Bir Wimbledon Güncesi

Gökalp Taşkesen
Jul 7 · 12 min read

Yemyeşil her yer. Sadece kortlar değil; kortları çevreleyen duvarlar da sarmaşık kaplı. Kortların arası belli ki özenle aranje edilmiş çiçeklerle dolu. Çiçekler genelde mor. Her yer turnuva rengi. Ara sıra gözünüze kaliteli kahverengiler çarpıyor. Ve de altın rengi. Turnuvanın karakteri her yerde kendini hissettiriyor. Merkez Kort’tan Oyuncu Alanı’na bir köprü geçiyor. Oyuncuların onun için çok fazla insan arasına karışmalarına gerek yok. Dış kortlarda maç yapıyorlarsa güvenlik eşliğinde geçiyorlar o kalabalığın içinden, o kadar. Her yer çok kalabalık. Belli ki insanlar için burası bir festival. Herkes çok keyifli görünüyor. Çok fazla şık insan var. Aynen o meşhur at yarışlarına gider gibi gelen şık insanlar. ‘Bana bu sıcakta para versen ceket giymem’ dediğimi hatırlıyorum arkadaşıma. Sonra etrafı kolaçan etmeye devam ediyoruz. İnsanın nereye gideceğini kestirmesi çok zor, çünkü alan çok büyük. Sonra sağımıza bakınca Merkez Kort’un solunda merdivenler görüyoruz. Merdivenin bittiği yerde tribünü bize dönük olan bir kort var. Oraya çıkıyoruz ve o kortun sağında koskocaman bir çayır tepe çıkıyor karşımıza. Burası Henman Tepesi. Piknik örtüsünü, yiyeceğini içeceğini alan buraya gelmiş; ana kortlardaki maçları izliyor, muhabbet ediyorlar. Havada güneş kremi kokusu var. Hava bizim için bile çok sıcak; İngilizler eriyor olmalı. Sonra Merkez Kort’un öteki tarafını geziyoruz. Orada yakın zamanda açılan bir ana kort var ve birkaç küçük tribünlü kort. Aralarda da 7–8 tane tribünsüz kort. Adımınızı attığınız anda skor anonsu duyuyorsunuz. Yan yana oynanan bir sürü maç. Oryantasyon işini böylece halletmiş oluyoruz ve de ilk maça girmeye karar veriyoruz. Ama Wimbledon macerası ilk maça girmeden birkaç saat önce başladı. İsterseniz önce kuyruktan, The Queue’dan, başlayalım.

Londra’ya indiğimde saat yaklaşık 8:15’ti ve tenis merkezine en hızlı nasıl ulaşırım konusunda son hesapları yapmaya başladım. Önceki akşam araştırmıştım. Southfields İstasyonu’na gitmem gerekiyordu. Son kez Google’a baktım ve havaalanından Piccadilly hattındaki trene bindim. Bu noktada The Queue’ya dair hiçbir fikrim olmadığını söyleyeyim. Sadece Mert Ertunga’nın yazısını okumuştum (http://www.mertovstennisdesk.com/2017/07/02/a-unique-culture-the-queue-at-wimbledon/) ve orada kamp yapanların hikayeleri beni içeri girebilme konusunda hafif endişelendirmişti. Endişenin sebebi basit: Belirsizlik. Wimbledon, önceden halka bilet satışı yapmayan tek turnuva — hatta belki de tek spor organizasyonu. Yani kâğıt üstünde, oraya gittiğinizde içeri girememe olasılığı var. Bu durum da Wimbledon’ın onlarca geleneğinden biri. Nasıl Merkez Kort’un açılışını önceki senenin erkek şampiyonu pazartesi günü saat 1’de yapıyorsa (bir yerde kadın şampiyona da açtırmaları gerekecek) ve sadece beyaz giyinilebiliyorsa, önceden bilet satışı da yok. Aralık ayı açılan bir çekilişe katılabiliyorsunuz; kazanırsanız az sayıda bilet sahibi kişiden biri oluyorsunuz. Ya da üyeyseniz bilet hakkınız olabilir. Bu ikisi yoksa, sırada beklemeniz gerekecek.

Wimbledon’ın kapasitesi yaklaşık 45 binmiş. Bu hafta öğrenmek durumunda kaldım, girip giremeyeceğimi kestirebilmek için (meğer böyle endişelere gerek yokmuş). On binlerce kişinin organizasyonu haliyle çok zor. Onun için ben hengâme bekliyordum oraya geldiğimde. Bir de Merkez Kort’a bilet alacak insanları merak ediyordum. Onlar gerçekten çadır kurup uyuyorlar mı orada?

Bu sorular içerisinde Southfields İstasyonu’na geldim. Tren tenis severlerle doluydu tabii ki. Başkalarının da bu saatte gelmiş olması yüreğime su serpti. Bir yandan da onlardan daha hızlı kuyruğa girme konusunda strese girdim. Üstüne üstlük yanımda tekerlekli valiz varken. İstasyondan beş dakikalık bir yürüyüş sonrası kuyruğun başında görevliler karşıladılar ve bir kulvardan park gibi gözüken bir yere girdik. Saat 9:50; 40 dakikaya seyirciler içeri alınmaya başlayacak. Queue alanına girer girmez tek sıra halinde yaklaşık yüz kişilik bir sıra belirdi sağ tarafımızda. İyi dedim, bu sıra çabuk erir. Sonra gördüm ki orası kuyruğun en ön kısmıymış nerdeyse ve asıl Queue arkadaki futbol sahası büyüklüğündeki alandaymış :-) Kulvarın sonuna geliyoruz ve oradaki görevliler bize Queue’ya ve turnuvaya dair 20 sayfalık bir kitapçık veriyor ve üzerinde Q yazan sarı bayrağa gitmemizi söylüyor. Orası sıranın sonuymuş ve bize sıra numaramız verilecekmiş. Oraya gittiğimizde ilk sıra kartımı alıyorum. 7479. Sıradayım ve gayet mutluyum. İçeri girmeme riski yok; sadece ne zaman gireceğimi bilmiyorum. O futbol sahası büyüklüğündeki yeşil parka boydan boya 10 tane beyaz çizgi çekilmiş. İnsanlar bu çizgilerin kenarında sıralanıyorlar. Alanın en başında da çadırlar var. Orada ayrı bir mor Q bayrağı var. Bu ertesi günün (perşembe) sırasıymış ve çarşamba günü için kamp yapanlar zaten çadırlarını toparlamışlar ve o anda ilk başta gördüğüm sıranın en başındalarmış.

Bu bekleme alanı ayrı bir şenlik alanı gibi. Çok geniş. İnsanlar frizbilerini, raketlerini, tenis toplarını, rugby toplarını, iskambil kağıtlarını getirmiş oynuyorlar. Futbol topu da var. Haliyle hemen iki kale maç bile başladı bir ara. İnsanların elinde sıra kartı olduğu için ‘yerim kapılacak mı’ stresi yok. Millet sakin. Çoğu insan içmeye başlamış; şarap şişeleri, biralar. Derken zaman geçiyor ve yeni bir görevli geliyor. Artık toparlanmamız gerektiğini ve birazdan içeri doğru yürümeye başlayacağımızı söylüyor. Heyecan sarıyor ve yürümeye başlıyoruz.

Saat yaklaşık 11:45 gibi o büyük yeşillik alanını bitirmiş oluyoruz ve kuyruğun son 250–300 metrelik kısmına geliyoruz. Burada her yerde sponsor standları var. Onları geçince son emanet ofisi. Oraya valizimi bırakıyorum ve sırada olduğum yere gidiyorum hızla. Artık çok yakınız turnuvaya. Güvenlikten geçiyoruz. Bir sokak üzeri köprüden geçeceğiz ve oradayız. Karşıdan bu sene çatısı tamamlanan 1 numaralı kort gözüküyor. Köprüden hemen önce tellere ülke bayrakları asılmış. Bunlar içeri alınamayan bayraklar; çünkü Wimbledon’da büyük bayraklar yasak. Ve sonunda bilet gişelerine geliyoruz. Bilet gişeleri dapdar, filmlerden fırlama. O gün tabii ki alabileceğimiz tek seçenek var — Grounds Admission. 25 pound veriyorum; bileti alıp içeri giriyorum. İçeri girdiğimde gördüklerimi zaten yukarıdan biliyorsunuz.

Aldığım Grounds Admission bileti 3 ana kort dışında (Merkez, №1, №2) bütün 16 korta giriş sağlıyor. Antrenman kortlarına da girilebiliyor mu, bilmiyorum. Oraya gidecek vakit bulamadım. Bu biletin tek sıkıntısı kendinize iyi bir program ayarlayabilmek. Hangi kortta hangi maçı izlemek istiyorsunuz, birkaç dakika bunu planlamanız gerekiyor. Çünkü bazı kortlar birbirinden uzak ve herkeste Grounds Admission olduğu için (ana kort bileti olanlar dış kortları izleyebiliyorlar) bu kortların girişinde sıra olma ihtimali yüksek. O günün programına bakıyorum. Dışarıda tribünü olan üç kortta da güzel maçlar var. №12’de Medvedev ve Popyrin maçlarına yeni başlamışlar. Öğleden sonra da №3’te 18 yaşındaki büyük yetenek Félix Auger-Aliassime oynayacak. İlk oryantasyon turundan sonra №12’ye doğru yol alıyorum.

№12’daki görevliler diğer her yerdeki gibi oldukça yardımcı. Bütün giriş kapılarına eşit bekleyen seyirci dağılımı yapıyorlar. Beni de öbür kapıya gönderecekler ama pek gidesim yok. Gitmek istemediğimi gören güvenlik görevlisi ‘İstiyorsan sen bu kapıda kalabilirsin’ diyor. Amacım olabildiğince baseline’a yakın izlemek. Kafamı bir sağa bir sola döndürmek istemiyorum. Ve bir sonraki oyun arasında giriyoruz içeri. Sürekli sirkülasyon oluyor giren-çıkanlarda, eğer maçta çok kritik bir nokta değilse ve maç sonuna henüz yaklaşılmadıysa. Çünkü güneş altında izlemek biraz seyircide de mola ihtiyacı oluşmasına sebep oluyor. Medvedev-Popyrin güzel maç oluyor. Daniil Medvedev 23 yaşında yükselişte bir oyuncu. İki sene önce Next Gen finallerinde izlemiştim ve disiplini o zamandan etkileyiciydi. Bu sene Novak Djokovic’i Monte Carlo’da elemesi ve Avustralya’da oldukça zorlaması güvenini artırmıştı. Alexei Popyrin ise daha genç. 19 yaşında ve bu sene davetiyeyle katıldığı Avustralya Açık’ta Dominic Thiem’i eledi ve Lucas Pouille’ye 5 setlik bir maçta kaybetti.

Beklediğim gibi çekişmeli gidiyor maç. Popyrin’in taktiği çok iyi. Güzel noktalara, güzel zamanlarda atak yapıyor. Onun takımına ayrılan kısımda oturan 1987 Wimbledon şampiyonu Pat Cash’in katkısı büyük olmalı. Ne yazık ki Popyrin’in taktiğini uygulamasında sıkıntı var. Çok basit hata yapıyor. Medvedev ise kötü bir taktiği çok güzel uyguluyor. Spinsiz topları çimde çok güzel kayan Medvedev’in arka çizgiden ayrıldığı yok. Sayıları ve oyunları anlamsız bir şekilde uzatıyor. Yakın geçen ilk seti tiebreak’te Popyrin kazanıyor. İkinci sette ise momentum birden Medvedev’e geçiyor. Popyrin fileden seken bir toptan sonra rakibinden özür dilemiyor. Bunun Medvedev’in en sevmediği olaylardan biri olduğunu biliyorum. Tsitsipas’la Miami’de tartışmalarının bir sebebi de buydu. Acaba aralarında Rusça bir diyalog geçecek mi diye merak ediyorum; Popyrin’in anne-babası da Rus. Ama öyle bir şey olmuyor. Kasti bağrılan birkaç ‘Come On’dan ve Popyrin’in sinirle attığı 210 km’lik bir ikinci servisten sonra o gerginlik unutuluyor. O gerginlik Popyrin’e ikinci sete mal oluyor. Derken karşıda parlak sivrisinek gözlükleriyle dimdik kasılan Patrick Mouratoglou beliriyor. Popyrin onun akademisinin bir ürünü. Patrick beyefendi de hiçbir reklam fırsatını kaçırmak istemiyor. Onun gelmesi hiçbir şey değiştirmiyor ve Medvedev sonraki setleri alıp bir üst tura çıkıyor.

O maçın bitmesine yakın korttan ayrıldım ve hızla №3’e ilerledim. Sokakta Felix’in adı sıklıkla geçiyordu. Dış korta bileti olan ve tenisi yakından takip eden izleyiciler belli ki bu yeteneği çıplak gözle görmek istiyordu. Haliyle 3. Kort’un sırası daha uzundu. 15 dakika bekledikten sonra sırada son düzlüğe geliyoruz. Görevlilerden birisi son aşamada bekleyen 30–40 kişiye birden yüksek sesle seslenmeye başlıyor. ‘İçeri girdiğinizde tuvalet için çıkamazsınız. Çıkarsanız yerinizi kaybedersiniz. Ayrıca çok sıcak bir gün. Bol su için. Tuvalete gitmek ve su şişelerinizi doldurmanız için şimdi tam sırası. Sıradaki yerinizi kaybetmezsiniz, merak etmeyin.’ Bu tarz bir ev sahipliğini herhangi bir organizasyonda gördüğümü hatırlamaya çalışıyorum, aklıma gelmiyor. Ben de su şişemi dolduruyorum. 5 dakika fazladan bekliyorum ve yine geri çizgi arkasındaki yerimi alıyorum. Raonic-Haase maçının 3. setinde Raonic 5–6’da sağlık molası almış durumda. Milos sağolsun o seti tiebreak’le alıp maçı bitiriyor ve Felix ile Corentin Moutet çıkıyor sahaya. Felix’in atletizmi, zemine uyumu, servisi ve vuruş kalitesi çok etkileyici. Moutet de bir o kadar etkileyici. O kısa boydan o vuruşlar nasıl çıkıyor şaşırıyorum. Servisi dışında neredeyse hiçbir gelişim alanı gözükmeyen Moutet, Felix’e zorluk çıkarmasına rağmen maçı 4 sette kaybediyor. Ben de bu noktada bir gündüz fenerini andıracak kadar kararmışım; biraz dinlenmek için dışarı gölgeye gidiyorum.

Sevgili Mert Abi (Ertunga) ile buluşuyoruz ve Martic-Potapova maçının sonunu izliyoruz. Onunla maç izlemek her zaman çok büyük bir ayrıcalık. Martic’in ve Potapova’nın Çağla ile yaptığı maçları hatırlatıyor bana. Ve de ufkumu genişleten ufak teknik analizler paylaşıyor. Tam o sırada Hercog’un Keys’i yendiğini görüyorum. Hercog’un oyun çeşitliliğinden dolayı sonuca çok da şaşırmadığını söylüyor. İki gün sonra izleyeceğim o efsane Gauff-Hercog maçında kendisine hak veriyorum. Keşke televizyonda tenis yorumculuğu yapsa. Bu günü böyle kapıyorum ve ertesi gün daha erken gelme kararı ile alandan ayrılıyorum.

Ertesi gün 08:59’da sıradayız. Bir saat erken gelmemize rağmen, perşembe günü aldığımız sıra kartı bir önceki güne göre 1000 sıra geride. Twitter’da Berci Kristin’den haklı bir serzeniş geliyor :-). Derdimin bu olduğuna gerçekten ben de çok mutluyum. O gün içeri girmemiz 1000 sıra geride olduğumuz için bir saat gecikti. Girdiğimizde ilk maçlar bitmişti. Ama yine kısa bir turdan sonra, №18’deki ikinci maça yetişiyoruz. Kiki Bertens ile Taylor Townsend oynayacak. Hemen ardından bu kortta Bencic ve Kanepi oynayacaklar. Korta girdim mi çıkmama gibi bir planım var. Burası o meşhur son seti 70–68 biten, sonraki maçında Isner’a tek ace bile atamamasına sebep olan ve tabii ki tarihin en uzun maçının oynandığı yer. Kortun dışına bir tabela da asılmış. Tabela bu sene daha da anlamlı, çünkü bu sene gelen son set tiebreak kuralıyla bu rekorun kırılamayacağı tescillenmiş oldu.

Townsend-Bertens maçı çok keyifli. Townsend’in izlemesi çok keyifli bir file önü oyunu var. Maçı neredeyse alıyor, ama maç sayısında yaptığı yanlış vuruş tercihi sonrası işler birden değişiveriyor. İkinci seti Bertens alınca, sıcaktan ölmek üzere olan ben de dışarı çıkıyorum. Çünkü Nadal-Kyrgios maçı da başlamak üzere.

18 numaralı kortun hemen yanındaki Henman Hill’e geçiyoruz yiyecek bir şeyler alıp. Burası tam bir şenlik alanı. Güneşten ve fazla Pimm’s içmekten olacak, (Pimm’s Wimbledon’la uzun süredir iş birliği olan ve burada sanırım en çok tüketilen içecek. Rom bazlı bir içecek ve ginger ale ile karıştırılıyor. Buzlu bir bardakta çok güzel gidiyor o sıcakta) etraf çakırkeyif gruplarla dolu. On dakikada bir patlayan şampanya şişesi mantarı sesleri geliyor (Bunlar insanların evden getirdikleri şişeler, turnuvanın içeride insanları kazıklama gibi bir derdi yok) Mantarlar başka grupların üzerine uçuyor. Gülüşmeler geliyor. Herkesin keyfi yerinde. Maça Nadal’ın 4–1’lik hızlı girişi sonrası denge gelince, seyirci iyice keyifleniyor. Kyrgios’un yaptığı her şımarıklıkta ona giydiriyor millet. Aksanından Avustralyalı olduğunu düşündüğüm önümdeki seyirci ‘He is an embarrassment’ diyor. Kyrgios inanılmaz vuruşlar yaptığında ise herkes çıldırıyor. Biraz önce onu neredeyse yuhalayan insanlar birkaç etkileyici vuruş sonrası ‘Go Nick’ diye bağırmaya başlıyor. Maç bittiğinde herkes ayakta alkışlıyor ve de yavaştan Henman Hill’i boşaltıyor.

Wimbledon her gün saat 3'te ana kortlarda yerlerinden ayrılan insanların biletlerini 10 ve 15 pound’luk fiyatlardan satışa çıkarıyor. Bu tekrar satışın cirosunun tamamı bağışlara gidiyormuş. Nadal maçı bittiğinde, Andy Murray’nin dönüşü olan çiftler maçı №1 kortta oynanıyordu. Bize de bilet olduğu anonsu yapıldı. Biz de hem Murray izleme, hem de ana kort görme hevesiyle hemen bilet aldık.

İçerisi gerçekten çok güzeldi. №1 dendiğine bakmayın, neredeyse Merkez Kort kadar büyük bir kapasitesi var (2 bin kişi daha az yalnızca). Hava karardıkça çatı da kapanınca, akustik iyice coştu. Herkes Murray’yi desteklemek için kendinden geçti. Ben de partneri Pierre-Hugues’e bir-iki defa daha bağırdım onun da orda olduğunu millete hatırlatma amaçlı :-). Bu maç bitince biz de günü kapadık.

Ertesi gün sevgili Alp Ulagay da katıldı. Bu sefer daha da erken gittik kuyruğa. 07:30’da ordaydık. Onunla bir spor etkinliğinde bulunmak da yine güzel bir ayrıcalıktı. Kuyrukta dört buçuk saat aktı gitti. İçeri girene kadar bir sürü şey öğrendim. Giriş turnikelerine geldiğimizde keyfim oldukça yerindeydi; dış kortlardaki maçların incelemesini tamamlamıştım. Turnikedeki görevli bize nereden bilet istediğimizi sorduğunda, neye uğradığımı şaşırdım. Dedim ‘Başka bir yerde bilet mi var ki?’ ‘Evet’, dedi. ‘Merkez Kort’ta iki biletim var ama yerleri ayrı’. Bir saniye birbirimize baktık ve tamam dedik. Bir daha ne zaman Merkez Kort’a girecektik?

Djokovic’in o gün №1 Kort’a alınmasından olacak, belli ki Merkez Kort’ta satılmayan bilet kalmıştı (Federer ve Nadal hayranlarının bu noktada ertesi gün için çadırlarında olduklarını hatırlatayım). Biz de bunun sayesinde Anderson-Pella, Halep-Azarenka ve Gauff-Hercog maçlarına konduk şans eseri. Merkez Kort’un bileti haliyle daha pahalı, ama tek kategori var. O günün fiyatı bütün kort için 108 pound’du. İçeri girdiğimizde durduk yere gülüyorduk; benim Merkez’e bilet bulduğumuza inanmam birkaç dakika sürdü :-)

Merkez Kort çok büyük bir bina. Clubhouse denen kısımdaki kulübün ana girişi de orada. Vogue’un Federer’le yaptığı bu hafta yayınlanan röportajda görmüş olabilirsiniz. Dışında iki görevli bekliyor. Yukarısında bir balkon var. Burası büyük ihtimalle şampiyonun kupasıyla çıktığı balkon. Kapıdan içerideki merdivenler gözüküyor. Balkon katının duvarına yazılmış ‘If’ şiiri okunabiliyor. İnsanın tüyleri ürperiyor. Bu, Wimbledon finallerinden önce oyuncuların içeride yürüyüşe başladıkları yer.

Bir kısa turdan sonra içeri giriyoruz. Yerlerimiz çok uzak değil. Ben daha yakın oturmak için bir-iki defa yer değiştiriyorum. Bu bir-iki yer değişikliğinden sonra güvenlik görevlisi yanıma gelerek biletimi görmek istiyor. Koltuk numaramı görüp teşekkür ediyor. İçeride disiplin inanılmaz sıkı. Ve ilk maç başlıyor. Pella’nın güzel chip ve slice’ları, Anderson’ın da basit hatalarıyla dolu sürprizle biten ilk maçtan sonra Halep ve Azarenka sahaya geliyor. Azarenka maça tam olarak giremiyor ne yazık ki. Halep sağlam oyunuyla rahat kazanıyor.

Biz en arkalarda oturuyoruz. Üstümüzde yere doğru eğimli bir tavan var. Kortun tamamını, Royal Box’ı ve oyuncu takımlarına ayrılan yeri görüyoruz; fakat tam karşımızdaki tribünü hiç görmüyoruz. İlk iki maç da çok çekişmeli geçmediği için atmosferi tam olarak kavrayamıyorum. Gauff-Hercog maçını beklemem gerekecekmiş. Bütün tenis camiası ve hatta spor camiası olarak Coco Gauff’u konuştuk bütün hafta. Onun için ona dair daha fazla bir şey yazmama gerek yok. Ama maç gerçekten çok eğlenceliydi. Hercog’un inanılmaz güçlü forehand’lerine ve çok iyi uyguladığı slice’lara, Coco uzun bir süre karşılık veremiyor. Kendisi de uzun bir süre bol hatayla oynadıktan sonra 3–6 2–5 geri düşüveriyor. Maç sayısında Hercog’un yaptığı çift hata ve Gauff’un iyi oynadığı iki puan sonrası seyirci birden coşuyor. 3–5 oluyor durum. Seyirci birden Coco Gauff’u inanılmaz desteklemeye başlıyor ve Merkez Kort’un mabed gibi atmosferini o anda hissetmeye başlıyorum. Birçok kişi maç oynanırken Wimbledon uygulamasını kontrol ediyoruz. Andy-Serena’nın çiftler maçı henüz bir korta konmamış ve maç bitiş saatlerine göre Merkez ya da №1’e konacak. Ama Coco Gauff’un maça tutunmasıyla (ve diğer kortta erkekler maçı yeni başladığı için) iki maçın da biteceği yok. İnsanlar Andy ve Serena’yı canlı izlemeyi kaçırmak pahasına Coco Gauff’u destekliyor. ‘Oradaydım’ deme isteği büyük ihtimalle Serena ve Andy’nin bile üzerine çıkıyor. Herkes ne kadar özel bir şey izlediğinin çok farkında. Burası ortalama tenis seyircisiyle dolu değil. Herkes o koltukları alabilmek için saatlerce beklemiş ve Coco Gauff’un kim olduğunu biliyor.

Çok keyifli olan bu maç bittiğinde bir süre korttan ayrılıyorum. Ama alanlardan ayrılmak çok zor. Tekrar arkadaşımla buluşuyorum. Bir süre gerçekten alandan ayrılamıyoruz. Derken yanımızdan Geri Halliwell geçiyor. Bütün gün onun da Royal Box’ta olduğu söylenip durmuştu zaten. Bir-iki tur daha yapıyoruz. Hatıralık birkaç eşya alıyoruz. Ve ‘Artık alandan ayrılın’ anonsu gelince biz de ayaklanıyoruz. Tabii ki bir daha gelme isteğiyle. Bir de Türkiye’den bir oyuncu destekleme hayali ile.

Gökalp Taşkesen

Written by

Tenis podcast’imiz Inside Out’u dinlemek için ➡️ @farklikaydet_ • Tennis tweets in Turkish and English.