylaşmadılar. Uyum sağlamakla yükümlü oldum.Bu benim hayatta ikinci amacım oldu.
Acını paylaşamadan hayata adapte olma zorunluluğu
Adapte oldum. Hiçbir şey yaşanmamış gibi. Ailem bana her zaman insanlara karşı iyi olmanın öneminden bahsetti. Ben de buna önem vermeye devam ettim. Hiçbir şey yaşanmamış gibi. Karşılık sev…
Bana verilen birinci amacın peşinden koşmaya devam ettim. İyi seviyede İngilizce öğrendim. Yaşıtlarımdan farklı olarak 15 yaşımda kısa bir süre de olsa yurt dışına okumak için gittim. Türk olmanın yüküyle ilk defa burada tanıştım. Olsun. Üniversiteyi bitirdim. Babamın emekli edilişine şahit oldum. Onun emeklerine saygı duymayan insanlar tarafından babamın hayatında en çok değer verdiği işinden kopmasına, koparılmasına tanık oldum. İlk defa onu üzgün gördüm. Onun da hayata zorla adapte ettirilmesini gördüm. Kimseden hiçbir zaman nefret etmedi. O da herkes gibi bunun onu sindirmesine izin vermedi. Bu konu hakkında asla konuşmadı. Hayatına devam etti. Ne bize hissettirdi ne de çevresine…
Üniversite eğitimim boyunca devletten asla karşılıksız bir yardım almadım. Hatta devletten borç para aldım. Aldığım borç para, devletin bana yetebileceğini düşündüğü max. 300 TL oldu. Anne, baba ve kardeşlerim bana hep destek oldu. Onlar da borçlandı. Gerektiği yerde ben de çalıştım. Eksiklikleri tamamladım. Ne kadar yetti? Bilmiyorum. Sadece yetmeye çalıştı. Fazlasını istemek sonuçta bu ülkenin dert edinmesi gereken bir sorun değil, kişisel bir problemdi. İstediklerim olmayınca asla birine kızmayı öğrenemedim. Suçlayabileceğim bir muhatap arama çabasına asla hiç girmedim. Öyle bir lüksüm asla olmadı.
Bugün, ülkenin şanslı olan, doğuştan değil, şansını kendi yaratmak zorunda kalan, bunun için çok çalışan, orta sınıf, beyaz, genç üyesinden sadece biriyim. Yirmili yaşlarında olmasına rağmen stresle başa çıkamadığı için Panik Atak ile beraber yaşamak zorunda olan, bu ülkenin vatandaşlarından sadece biriyim. Keza bu da benim problemim.
Bu devletin benden talep ettiği bütün yükümlülükleri yerine getiriyorum. Oy kullanıyorum. Sonuçlarına katlanıyorum. Kabul ediyorum. Sokakta sadece kendime güveniyorum. Herhangi bir kamu görevlisine değil. Kadın olmanın sorumluluklarını ben alıyorum. Kümülatif vergi dönemi geldiğinde, haftalık 45 saatlik emeğimin neredeyse tamamına yakınını devletle paylaşıyorum. Bunun karşılığında, ameliyat olmak istersem de maddi yükümlülüğünün sorumluluğunu ben alıyorum. İlaç alırken fark ödüyorum. Karşılığında bir şey talep edemiyorum. Sigortamı yapmayan/asgariden gösteren işverene kafa tutamıyorum. O kadar güzel yer var ki Dünya’da ben çoğunu asla göremeyeceğim. O güzel yerlere giden o kadar güzel yollar var ki, büyük ihtimalle önümüzdeki 15 yıl daha asla bir araba sahibi olamayacağım için benim işimi asla yaramayacak.
Siz hangi acıyı paylaşıyorsunuz?
Türkiye'nin diğer yüzde ellisi gibi tek derdi hayatta bir var olma amacı olan, bunun için yapması gereken şeyleri yapmaya çalışan, acılarının yükümlülüğünü diğerlerinin suçu olduğunu düşünmeyen bir insan olarak, ben artık acıları paylaşmayı sorguluyorum. Ait olduğum grubun ve ait olduğum soyun birbiriyle gereksiz çatışmasından doğan acıyı sorguluyorum. Bir şeyler üretmeyen, başkalarının acılarından beslenen, bu yönde istekler talep edenlerin doğurduğu acıyı paylaşamıyorum. Hatta bunun için bir sebep görmüyorum. Hayatıma edilen müdahaleler ile birlikte devam edemiyorum. Bugün yaşamama bile sen karar veriyorken, ben hayatıma devam edemiyorum.
Siz edebiliyor musunuz?