TANIK

2.BÖLÜM

“Bazen namazda veya oruçta bulamadığın feyzi, belâ ve mihnette bulursun.”
Muhyiddin İbnü’l-Arabî

Gün doğar, gecenin karanlığıyla. Güneş ışığından utanır, gün yüzüne çıktıkça yaşanan ne varsa. İçimiz ısınmaz, derimiz buz keser, ellerimizi bağlar türettiğimiz korkular. İnsan savaşı önce içinde vermeli. Tek düşmanı içindeki kaygıdır çünkü, böylesine bir dünyada.

Sabah kahvaltı bile yapmadan çıktım evden. Adem’i de alıp hastaneye gideceğiz diye sözleşmiştik. Bir sigara yakıp ömrümün en kısa ömrümün en uzun yolunu yürümeye başladım. Bir şiir bile etmezdi tüm bu olanlar. İçimde birbirine girmiş bir yığın duygu düşünce vardı. Bıraktığım yerden devam etmem gereken okulum, bir baltaya sap olmamı bekleyen ailem. Bir cinayet üzerine çalışıyordum, yanı sıra bir kadına aşıktım. Ve kendim için ne varsa, gideceğim yerde biri bile yoktu. Bunu fark ettiğimde içimde çelik yelekler oluşmaya başladı. Bir manası olmaya başladı her şeyin. Ne, neden kestirir gibi oldum. Tam anlamıyla netleşmeden Ademlerin evinin sokağına döndüm.

Kapıdan Birol’u vuran polis çıktı. Telefonumla fotoğrafını çektim. Hiçbir şey yokmuş gibi sakince arabasına bindi ve gitti. Koşarak Adem’in kapısına dayandım. Açmadı kimse. Pencerelere vurdum, yine ses yok. Tuvaletin çatlak penceresini kırıp içeri girdim. Kanlar içinde can çekişiyordu Adem. Ambulansı aradım hemen. “Sakin ol Adem.” dedim, “Yaşayacaksın.” buna benzer bir şeyi filmlerde söylüyorlardı. “Defter.” dedi Adem. Son lafı buydu. Ambulans gelene kadar ölmüştü. Deftere baktım o ara, dün koyduğum yerde yoktu. Zaten ev de darmadağındı. Bir an için Sherlock olmaktan çıkıp, bir insan gibi ağlamaya, korkmaya başladım. Karakola gidip ifade verene kadar geçen sürede, dün ki savcıyı hatırlıyorum, o geldi, sonrası yok.

Polisler ifademi aldıktan sonra, ortalıktan kaybolmamamı söylediler. Karakoldan çıkar çıkmaz annemler beni alıp eve götürmek istedi. Eve gidip duş aldım, bir şeyler koydular önüme yiyemedim. Birol geldi aklıma. Hava almaya diye çıkıp Birol’u aramaya başladım. Mahalledeki çocuklara sordum, bakkala sordum, duyan gören yok.

O an içimde iki ceset, iki katille ortada kaldım. Adalet yalnızca mülkün temeliydi. İnsanların mülkleri kadar değeri vardı. Sınıf çatışmasını, üstünlüklerini, Marx’ı düşündüm. Alakasızdı belki ama mülk ne kadar azsa hikaye o kadar dramatikleşirken, mülkün kişilerin önüne geçtiği hikayelerde olaylar bir o kadar trajediye dönmeye başlıyordu. Akif emekli bir öğretmen olmasaydı da, zengin bir iş adamı olsaydı belki de yine öldürülürdü ama nedeni daha dar bir alanda olurdu. Belki de daha soyut… Fakat şimdi katiller ortada, emri veren biliniyor, herkes her şeyin farkında ama sürpriz bir son olsun diye susuyor. Bari bu son olsun istiyorum. Böyle mi yürüyormuş işler, öyleyse artık böyle yürümesin. Rayı üstümüzden geçen trenlerin gram adalet taşımaması, dolaylı yoldan bu haksızlığa, bu kana, bu yalana dolana dahil olmaktan utanıyorum. Utanmakla başlayan bir hikaye olacak bu. Ar damarı milyon kez çatladığı için gururunu kan kaybından yitiren rezil kepaze insanlara etkisiz kalacak ama hala daha inancı olan insanların umudu olacak. Çoğunluk gerçeği susuyor diye kendine yabancılaşan o azınlığın olacak hikaye. Alakasız gibi görünse de üzülebilenlerin olacak. Bir şey olacak işte. En azından, rızamızla olacak bir şey.

Konuşurlarken duydum, bakkal; mahalleden yaşlı bir amcaya “Cinayetmiş diyorlar. İmam iki el silah sesi duymuş zaten. Yapan da Alparslan’ın keş oğluymuş. Para mı istemiş de vermemiş, çocuğuyla mı kavga etmiş öyle bir şey. Yakalamışlar zaten.” Alparslan, Birol’un babasıydı. Mahallede çoğu kişi eş cinsel diye dışlamıştı Birol’u. Ben üniversiteye gittiğimde bu konular ortaya çıkmış hep. Döndüğümde de esrara başladı diye biliyordum. O gece anlattı Birol her şeyi. Bir çocuktan hoşlanıyormuş, bunu ailesiyle paylaşmış, babası da dövüp o gece eve almamış Birol’u. İnsanlar önce ibne diye sonra da keş diye dışlamışlar. Üzerine yıkacaklar cinayeti belli, silahta parmak izi yalanına da bir kılıf bulurlar. Zaten bu ülkede her şeyin bir kılıfı bulunur. İkinci kurşunu ne yaptılar bilmiyorum. Adamların elindeki çanta o yüzden vardı belki de. İlk önce Akif hocayı öldürüp, sonra onun eliyle ateş etmişlerdir. İmam da minarede desen, hem Birol kaçarken vuruldu, o da bir delil. İnsanların kolay inanacağı bir yalan. Fakat hala bir soru var, Akif hocayı bu kadar iş birliği yapıp niye öldürsünler, bunlar devletteki işlerine bu kadar kafa yoran insanlar değil ki.

Eve gidip durum değerlendirmesi yapmam gerekti. Kişilik bölünmesi yaşıyordum ve bu her adımımda değişiyordu. Bir yanım hala tirtir titriyor. Kendi halinde bir mahalleydi burası. Şimdi iki ceset, iki katil, bir devlet girdi işin içine. Zaten devletin girdiği her yerde bir bokluk oluyor. Bu devlet dedikleri yenilir, yutulur bir şey de değil. Hava gibi, civa gibi… Bir yanıyla görünmez ancak her yerde, öbür yanıyla zehirliyor insanı.

Gece geç saatte mahallede sigara içe içe dolanmaya başladım. Uyku tutmadı. Kafamdan geçen cümlelerin dörtte birinde cinayet kelimesi vardı. Cinayet, katil, maktül… Cinayeti yıktılar, maktülden iş çıkmaz, katil? Her katil olay yerine en az bir defa gelir gibi saçma sapan bir cümle anımsadım. Başka çarem yoktu. Camiiyle Adem’in evi arasında bir seçim yapmam gerekiyordu. Ev daha tenhadaydı. Orayı seyretmeye karar verdim.

Eğer bu gece ölecek olan bensem, Ezgi’yi özleyeceğim. Ölürsem, öldüğüm yerde özlemden dirilir miyim? İnsan yaşarken özlemden ölebiliyor çünkü. Annem ne yapar acaba? Babam tutabilir mi kendini ağlamamak için. Ya onlar da bu esaretten sıkılıp kafa tutarlarsa tanrıya… Anneannem namazlarını aksatır, dayım silahına davranırsa… Ancak olan bu değil ki. En kötüsü de alışıyor insan. Ne kötü, alışıyor insan. Allah kahretsin her şeye alışıyor insan. Ölürsem, alışılacak bir ölü olmaktan kaskatı kesilir, toprağa karışamam.

Elimde bir sopayla katili bekledim. Demiştim başka çarem yoktu. Bir ihtimal buradan bir şey çıkmazsa telefonumdaki fotoğrafı bir şekilde adım geçmeden polise verirdim. Saatler geçti, gece çöktü, artık köpekler ulumayı bıraktığında nefesimi duyar olmuştum. Gece 3 gibiydi, siyah montlu şapkalı bir adam Ademlerin evine girdi. 5 dakika sonra elinde bir defterle çıktı. Benim saklandığım köşe başına doğru yürüdü. Adam köşeyi tam dönerken elimdeki sopayla vurdum, sendeleyip yere düştü. Yerden kalkıp kaçmaya çalışırken bir daha vurdum. “Kimsin lan sen?” diye bağırdım. “Sus lütfen sus. Adem’in amcasıyım ben.” dedi. “Defter de Akif’in günlüğü. Akif abim benim. Yaşadığımı bilmiyorlar, bağırma lütfen sus.”

Etrafımda anlamlandıramadığım çokça olay dönüyor, bense sadece izliyordum. Eziklik hissediyordum içimde. Bilmesem de bir şeylerin benden güçlü olması, huzursuz ediyordu beni. Yerde babam yaşında biri bana yalvarırken anladım, içimi gıdıklayan çaresizlik birilerini dövemememin değil, yediğim yumruğun kimden geldiğini göremememin çaresizliğiydi.

Adamla sahile indik. Adı Çetin, eski askermiş. Bahsettikleri örgütle de zamanında çok namaza durmuşlar ama bilmiyormuş böyle olduklarını. Menfaat için girmiş aralarına. Yengesini de bu ikna etmiş. Adem’in olan bitenden haberi yok. Akif biliyormuş her şeyi. Uzun zaman konuşmamışlar abi kardeş. Bizim beka olaya ayılmadan bu ayılmış, aralarından çıkmış örgütün. Daha düne kadar selam verdiğimiz insanların yarısının saygı duyduğu kitleden de örgüt diye bahsediyor hıyar. Şimdi abisinin, yeğeninin katillerini ortaya çıkaracakmış. Yapacak başka bir şeyim kalmadı Çetin’e güvenmek dışında. “Akif hocayı niye öldürdüler?” diye sordum. “Müfettiş vardı bir tane, onla kavga etti diye açığa aldılar. Mesele çok başka. Müfettiş o zamanlar bir kıza tecavüz etmiş okuldan. Kız da abime anlatıyor. Bu kavga ettikleri gün de teftiş yalanıyla geliyor okula. O ara ne var ne yoksa döküyor abim. Açığa alıyorlar. Sonra bir iki tehdit, hem abime hem kıza. Abim susmuyor da kız yalvar yakar kapattırıyor olayı. Sonra müsteşar oluyor bu. Yine abime tehditler falan. Abim bu olaylar olmadan doktor arkadaşına kızı götürüyor, rapor hazırlattırıyor. Bir gün abim bunu söylüyor adama. Geçtiğim aylarda da yengemi içeri alıyorlar bu davaya. Ben zaten mimliyim ama öldüm diye kimse o damardan girmiyor. Sonra da işte abimi öldürüyorlar. O polis, Adem’i defter için öldürdü. Ama defteri kimden duyduğunu söylemedi.”, “Söylemedi mi?” diye sordum, şaşkınlıkla. “Gel, bak.” dedi Çetin. Arabanın yanına gittik, bagajı açtı, elleri ağzı bağlı şekilde Birol’u ve Adem’i vuran polisle göz göze geldim.

BÖLÜM SONU ŞARKISINI DİNLEMEK İÇİN TIKLA

Show your support

Clapping shows how much you appreciated Gökhan Atabay’s story.