
Ruh denilen şey alınıp satılamıyor… en azından şimdilik böyle bir şansımız yok. Ruh denilen şey, aslında anlamının dışında benim gibilerin peşinden sürekli koştuğu ve bulunup paylaşıldığında büyük oranda paylaşılan tarafta his uyandırmayan, çağımızda nadir bulunan -”bulunan” derken, aslında arayan tarafından da ne olduğu tam olarak tanımlanamadığı için, bulunduğu ya da bulunamadığı dahi sürahi dolusu tartışma götürecek olan, bir arayış… bir buluş.
Neden sözüne güvendiklerinin “salaş” dediği bir meyhane Mudo Concept ile IKEA kırması her bir haltı yapan restorandan daha çekici senin için? Ruh mu buldun orada? Geçmişi, tarihi, anıları, teamülleri, yasakları, sadece içindekilerin anlayabildiği esprileri ya da can çekişmeleri olan bir yer mi yoksa? Sadece salaş olması yeter mi yoksa bunlardan olmaz ise sen onu “salaş” kabul etmez misin? “Salaş” aslında aradığın ruh olabilir mi?
Ben de bilmiyorum.
Aradığı ruhu, aslında pek de ahım şahım top oynamayan Brian Steen Nielsen’in yumruk şovunu (ki bunun ne kadar da Darwin’ci bir ortama uyum sağlama ritüeli olduğunu açık ve net görebilecek bir bilinçteyken ve aslında bu Danimarka yiğidinin hiç de alakası olmadığı bir noktada bu durumun hiç de öyle olmadığının keyifli bir rakı sohbeti konusu olduğunu bilerek ya da hissederek) izlerken bulduğunu hisseden bir takım insanlar bu aralar pek rahatsız. “Bu aralar” derken birkaç aydan bahsetmiyoruz, aslında ezip geçip ardımıza bakmadığımız bir takım senelerden bahsediyoruz.

Özellikle, halen bitmeyen, bitemeyen ve muhtemelen de ne kalplerde ne beyinlerde nihayetlendirilemeyecek 3 Temmuz süreci sonrasında, gerek başarı gerekse başarısızlıkta en yakın kalplerin bile kutuplarda birbirleriyle göğüs göğüse vuruştuğu günlerin yakın zamanda yaşanan en hararetli zamanlarında, bu bir takım insanlar gönlünün götürdüğü yere kalbini ve beynini sevketmekte zorlanmaktalar.
Biz, akıl toplamalarını bir daha başarıp başaramayacağımızı ve dolayısıyla devamını hakkıyla getirip getiremeyeceğimizi bilmeksizin, bu sayfaların ardına bu konularda kafamıza gelip gidenleri hazmetmeye çalışışımızı koymaya çalışacağız.
“Fenerbahçe” diye buralarda tanımlamaya çalıştığımız şeyin peşine koyulup hayatımızda bir takım şeyleri ziyan ederken işte tam da bu ziyan olanları ve peşine koyulduğumuz o şeyi tanımlamaya çalışacağız (ve aslında okuyanlardan önce kendimizi ikna için bunu yapmamız gerek).
Biz kendimizle ve birçok başka tanımın yanında kimi zaman “sevda” diye de nitelendirdiğimiz o şeyin, başkasında aradığımız ama kendimizde varlığını pek az sorguladığımız “ruhu” ne kadar tanımladığı ile yüzleşmeye çalışacağız. Hiçbir okuyucunun Fenerbahçe’yi nasıl tanımladığı üzerinde yorum yapmak haddimize olmadığı gibi amacımız da değil. Bu satırları yazarken yegane gayemiz, hayatımızın baş köşesindeki göz bebeğimiz ile aramızdaki ilişkiyi, sorgulayarak ilerletmek.
