Ağacı pagan olanın barbası

Odasının camından yaprakları metrelerce yükseğe neredeyse ona kadar ulaşan ağaca bakıp sigara içiyordu, insanların aksine yazın giyinip kışın soyunan bir ağaçtı bu birçok ağaç gibi. Ama ağacın o kadar ince dalları vardı ki, kışın o iri yapraklarını döktüğünde göze bile batmıyordu, yaz geldiğinde ise o iri yaprakları sayesinde, camdan baktığında ilk göze batan o oluyordu. Kışın yok olan yazın var olan bir ağaçtı bu birçok ağaç gibi.

Ağaçları seviyordu, tüm dinler ve mitoloji ona saçmalıktan ibaret geliyordu, bu düşünceye sahip biri için din ve mitoloji arasında da bir fark yoktu zaten. Ama ağaca tapma, ya da ağacı kutsal görme gibi bir inanç ona nedense biraz olsun anlamlı geliyordu. Ağaçlar ona göre bu dünyada tapılacak tek şeydi belki de.

O camdan ağacı seyrederken ona seslenip ağaçlara bu kadar anlam yüklemesinin nedenini sordum. O da şöyle bir anısından bahsetti;

(Bir keresinde bir ağacın gövdesinde elini dolaştırmış, ağacın yüzeyini avucunun içinde hissettiğinde bundan haz almış. O gün de demiş kendi kendine bu dünyada tek tapılacak şey bu sanırım diye. Sonrasında ağacın üzerinde elini gezdirmeye devam ederken eline bulaşan reçineyi burnuna götürüp uzun uzun koklamış.Yine o gün ağacın gövdesinde dolaşan bir karınca görmüş eliyle karıncanın gittiği yönü kapatıp karıncayı yolundan çevirmiş tam ters yönde gitmeye başlayan karıncanın önüne tekrar elini koyup bunu en az on defa tekrarlamış. Karıncayla şakalaşıyormuş , bu yaptığının eziyet olmadığını sadece bir oyun olduğunu düşünüyormuş.)

Haklı da bir karıncanın biraz başını döndürmek ve beş dakikasını çalmak bir eziyet olarak görülemez sonuçta. Bir kanser hücresi gibi tüm dünyaya yayılıp karıncaların yuvasına beton döken hatta bir şekilde hayatta kalmayı becermiş betonlarda ki o küçük deliklerde yaşamaya devam eden karıncaların yuvasına zehirli gazlar sıkan insanların yaptığının yanında bir eziyet olarak görülemez.

Her neyse bu adam camdan bakıyordu ağacı seyrediyordu, ben de odasında ki bir delikte yalnız bir karınca olarak onun hikayesini yazıyordum. Ama bu hikaye adamla karınca arasında değildi, adamla ağaç arasında da değildi. Bu hikaye adamla her şey arasındaydı ve ya adamla hiçbir şey arasındaydı. Her şey olan ve hiçbir şey olmayan ; tanrı için ne güzel bir kalıp. Tanrı da bu kalıbı seviyor olacak ki , bir kitabında önce kendisi dahil tüm yaratıcıları yok sayıp , sonrasında varım diyor.

Evet bu hiç bir şey ve her şey ile adamın arasında ki bir hikaye çünkü o tam ağacı izlerken bir şey ya da hiçbir şey onun dikkatini kendine çekti. Adam göğe bakmaya başladı , içinde garip bir his belirdi.

‘’Allahım’’ dedi gülümsedi, inanmıyordu çünkü uzun bir zamandır. Dua etmesine rağmen hiçbir şey düzelmiyor diye küsmüştü sonra inkar etmeye başladı, zaten şüpheci biriydi, çok sorgulardı.

‘’Allahım’’ diye tekrarladı ve yutkundu, aklına gelen tüm isimlerle ona seslenmeye başladı, ‘’ Tanrım , Yaratan , O büyük güç , Yüce şey , her şey ve hiç bir şey. ‘’

‘’Yıldız dediğimiz şu parlak noktalar aslında sanki gökyüzünde açılan birer delikte ardında ki seni görüyorum. Işığın o deliklerin içinden buraya kadar geliyor belki de.

Sanırım yenildim, seni hep inkar ettim ama bu bir yalvarma ya da af dileme değil.

Ben sana duyduğum şüpheden bile şüphe duyan bir şüpheciyim.

Varlığın ya da yokluğun, bir önemi yok. Çünkü biliyorum ki yok olman da bir varoluş biçimi.

Beni affet demeyeceğim, çünkü birazdan şüphe duymaya seni inkar etmeye devam edeceğimi biliyorum. Senden sadece şunu bilmeni istiyorum ben sadece gerçeğin peşindeyim.’’

Daha sonra uzun bir süre sustu göğe bakmaya devam etti. Adam gökyüzünde ki yıldızlara bakarken, yeryüzünden çıkıp, yaprakları metrelerce yükseğe neredeyse ona kadar ulaşan ağacın rüzgarla beraber çıkardığı sesi duydu ve içi huzurla doldu.

Bu yazın var olan kışın yok olan bir ağaçtı,

Ve tohumları serpilmişti tüm göğe.