Tüm yönleriyle Fransa’da Cumhurbaşkanlığı seçimi

‘Eski dünya ölüyor, yeni dünya doğmak için mücadele ediyor: şimdi canavarlar zamanı’ Antonio Gramsci

Fransa’daki iki turlu Cumhurbaşkanlığı seçimleri 7 Mayıs’ta sonuçlandı ve ikinci turda beklenildiği gibi Emmanuel Macron diğer aday Marine Le Pen’e büyük bir üstünlük kurarak Cumhurbaşkanı seçildi.

Macron oyların % 66.1’ini, Le Pen ise % 33.9’unu aldı. İkinci tura katılım %74 oldu. İlk tura katılım %78’in üzerindeydi. % 4’ün üzerinde bir seçmen kitlesinin sandığa gitmediği anlaşılıyor. Bunun yanında boş oyların oranı %8.4’i, geçersiz oyların oranı da %3.6’yı buldu. Bu durumda %16’nın üzerinde seçmenin ikinci turu protesto ettiğini anlıyoruz. Bunların çoğunun “Boyun Eğmeyen Fransa Hareketi”nin adayı Melenchon’un ilk turda aldığı %19.62’ten gittiği anlaşılıyor.

“Ne Bankacı, ne ırkçı” yazılı döviz taşıyan gençler. Yapılan bir araştırmaya göre 34 yaşın altındaki Fransız gençlerinin %61’i önümüzdeki süreçte siyasi sisteme karşı geniş çaplı bir ayaklanma olursa buna katılacağını belirtiyor. (http://www.generation-what.ie/portrait/data/occupy)

En yüksek oy alan iki adayın katılabildiği ikinci tur sonuçları Macron ve Le Pen’in gerçek oy oranını ortaya koymuyor. Seçmenler ikinci turda kötünün iyisi olarak gördüğü adaylara oy veriyorlar çünkü. Fransız seçmenlerin eğilimlerine dair yorum yapmak için birinci tur sonuçları üzerinden gitmek çok daha aydınlatıcı olacaktır.

Bu noktada 1. turun sonuçlarını temel alan aşağıdaki yazıyla devam edelim.

Fransa’daki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turu yapıldı. Ve aşağıdaki tablodaki gibi sonuçlandı.

Birinci turun en kayda değer sonuçlarına kısaca göz atarsak:

Kayıtlı seçmenlerin (46,891,594) %78.23’ü (36,681,113) sandık başına gitti. %21.77’si (10,210,481) ise oy vermedi.
1. turun en çok oy alan adayı Emmanuel Macron oldu. En Marche’in adayı oyların %23.86’sını (8,528,585) aldı. İkinci tura kalan ikinci aday Marine Le Pen (Ulusal Cephe) ise oyların %21.43’ünü (7,658,990) toplayabildi.
Yaklaşık 40 yıldır Fransız siyaset hayatına hükmeden, bu süre zarfında iktidarın aralarında el değiştirdiği Cumhuriyetçiler Partisi ve Sosyalist Parti ikinci tura kalamadı. Bu iki partinin oy toplamı ancak %26’ya (Cumhuriyetçilerin adayı Fillon %19.9, Sosyalistlerin adayı Hamon %6.3) ulaşabildi. 2012 yılında yapılan seçimlerde bu oran %56 idi. Yani %30’luk bir azalış gerçekleşmiş durumda.

Jean Luc Melenchon 2012 yılında yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aldığı oyu 3 milyondan fazla artırdı ve %11.10’dan %19.62’ye taşıdı. Melenchon’un adayı olduğu La France Insoumise, Boyun eğmeyen Fransa Hareketi buna rağmen ikinci tura kalamadı.

Bu rakamların işaret ettiği toplumsal eğilimlere ilişkin analiz yapmadan önce, son yıllarda gelişkin kapitalist ülkelerde gerçekleşen hemen her seçimde kendisini ortaya koyan, yerleşik alışkanlıkları yıkan seçmen yönelimlerini anlamada kilit önemde sayılacak genel bir değerlendirme yapmalıyız. Brexit’ten Trump’ın seçilmesine, Syriza’nın iktidarından Podemos’un seçim başarısına, Jeremy Corbyn’in İşçi Partisi’nin lideri seçilmesinden Bernie Sanders’in Demokrat Parti Başkan adaylığı sürecindeki başarısına ve bu yazımızın konusu Fransız seçimlerindeki sonuçlar gibi siyasi sarsıntı niteliğindeki gelişmelerin o ülkeler özgülüyle açıklanabilir yanları olsa da hepsini bir ortak paydada buluşturan derin bir özelliği var. Bu ortak payda anlaşılmadan tek tek ülkelerdeki gelişmeleri anlayabilmek mümkün değil. Hemen hemen bütün Batı ülkelerini etkileyen/etkileyecek bir dinamiğin tezahürleriyle karşı karşıyayız çünkü.

Emperyalist-kapitalizmin dayattığı ekonomik düzenin yok saydığı, diplere ittiği sınıf ve tabakaların siyasi arenayı her geçen gün daha fazla şekillendirdiği bir süreçten geçiyoruz. 2008’de başlayan ve göle atılan taş gibi etkisi dalga dalga yayılan krizin seçmen davranışı üzerinde köklü değişiklikler yarattığını gösteren sayısız seçim gerçekleşti bugüne kadar. Öngörülümez siyasi tercihler, merkez partilerin marjinalleştiği, marjinal sayılan partilerin hızla yükseldiği seçim sonuçları. Siyasal yelpazenin çok farklı tonlarını taşıyan bu tepkisellik yerleşik parti düzenini alt üst ediyor. Kendisini farklı politik kulvarlarda ifade etse de hepsinin çıkış noktası aynı. Son otuz yıldır yaşam koşullarını giderek daha kötüleştiren neo liberal ekonomik düzenlemeler ve onu gerçekleştiren siyasal kurumlara karşı duyulan isyan ve öfke.

Bu anlamda ezber bozan nitelikli seçmen yönelimlerini neo-liberal hegemonyanın, yerleşik siyasetin çöküşüne işaret eden politik isyanlar/yenilik arayışları olarak değerlendirebiliriz pekala. (Gramsci’nin “eski dünya ölüyor, yeni dünya doğmak için mücadele ediyor: şimdi canavarlar zamanı” diyerek işaret ettiği türden “canavarlar zamanı”nda olduğumuzu düşündürten sağlıksız sonuçlar bu gerçeği değiştirmiyor.)

Tekellerin, şirketlerin ekonomik ve siyasal sistem üzerindeki tahakkümü, kemer sıkma politikaları, gelir kaybı, işsizlik, güvencesizliğin istihdamın temel karakteri haline gelmesi. Tüm bunlar sözkonusu hareketlerin kitlesel tabanlarını biraraya getiren, öfkelenmelerine yol açan temel noktalar.

Dolayısıyla şaşırtıcı diye nitelendirdiğimiz seçmen davranışları aslında hiç de şaşırılmaması gereken yönelimler. Belki de sözkonusu tepkinin niye bu kadar geciktiğini ve daha derin olmadığını sorgulamalıyız. Tekellerin en çıplak, en azgın anlık çıkarları dahil bütün istemlerini karşılamayı hükümet etmenin temeli haline getiren kukla iktidarlara isyanın çok daha erken ve güçlü olması gerekirdi.

Çünkü bu hükümet etme biçimi hiç olmadığı kadar acımasız ve doğrudan çok geniş kesimlerin çıkarlarının yok sayılması ve bastırılmasını temel alıyordu. Nüfusun büyük çoğunluğunu bu derece hiçe sayan politikaların isyanlar yaratmaması eşyanın tabiatına aykırıydı. İşte ezber bozan nitelikteki seçmen davranışların hepsi emperyalist kapitalizmin çözemeyeceği bu yapısal probleme verilmiş birer cevap son tahlilde.

Bir yandan çürümüş, çok küçük bir azınlığın akıl almaz zenginliğini korumaya ayarlı siyasete duyulan öfke, öte yanda bu öfke ve isyana tercüman olacak, önderlik edecek alternatifin olmaması. Bu kaos içinde kolayca savrulan kitleler. Yüzeysel, kaba, ilkel, en görünür olanı en büyük düşman olarak sunan popülizmin, milliyetçiliğin, ırkçılığın semirdiği koşullar. Kriz zamanlarında, güçlü bir sol alternatifin olmadığı koşullarda sıkça karşılaşıldığı gibi kolay ve yanlış cevaba meyleden kitleler. Son derece tehlikeli ve sağlıksız da bulsak, bugün için göçmen düşmanlığına, ırkçılığa meyleden kitlelerin tepkisinin kökeninde de yukarıda değindiğimiz koşullara dönük meşru bir öfkenin olduğunu ​kabul etmeliyiz.

Şimdi bu genel değerlendirme ışığında Fransız Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonuçlarına biraz daha yakından bakalım.
2012’de ikinci tura kalan Fransa’nın yerleşik iki partisinin 5 sene sonraki seçimde yarış dışında kalması neo liberal politikalara ve yerleşik siyasete duyulan tepkinin bir ifadesi olarak okumak mümkün. Sonuçlardan mevcut politikalar ve siyasi aktörlere karşı duyulan tepkinin geniş kitlelerde güçlü bir siyasi değişim arzusu yaratmış olduğunu anlıyoruz.
Fransız tekelci sermayesinin sınıfsal temsilcisi Cumhuriyetçiler Partisi’nin adayı Fillon 5 senedir muhalefette olmak gibi avantajlı koşullara rağmen büyük oy kaybına uğramaktan kurtulamadı.

Fillon’un programında; haftalık çalışma saatlerinin arttırılması (35’ten 39’a), emeklilik yaşının yükseltilmesi (62’den 65’e), kamu harcamalarının ve istihdamının (500 bin kişi) azaltılması, güvenlik ve savunma harcamalarının arttırılması gibi açık neo liberal politikalar vardı. Bunun yanında Fillon’un eşine, çalışmadığı halde danışman olarak 8 yıl boyunca yüklü miktarda (500 bin Euro) ödeme yaptığının, bununla kalmayıp iki çocuğuna da Senato bütçesinden yeterlilikleri olmamasına rağmen danışman maaşı ödediğinin ortaya çıkması da onun birinci turda elenmesinin zeminini yarattı.

2012 seçimlerinde Francois Hollande adaylığında seçime giren ve ilk turda %28.63 oy alan Sosyalist Parti’nin 2017’de %6.85’e düşen desteği, yerleşik siyasete dönük tepkinin en sert tokadı bu partiye attığını gösteriyor. Nedeni de açık. Sol bir söylemle seçilen ancak iktidarı süresince tam tersini yapan, neo liberal politikaların sürdürücüsü Hollande iktidarına duyulan tepki. Böyle olunca açıkladığı program ve söylemiyle kimilerince Fransa’nın Corbyn’i olarak nitelenen Benoit Hamon derin bir inandırıcılık sorunu yaşadı ve Sosyalist Parti’yi bir önceki seçimlere göre yaklaşık %23 oy kaybına gibi hezimet sayılacak bir sonuca uğramaktan kurtaramadı.

Emmanuel Macron Hollande’nin cumhurbaşkanlığı altında önce onun ekonomi danışmanlığını sonra ekonomi bakanlığını yapmış bir Sosyalist Parti’liydi. Sonrasında partiden ayrılıp En Marche (İleri, Marş) hareketini kurdu. Macron En Marche’in bir siyasi parti değil hareket olduğunu ifade etmişti. Bu bile onun yerleşik siyasete karşı tepkiyi ve yenilik arayışını örgütlemek amacını ortaya koyuyordu aslında. Sürekli hareket, devrim diyerek yenilik arayışını sömürmek olarak nitelenebilecek bir dil tutturdu Macron. Fransa’nın geleneksel siyasi yapılara ve sınıflara veda etmesi gerektiğini söyleyen Macron, “Ülkenin değişime ihtiyacı olduğunu ve bu değişim için sistemin değişmesi gerektiğini” söyleyerek umut yaratmaya çalıştı. Yenilik isteyen ancak köklü siyasi dönüşümlere karşı ürkek olan orta sınıf seçmenin desteğini burjuva medyanın parlatmasıyla da sağlamayı başardı. Macron sosyal haklara duyarlılık soslu neo-liberalizmiyle haklı olarak Fransa’nın Tonny Blair’i olarak anılmayı hakeden bir performans sergiliyor.

Küresel kapitalizmin en görkemli para kazanma makinelerinden, yüzmilyarlarca dolara hükmeden -halkları soyan küresel sermaye çetesinin kadrolarını oluşturan kurumlar gibi de çalışan- uluslararası bir yatırım bankasından gelen, neo liberal politikaların birinci elden uygulayıcısı Ekonomi Bakanı olarak görev yapmış biri için önemli bir başarıya imza atmış gibi şimdiden. Onun bu başarısına en çok büyük tekellerin, şirketlerin, Avrupa’nın Amerikası sayılacak Almanya’nın ve burjuva medyanın sevinmesi kimlerin temsilciliğini yaptığını çok net ortaya koyar mahiyette.

Ulusal Cephe’nin adayı Marine Le Pen %21.43’ünü alarak ikinci tura katılmaya hak kazandı. Le Pen seçim kampanyası boyunca, euro’nun yerine Frank’ı getirme, Avrupa Biriliği ülkeleri arasında serbest dolaşım hakkı sağlayan Shengen anlaşmasından çıkma, Fransız sınırlarını kapatma, işyerinde, konutta ve refahta vatandaş olmayan kişilere karşı Fransızlara öncelik verme, bu politikayı anayasaya koymak için referandum düzenleme, yabancı işçi istihdam eden şirketlerden eksta vergi alma vb. AB karşıtı ve göçmen düşmanı politikalar izleme sözü verdi.

Le Pen’in “seçmenlerin kendi yurtseverliğiyle vahşi küreselleşme arasında tercih yapacaklarını” belirten açıklaması aşırı sağın propagandasını küreselleşmeden zarar görme sömürüsü üzerine kurduğunun en bariz göstergesiydi. Neo liberal politikaların sonuçlarından öfkeye kapılan kitlelerin arayış içine girdiğini ve bunun yarattığı siyasi boşluğu gören Ulusal Cephe benzeri sağ partiler, bütün dünyada o boşluğa doğru hücüm etmiş durumdalar zaten.

Le Pen, Trump’ın başkan seçilmesini ve Britanya’nın Avrupa Birliği’nden çıkmasını Fransa için çok iyi gelişmeler olarak değerlendirmişti. Göçmen düşmanı partinin lideri Fransa’yı ekonomik küreselleşmenin sonuçlarından ve AB’ye üye olmaktan kaynaklanan çokkültürlülüğe karşı savunmaktan bahsediyordu mütemadiyen.

Seçimin ilk turundan sonra yapılan araştırmalar Le Pen’in Macron karşısında şansı olmadığını ortaya koyuyor. (Neredeyse iki kat fark var) Bu durumu gören Le Pen Ulusal Cephe liderliğinden vazgeçtiğini ilan edip, aşırı sağdan ürken seçmenleri, daha ılımlı bir pozisyona geçtiği görünümü altında kazanma yönlü bir çaba içinde. Bunda ne kadar başarı kazanacağı Macron’un yenilik söylemlerinin bir retorikten ibaret olduğunun açığa çıkmasıyla alakalı. Trump gibi lümpen bir gayrimenkul satıcısının başarısı kendisinden çok, Hillary Clinton’un geniş kitleler tarafından küreselleşmenin kaymağını yiyenlerle içi çe olarak görülmesinden kaynaklı olduğunu düşünürsek, neo liberal siyasete ve onun temsilcilerine dönük isyanın ne tür sonuçlar yaratacağını öngörmek kolay değil. Örneğin neo liberal siyasete açık karşıtlık temelinde Melenchon’a verilmiş %20’ye yakın oyun gönül rahatlığıyla Macron’a gitmeyeceği kesin.

Seçime La France Insoumise (Boyun Eğmeyen Fransa Hareketi) adayı olarak katılan Jean Luc Melenchon girişte de belirttiğimiz gibi 2012 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aldığı oyu 3 milyondan fazla artırdı ve %11.10’dan %19.62’ye taşıdı. Ancak ikinci tura kalamadı. Melenchon 620 bin oy daha alması halinde Le Pen yerine ikinci tura kalacaktı.

Başkanlık monarşisine son verilmesi, Kurucu Meclis oluşturulması, halkın temsilcilerinin katılımıyla yeni bir anayasa yazılması ve referanduma sunulması, demokratik özgürlüklerin garanti altına alınması, OHAL’e son verilmesi, seçilmişlerin gerektiğinde geri çağrılabilmesi, çekilmesi, yabancılara yerel seçimlerde oy kullanma hakkı tanınması, mali oligarşinin imtiyazlarına son verilmesi, herkese barınma hakkı sağlanması, NATO, İMF ve DTÖ’den çıkılması ve Fransa’nın bağımsız ve barışçı bir dış politika izlemesi gibi devrimci demokratik, anti-emperyalist, anti-kapitalist politikalara yer verilen Ortak Gelecek” (L’avenir en commun) adlı programın %20 yani her 5 kişiden birinin oyunu alması azımsanamayacak bir başarı ve geleceğe ilişkin umut verici bir gelişme olarak değerlendirilmeli.

Oyların bölgelere göre dağılımı.

Sonuç olarak seçimlerin ilk turuna dair sonuçlar geniş halk katmanları içinde neo liberal ekonomik ve sosyal tahakküme ve yerleşik siyasal düzene karşıtlığın yaygınlığını gösterir mahiyette. Küreselleşmenin kazananları ve kaybedenlerinin kimler olduğu daha iyi anlaşılıyor. Küreselleşme herkese kazandıracak söylemi artık bir zırvadan ibaret çoğunluk için.
Emperyalist kapitalizmin siyasi krizinin yeni bir evresindeyiz. Doğa kanunu gibi belletilen serbest piyasacılık, burjuva hegemonya, eşitsizlik artık çok geniş kesimler tarafından sorgulanıyor. Ötesi derin bir öfkenin hedefleri haline geliyor. Krizin kalıcılaştığı koşullarda bu öfkenin değişik biçimlerde kendini göstereceği bir belirsizlikler dönemi yaşayacağımız aşikar. (Tam da bu noktada küresel sermayenin çıkarlarına aykırı bulduğu her politikayı gözden düşürmek için kullandığı, ekonomik akıldışılık=popülizm eşitliği kurma tuzağına dikkat edilmeli. Söz konusu ideolojik manipülasyon kapitalizmin akıl ve insan dışılığını hedefe koyan bütün yaklaşımları, olmayacak işler peşinde koşan meczup (popülist) fikirler olarak damgalayıp itibarsızlaştırmayı amaçlıyor. )

Devrimcilerin görevi mevcut sisteme karşı değişik biçimler altında büyüyen tepkiyi tüm bu kötülüklerin kaynağı olan sermaye düzenini yıkmayı temel alan mücadeleye kanalize etmek olmalı. Bunun olanakları hiç olmadığı kadar mevcut. Şurası kesin gerçek solun sahada olmaması mevcut tepkinin yolunu şaşırmasına, hayal kırıklığına uğramasına yol açıyor.
Sermaye için fetret devri diyebileceğimiz bu dönemin tarihsel bir çöküşe dönmesi devrimci bir alternatifin varlığı koşullarında olabilir ancak. Geniş kitleler için yaşamsal önemde olan bu alternatifi yaratma ise devrimci sosyalistlerin omuzunda hiç kuşkusuz. Bunun imkanları ise hiç olmadığı kadar mevcut.