PUSULA’DA BUGÜN: “Görevimiz Tehlike”

Görevimiz Tehlike filmlerinin ortak özelliği basit bir ana konu etrafında geçen muazzam aksiyon sahneleridir. Serinin son filmi “Yansımalar — Fallout” da bundan farklı değil. Yolda yürürken ufacık bir tökezleme ile bileğini burkan insanlar bir yana; gökdelenden, helikopterden düşüp de hayatına devam eden insan ötesi ajan Ethan Hunt (Tom Cruise) bir yana… Hep derim, bizim işlerde zaman içinde mesleki deformasyon olur: Sürekli darbe yiyip, her seferinde ayağa kalkan Hunt’ı gördükçe Türkiye’yi düşünüyorum. Tüm sıkıntılara rağmen hala ayaktayız, ama yeni sorunlar da kapıda…

“Görevimiz Tehlike” serisinin kahramanı Ethan Hunt’ın en önemli özelliği kendine güveni olsa gerek… Olasılıklar ne kadar zayıf olursa olsun, Hunt kendine güveninden taviz vermez, soruna genelde zekasıyla değil, fiziğiyle yaklaşır ve bir şekilde olayı halleder. Serinin son filmi ile ilgili ayrıntı vermeyeyim, ama az biraz fizik bilginiz varsa dahi salona girerken bunları unutun. Yoksa benim gibi ağırlık-hız-kütle-eğik atış formüllerini düşünür, işin içinden çıkamaz, eğlenmek için girdiğiniz filmden düşünceli düşünceli çıkarsınız:

“Baba neyin var? Ne düşünüyorsun”?

İç ses: “x max = (vo*sin2alfa)/2g ise, şimdi o helikopter saatte 80 mil ile giderken çarpıyorsa, eee, elde var 3, eee…”

Dış ses: “Pizza mı yiyelim, makarna mı, onu düşünüyordum kızım”

Bazı şeyler alenen saçma ve mantıksızdır. Bunları biliriz. Ama bazen de mantığı ikinci plana atar, kendimizi aksiyona kaptırırız. Görevimiz Tehlike serisinden sonra bunu en sık gördüğümüz yer piyasalardır muhtemelen… Yatırımcılar bir şeyleri sorgularlar, ama sonra piyasadaki rakamlar bu mantığın gerektirdiği yerde değilse geriye dönüp kendi mantıklarını revize ederler. Şu anda yurtiçi piyasalara bakarsak farklı mesajlar var, bu yüzden yatırımcıların kafası karışık. Biz olayların sonunun nereye varacağını öngörmeye çalışırken, dünyada ilginç şeyler oluyor. Aksiyona kapılıp mantığı ikinci plana attığımız günlerden geçiyoruz hatta. Kimi rakamların, göstergelerin aksine, dünya piyasaları aslında ay başından daha rahat değil. Ağustos ayına girerken tek gözümüz Asya’da, tek gözümüz Türkiye’de olacak.

Bu hafta ABD, Japonya ve İngiltere merkez bankalarının toplantıları olacak. İngiltere Merkez Bankası’nın (BoE) kararları dünya ekonomisi, ya da piyasalar açısından kritik değil, GBP ya da İngiltere ile iş yapmıyorsak bakıp geçmemizde bir sakınca yok. Keza Fed konusunda şu anda bir beklenti içinde olmamıza gerek yok. Fed çok büyük bir olasılıkla bu ayı pas geçecek, ama Eylül ayında 25 baz puanlık bir artış bizi bekliyor. Bu durumda elimizde Japon Merkez Bankası (BoJ) kalıyor. Belki sabah erken saatlerde geldiği için çok da bakmadığınız Japonya haberleri bu kez farklı. Zira şu anda önde gelen merkez bankaları arasında bilançosunu hala büyütme niyetinde olan sadece BoJ. “ECB de var” diyeceksiniz ama, hayır, Eylül ayı itibarı ile o da bilançosunu büyütmeyi bırakacak, sonra faiz artışını konuşacağız. İşte BoJ için de artık yolun sonu göründü gibi duruyor ve bunun bizi de ilgilendiren sonuçları olacak.

BoJ halihazırda ucu açık bir tahvil alım programı uyguluyor. BoJ’un hedefi getiri eğrisini kontrol etmek, bu nedenle gün içinde tahvil piyasasında 10 yıllık vadede %0,10 getiri seviyesinden alımlar yapıyor. Son dönemde yapılan alımlar zayıfladı, bu politikanın etkinliği de ayrıca tartışma konusu. Bu yüzden de BoJ, bu politikasında bir ayarlamaya gidebileceğini belirtti. Bu ayarlamanın ne olacağı, nasıl olacağı henüz belli değil. Bizi doğrudan etkileyecek ana konu, küresel piyasalarda BoJ kaynaklı likidite artışının da artık bir sona gelmesi. Bundan ilerleyen vadede dış borçlanma ihtiyacı yüksek ülkeler zarar görecekler.

Bu noktada sahneye çıkan ülkelerden biri biziz. Yükselen USD faizi, artık artmayıp bilakis azalmaya başlayacak küresel likidite, ticaret savaşları ve belki de bir tur daha kur savaşları derken ortam oldukça sıkıntılı olmaya aday. Bu durumda gelişen ülkelerin risk primi de artmalı. Yani düşük faiz-bol likidite ortamında görece düşük bir risk primi ile borçlanan ülkeler artık şartlar değiştiği için daha fazla risk primi ödemeli. Yanda yer alan grafikte de göreceğiniz üzere, biz bir süredir zaten bu ek risk primini ödemeye başladık. Türkiye’nin dış borçlanma maliyeti eskisine göre çok daha yüksek ve bu önümüzdeki dönemde küresel piyasalarda yeni bir likidite dalgası görmediğimiz sürece yüksek kalmaya devam edecek.

“Bütün bunlar yurtdışı ile ilgili, ben yurtiçinde yatırım yapıyorum, beni ilgilendirmez” diyebilirsiniz tabi, ama demeyin. Zira risk primi yurtiçi/yurtdışı diye değişmez. Bunu bir bütün olarak ele almak gerekir. Ne zaman Türkiye dış piyasalar kaynaklı bir sıkıntı yaşasa, bunun yansıması anında iç piyasalarda da olur. Türkiye’nin dış borçlanma için ödediği prim arttığında, yurtiçindeki borçlanma primi de artar. Bu birebir olmayabilir; ne ölçüde olacağı, başta TCMB olmak üzere, finansal otoritelerin aksiyonları ile belirlenir.

Bu anlamda bu hafta üzerinde durmamız gereken iki önemli gelişme var. İlk olarak yarın TCMB yılın 3. enflasyon raporunu yayımlayacak. TCMB bu raporda hem 2018, hem de ilerleyen dönem için enflasyon tahminlerini güncelleyecek. Halen TCMB’nin Nisan ayı sonunda yayınladığı enflasyon raporuna göre yılsonu tahmini %8,4 seviyesinde. Bu tahminin artık bir geçerliliğinin kalmadığı açık. Aynı raporda 2019 sonu için TÜFE tahmini %6,5. Piyasa beklentisi artık her iki yıl için de çift hanelerde (yandaki tablo, kaynak Bloomberg). Bu yüzden TCMB’nin tahminlerini güncellerken hangi varsayımlarda bulunacağı, nasıl bir enflasyon patikası öngöreceğine bakacağız ve buna göre para/faiz politikası hakkında çıkarımlarda bulunacağız.

Daha kısa vadeli bir politika tahmini için ise Cuma günü Temmuz ayı enflasyon verisine bakmamız gerekiyor. Burada enflasyonun mevcut %15,4 seviyesinden %16 üzerine çıkması bekleniyor, hatta %18 üzerini görmesini bekleyen ekonomistler de mevcut. İyi yanından bakarsak, piyasa %16,5 civarındaki bir yıllık enflasyonu beklediği için fiyatlamalarda bariz bir etkisi görmeyeceğiz (elbette %18 görürsek iş değişir). Fakat Temmuz ayı enflasyonundan daha önemli olan enflasyonun sonraki dönemde düşüp düşmeyeceği, düşerse nereye kadar düşeceği. Burada işin içine enerji fiyatları, TL’nin seviyesi, maliye politikasının yönü gibi bazı etkenler giriyor. İşte bu sorulara net bir yanıt alınmadığı sürece yurtiçi piyasalardaki risk primi, yurtdışından bağımsız olarak yüksek seyretmeye aday.

Bu durumda yurtiçi mali piyasalar ile ilgili olarak genel temkinli tavrın korunması yönündeyiz. TL açısından yakın zamanda olumlu olmamızı gerektiren bir konu göremiyoruz, ki fark ettiğiniz üzere yeniden gerilen Türkiye-ABD ilişkileri gibi konulara hiç değinmedim bile. Bunları zaten sıkıntılı olan konuların üzerine tuz biber olarak düşünelim (ama elbette bu konunun gidebileceği yerin oldukça vahim olduğunu da gözden kaçırmayalım). Benzer şekilde TL’deki huzursuzluk sürdükçe tahvil piyasasının da sakin kalması mümkün değil. Hisse piyasasında ise yurtdışı borsaların genel iyimserliği, yurtiçindeki kar açıklamaları, nakitte bekleyen yatırımcıların alım için artık bu aşırı ucuz seviyeleri değerlendirmeye başlamaları gibi sebepler endeksi destekliyor. Bu eğilim kısa vadede etkili olmaya devam edebilir, ancak faiz seviyesinin kalıcılığı şirket değerlemelerini daha da aşağı çekecektir. Bu da haliyle endeksteki prim potansiyelini azaltacak. Bu nedenle, şu anda hisse piyasasındaki yatırım ufkunun kısa vadeli olması ve sıkı takip edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Daha uzun vadedeki yatırımlar, maalesef özellikle haber akışı nedeniyle tehlikeli bir hal alabilir. Tehlikeyi seviyorsanız, bu görev tam size göre!

Bu mesaj 5 saniye içinde kendini imha edecektir (etmezse shift+delete lütfen).

Güzel bir hafta geçirmeniz dileklerimizle…

Tufan Cömert
Birim Müdürü — Yatırım Danışmanlığı
tcomert@garanti.com.tr