TANIK

I.BÖLÜM

Kaçmak için türlü sebepler bulabilir insan. Bir kere kaçmaya başlayınca, işlemediği suçlar da peşinden gelir. Katil merhametini ebediyen terk etmiş ve utanç duygusunu çoktan yenmişse, suçun başka fail bulması beklenir. Ortalıkta hukuktan sapmış bir adaletin yerini bulması imkansızdır. Sıyrıl bütün korkularından, kaçmaktan vazgeç, gerçek herkesin sır gibi susup sakladığı bir şey olsa bile gerçektir.

Yasaklandığı halde uyuşturucu ve alkol kullanıyorsanız toplum sizin her türlü pisliğe açık olduğunuzu düşünür. Aralarına bir daha girmenize izin vermez. Dışlarlar. Oysa birçok bağımlılığın sebebi sana bahşedilen gerçeğe bir türlü inanamamaktan ve bunun verdiği acıyı dindirme isteğidir. Tıpkı din gibi, Allah gibi. Henüz hiçbir icraatını görmediğiniz bir kurtarıcı tasarlarsınız kendinize. Ondan olan bitene çare beklersiniz. Olmaz… O gece de olmamıştı.

Camiyi çaprazına alan yıkık dökük bir eve gittim, Birol’un yanına. Ancak evin karşısında polis ekiplerinin aracı vardı, onlara görünmeden arkadan dolandım. Çocukluk arkadaşım Birol’un derdi vardı. Çoğu insan uyuşturucu kullanıyor diye onunla konuşmak istemez, adam yerine koymazdı. Aslında ben böyle sanıyordum, yalnızca bu değilmiş. Birol’un kimse tarafında adam yerine konmamasının başka bir sebebi de varmış. Sabah ezanına kadar oturup konuştuk. Ağladı, sarhoş oldu, bana da ikram etti ama hiçbir şey almadım. Ezan okunmaya başladı. Her ne kadar inkar da etsem insanların söylemlerine bir şekilde inanmış olacağım ki, Neşet Ertaş’ın sesini kısıp, ezanın bitmesini bekleyince şaşırmıştım. Ezan bittikten sonra bir araba sesi duyduk. Polis diye tedirgin oldu Birol. Ancak bu bölgenin devriyeleri bir taneydi, o da karşı tarafımızdaydı. Başka ekip gelmezdi. Siyah lüks bir araç caminin önüne yanaştı. İçinden elinde bir çantayla iki adam inip, camiye girdi. Ne insanlar var diye düşündüm, inançları uğruna belki de uykusundan uyanıp ibadet etmeye gelmişler. Beş, on saniye arayla iki el silah sesi duyduk. Adamlar elindeki çantayla koşarak camiden çıkıp arabaya binip gittiler. Polis de peşlerinden camiye geldi. Birol uyuşturucunun etkisiyle mi bilmiyorum ama bir anda panik olup kaçmaya başladı. Ben de tedirgin olmuştum ama onu tutamayınca binada bekledim. Polislerden biri Birol’u görüp “Dur!” diye ikaz etti. Birol koşmaya devam ediyordu, ikinci kez ikaz etmeden tabancasını çıkarıp ateş etti. Birol’un kolundan vurulduğunu gördüm, korktum, evin arka tarafından kaçıp eve gittim.

Eve gidince uyuyamadım. Bir, iki saat sonra ekmek almaya diye çıktım evden. Caminin oraya gittim. Sesi duyan insanlar ve polisler vardı girişinde. Hiç haberim yokmuş gibi kalabalığın yanına yanaştım, sima olarak tanıdığım birine “Ne oldu burada abi?” diye sordum. “Darbeci Akif intihar etmiş.” dedi adam, “Kim abi?” yanındaki girdi araya “Emekli Din hocası Akif.” Akif hoca lisedeyken benim Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi hocamdı. O dönemler bize çok bahsederdi, KPSS’ye tekrar girip, imam olmayı istiyordu. Okul müdürüyle arası pek iyi değildi, öğrencilerini severdi, ilgilenirdi ama bir olayı olmuştu. Müfettişi dövmüştü müdür odasında. Her ne kadar bana küfür etti dese de kimse inanmamıştı, daha sonra açığa alındı. “Ne zaman olmuş?” diye sordum, “Sabah ezanında.” dedi adam. Biraz sonra camiden savcı çıktı. Yanına gelen polis memuru, “Sayın savcım, gece devriyedeki memur arkadaşlar şurada.” dedi. Dün gece Birol’u vuran polis memuru ve diğerinin yanına gitti savcı. Bir yere gidiyormuş gibi yanlarından geçerken duydum, “Kim olduğunu görmedik sayın savcım.” dedi diğer memur. “Öbür olay ne?” diye sordu savcı, “Mahallede yaşayan müptezel ibnenin biri. İkaz ettim, durmayınca vurdum. Elimizden kaçtı ama buluruz savcım, belki işimize yarar.” dedi Birol’u vuran memur. “Tamam ben ilgileneceğim. Komseriniz kim sizin, izin alın. İmamı da uyarın kimseyle bir şey konuşmasın.” dedi savcı.

O sırada Akif hocanın oğlu Adem’in sesini duydum. “Annem de yok, ben şimdi ne yapacağım baba.” diye bağıra bağıra ağlıyordu. Bir piç kurusu gibi teselli etmeye çalıştı çevredekiler Adem’i. Yüzlerindeki ifadeden anlamıştım bunu. Zorlamaydı, sahtekar bir hüzünle tuttular çocuğu. 30 yaşındaydı Adem, annesi terör örgütüne üye olmak suçundan cezaevine gönderilen bir hemşireydi. Akif hocanın adına da leke süren terör örgütü… Hatta üniversite zamanlarında, nedenini bilmiyorum ama Adem’i okuldan almıştı Akif hoca. İçim acıdı çocuğa ama yine de dün gördüklerimi söyleme cesaretini bulamadım. Herkese susup, duyduğum suçluluk duygusunu Adem’e destek olarak hafifletmek istedim. Yanına gittim çocuğun, sakinleştirmeye çalıştım, olmadı. Ayrılmadım o gün yanından. Gece de evlerine gittim.

Cenaze evlerinin kalabalık olduğunu sanırdım. Akif hocanın evinde kimse yoktu. Bir kişi bile gelmemişti başsağlığına. Gece ilerledi, Adem sormaya cesaret edemediğim şeylerin cevabını vermeye başladı… “Benim babam hiçbir örgüte üye değil. Öyle sanıyorsan inanma. Zamanında, örgüt dedikleri cemaatlerin yanında yer almadı diye yapmadıklarını bırakmadılar, şimdi de özür dileyecekleri yerde annemi kullanıp bizi yaftalıyorlar. Hatırlarsın sen de müfettişle kavgasını. Amına koyduğumun müfettişi, sendikasından dolayı babamı açığa aldılar. Annem araya girdi, onlara daha yakındı, bir şekilde geri alıp apar topar emekli ettiler babamı. Dışarıda babam için ileri geri konuşanlar neyi biliyor, onlara bugün bu bok de yarın daha beteri al bak aynı şey bu sefer ak de inanırlar. Benim babam ne vatanına ne de kendine ihanet etmedi.” Telefonu çaldı o ara Adem’in. “Kim?” diye sordum, “Önemli biri değil.” dedi. İçeri geçti telefonunu alıp. Artık herşeyi daha çok merak ediyordum. Bir yandan salondaki eşyalara bakınıyor, bir yandan Adem’i dinlemeye çalışıyordum. Konuşurken ağlamaya başladı Adem. Kapıya doğru yanaştım. “Anneme bir şey söylemedim. Babam ölmeden önce sakladığı günlüğü buldum. Anneme cezaevinde tecavüz etmişler, dövüyorlarmış sürekli. Babamın susmayacağını anlayınca öldürdüler.” dedi telefonda konuşurken. Salona gidip günlüğü aramaya başladım. Kuran-ı Kerim’in yanında kalın bir defterdi. Sayfalarını karıştırmaya başladım. Defterin başında, “Şüphesizdir, Allah’a hocalarla, devletin aşağılık bekasıyla erişilmez.” yazıyordu.

O sırada kapı çaldı. Defteri yerine koyup kapıyı açtım. Gelen Birol’du. Korkmuştu ama yüzündeki korku beni görünce biraz hafifledi, şaşkınlığa dönüştü. Kurşun omzunu sıyırmış olacak ki, kolunu bezle sarmıştı. Çok bir şeyi yoktu “Adem’i çağır.” dedi Birol. Adem odadan çıkıp geldi. “Ben bir şey yapmadım Adem. Bunlar suçu bana yıkacak.” dedi. Adem içeri aldı Birol’u. Pansuman yaparken dün geceyi anlattı Birol.

Pansumanı bitince apar topar gönderdik Birol’u. Peşinden tekrar kapı çaldı. “Sen bekle.” dedi Adem. Kapıyı açmaya gitti, salonun kapısından dinledim. Gelen imamdı. “Birol, oğlum başın sağ olsun. Polislerin sorgusundan kafa kalmadı, gelemedim erkenden. Bir ihtiyacın var mı, yardım edecek bir şey, otopsi ne zamana belli olur dediler?” diye sordu. “Yok bir şeye ihtiyacım, sabaha belli olurmuş.”, “Giden Birol muydu? Ne işin var oğlum senin itle uğursuzla. Böyle günlerde bile sokma yanına.” dedi imam. Adem, “Senin camideki katille ne işin vardı hoca?”

BÖLÜM SONU ŞARKISINI DİNLEMEK İÇİN TIKLA

Show your support

Clapping shows how much you appreciated Gökhan Atabay’s story.