HEPİMİZ BİR GÜN ÖLECEĞİZ

Bir sürü zaman insanlardan kendilerini kimin neyi nasıl kısıtladığına dair şeyler duyuyorum. Çalışanlar ofise hapsolduklarından, kadınlar eşleri izin verseydi gidecekleri tatillerden, erkekler eşleri ya da aileleri olmasa yapacakları iş girişimlerden bahsediyorlar.

Özgürlüğe engel olan hep ‘dışarısı’. İşler, eşler, aileler…

Esas özgürlüğe engel olanın kendimiz olduğunu çok az insan fark ediyor. Gerçek özgürlüğün dış değil iç özgürlük olduğunu… Kafamızdaki o ses, bize öyle mantıklı bahaneler buluyor ki bizi esas kısıtlayanın o olduğunu fark edemiyoruz.
Aç kalmaktan, rezil olmaktan, sevilmemekten ve daha bir sürü şeyden korkuyoruz. Ama en çok korkularımızı bulmaktan korkuyoruz. Sanki içimizde bir irinli iltihap var ve ona dokunup akıtmak istemiyoruz.

Korkularımızı unutmak istiyoruz. O irini unutmak istiyoruz. ‘Çocuklarım var, onların okulu var, bu sevmediğim işe mecburum’ türküsünü söylüyoruz. Ya da ‘Ben tek başıma yaşayan bir insanım, o yüzden mecburum’. Ya da ‘Kocamı sevmiyorum ama boşanamam çünkü çocuklarım var’ şarkısını.
Belki mesela bu bahanelerin bazıları bizim gerçeğimizle hiç ilgisi olmayan aç kalma korkusundan geliyordur. Ve yine belki o korku da büyük büyük annemizin Türkiye’ye göç ederken yaşadığı gerçek hikayelerden kaynaklanıyordur. Durup bakmadığımız için bilemiyoruz. Hızın en etkili uyuşturucu olduğu bu modern dünyada kendimizi uyuşturmaya devam ediyoruz.

Oysa hepimiz bir gün öleceğiz. Kendi istek ve hayallerimize uygun bir hayat sürebiliriz. Ölürken ‘ne kadar güzel bir hayat yaşadım’ diyebiliriz.

Bugün bunu düşünmeye ne dersin? Kendini 90 yaşında ölürken hayal etmeye? Hayatımız bir film şeridi gibi gözümüzün önünden geçecekmiş ya.

O hayatı bugün hayal etmeye başlamaya ne dersin?