İçerden Hikayeler #1 Kazım Abi

Not: Kazım abi.. Hollanda hapishanesinde geççirdiğim küçük zaman diliminde tanıştığım, yüce gönüllü bir insan. Ben Hollandaya gelişimin bir fiyasko olduğunu düşünürken onun Hollandaya geliş hikayesini öğrendiğimde, aslında ne kadar iyi şartlar altında olduğumu öğrendim. Sizi koğuş arkadaşım Kazım abinin hikayesiyle baş başa bırakıyorum.
Bulursun sen bir şekilde yolunu
15 Hollanda Polisinin içeri girmesiyle bir anda şok içinde kalmıştı Kazım. Elinde sahibine vermek için getirdiği bilgisayarı şimdi çok daha sıkı tutuyordu. Etrafında kelimeler uçuşuyordu Hollandaca. Aklında bin bir türlü düşünce. Kendisine doğru bir şeyler söyleyen polisin yüzüne doğru bakarken içinden Allah belanı versin! diyordu. Allah belanı versin..!
— — — — — — — — — — — — — — — — — — — — — — — — — — — — — — —
Takvimler 2014 Eylül’ünü gösteriyordu Kazım’ın uçağı Hollanda’ya inerken. Türkiye’den ayrılması kolay olmamıştı. Her şeyini arkada bırakmış, ailesinin ağlamaktan sırılsıklam olmuş yanaklarına öpücük kondurmuş ve çıkmıştı yola. Şimdi yepyeni bir sayfa açıyordu hayatında. Olaylı geçen yıllarından sonra yepyeni bir denize yelken açıyordu. Hollanda onun için çok da yabancı bir memleket değildi aslında. Bir sene Erasmus yapmıştı buralarda. Zaten o yüzden gelmişti ya tekrar. “Oğlum yapıver askerliğini, neden gidiyorsun böyle hem bak 21 gün yapacaksın sadece” demişti babası. Anlamıyorlardı onu. Yapamazdı, 1 saat dahi olsa nasıl yapardı bunu kuzenine. Nasıl giyerdi o ünüformayı tüm bedeni ve ruhu karşı çıkarken. “Baba” derken sesi titremişti. Bir yanda kuzeni çığlıklar atıyordu içinde. Bir yanda ise ailesi, dostları, ülkesi gözünün önüne geliyordu. “Baba, mesele 21 günü 21 yılı değil ki. Nasıl affeder beni kuzenim askere gidersem? Nasıl..?” Biraz daha kalsa ağlayacaktı ikisi de. Dayanamazdı Kazım, koskoca babasını ağlarken görmeye. Hemen döndü, uçağa doğru yol aldı. Bakamadı arkasına, gözlerinden gelen yaşları sildi hızlıca ve Amsterdam uçağına doğru yol aldı.
Arkadaşıyla beraber gelmişlerdi Hollanda’ya. Enerji doluydu ikisi de. Yapacak o kadar şeyleri vardı ki. Hemen bir ev kiraladılar. Ucuzundan tatlı mı tatlı bir müstakil ev. Küçük bahçesi için bu kadar ısrar etmişti belki de Kazım. Aynı gün elektronik mağazalarında buldular kendilerini. LCD ekran bir televizyon beğendi Kazım’ın arkadaşı. Düşünmeden aldılar. “Avrupa” diyorlardı her harcadıkları paradan sonra. “Avrupa’da değil miyiz olum, tabi alcaz bir sürü şey.” Zaten eşyalı kiraladıkları ev şimdi eşyadan geçilmiyordu. Hemen yerleştirmeye durdular aldıkları eşyaları. İkisi de her şeyi halledip normal bir hayata başlamak için heyecandan uyuyamayacakları bir geceye doğru ilerliyorlardı.
Ev işleri bitmiş sıra hayatları ile ilgili konuşmaya gelmişti. Tabi ya, burada ne yapacakları hala meçhuldü. Kazım apar topar gelmek zorunda kalmış, arkadaşı ise bir anlık heyecanla atlayıp gelmişti. Ne planları, ne kariyer hedefleri, ne de diplomaları vardı. Tebessüm etti kendi kendine Kazım. 13 yıllık üniversite sonrası elinde bir diploma olmamasına gülümsedi. Sorguladı bu küçücük anda tüm hayatını. Arkasında durduğu değerler için kaybettiklerini anımsadı. Sadece tebessüm etti “Değer be” dedi. “Değer..”
Aşağı yukarı bir hafta olmuştu. Ne birbirlerinden başka bir arkadaşları vardı, ne de para kazanacakları bir işleri. İkisinde de hafif bir pişmanlık vardı harcadıkları o kadar para için. Sessizce oturuyorlardı evin salonunda. Düşünceliydiler. Sonra bir anda ayağa kalktı arkadaşı. “Gidiyorum Kazım ben.” Dedi. O kadar ani oldu ki anlamadı Kazım bir an. Sadece baktı arkadaşının yüzünü. Baktı, baktı, baktı. Diyemedi bir şey. Ne diyecekti ki hem. Ne iş bulabilmişlerdi, ne de yol yordam gösterecek bir arkadaş. Hem arkadaşının Türkiye’ye dönmek gibi bir sıkıntısı da yoktu. Bakmaya devam etti Kazım. Aklına arkadaşı gittikten sonra çekeceği yalnızlık geldi, bakmaya devam etti. Diyemedi bir şey. Bakamadı da daha fazla. Ailesi gelmişti aklına birden. Nasıllardır acaba şimdi diye düşündü. Önceki geldiğinden daha çok özlediğini fark etti ailesini. Çünkü geri dönüşü yoktu bu gelişin, gözleri nemlendi hafiften. Sonra arkadaşının sesi uyandırdı onu daldığı düşüncelerden “Valla boşa zaman harcıyoruz burada be Kazım, sana da gel diyeceğim ama durumunu da biliyorum. İnşallah bulursun yolunu kardeşim bir şekilde” bu kadar kolaydı işte demekki beraber hayaller kurduğun insana veda etmek. “..bulursun yolunu bir şekilde..”. “İnşallah” dedi Kazım. “İnşallah”.
Arkadaşını yolcu etmişti Türkiye’ye doğru. Sadece arkadaşını değil hayallerini de göndermişti aynı uçakla Türkiye’ye. Son kalan arkadaşını da… Ama üzgün değildi. Daha da enerji doluydu şimdi. Daha eve gelmeden, havalimanından çıktı iş aramaya. Öyle inanmıştıki bulacağına bir şeyler. Aradı, aradı, aradı. Hava kararmaya yüz tutmuş ama bir yer bulamamıştı Kazım. Sonra cebindeki paraya bakıp bir restorana girdi. Oturdu. Menü istemek için garsona bakarken duvardaki yazıya takıldı gözü. İngilizce bir iş ilanı.. Restoran için bir aşçıbaşı arıyorlardı. Ayağa kalktı hemen, ne açlığı kalmıştı ne yorgunluğu. Garsona duvardaki yazıyı gösterdi. Çalışabileceği söyledi. Hatta hemen yarın başlarım dedi. Aşçılık tecrübesi yoktu ama eli yatkındı. Önlerinde birkaç yemek hazırladı. “Yarın gel başla” cümlesini duyduğunda o kadar mutlu olmuştu ki. Yemek yemeyi dahi unuturak eve geldi bir koşu. Hollanda’ya gelişinin 8. Gününde bulmuştu işi. Yarın daha süslü bir sayfa açacaktı hayatında. Uyumadan önce aklında aynı cümle dönüp duruyordu “..bulursun bir şekilde sen yolunu.”
Ertesi gün gün ilk işine gidiyordu Kazım yürüyerek, çok uzak değildi ya iş yeri. 2Sonra 0 25 dakikaya oradaydı şimdi. Yoğun bir gündü. Hiç oturamadı neredeyse mesai bitimine kadar. Mesai bitimine yakın patronu gelivermişti mutfağa. Yüzünde bir gülümsemeyle. İyiye işaret dedi Kazım. İşine ara verip patrona döndü. Elinde bir anahtar vardı patronunun. Küçük siyah bir anahtar. “Senin yeni makam aracının anahtarı” diyordu patornu dışarıdaki yeni bisikleti göstererek. “Eski şef için almıştık ama o işten ayrıldığına göre sen kullanabilirsin.” Bisiklet aman aman da büyük bir hediye sayılmazdı, ama bu yoğun günün ardından eve yürüyerek gitmeyeceği için mutluydu Kazım. Şansım döndü diye düşünüyordu. İşi bittikten sonra patrondan aldığı anahtarla açtı bisikletin kilidini. “Sonunda” diyordu, “Sonunda girdi her şey yoluna.” Evine varması uzun sürmedi bu sefer. Makam aracını evin önüne kilitledi ve girdi evine. Oturdu bir saat kadar, düşündü. Her şey yoluna girip artık bir iş sahibi olduğuna göre artık bir bilgisayar alıp yıllardır hayali olan şeyleri yapabilirdi. Programlamayı biliyordu ne de olsa. Hem bu işi tutturabilirse çok daha iyi bir hayatı olacaktı onun için. Ama parası yoktu iyi bir bilgisayar almak için. Hemen telefonundan ikinci el bilgisayarlara bakmaya koyuldu. Uzun süre inceledi bilgisayarları. İşine yarayacak olan bilgisayarların fiyatları yüksekti hala. Sonra yatmaya yakın bir mac çarptı gözüne. 400 Euro diyordu fiyata. Neredeyse aynı modellerinden 100 200 Euro kadar ucuzdu. Hemen iletişime geçti haliyle. Sahibi acil paraya ihtiyacı olduğunu bu sebeple satmak istediğini yazıyordu. Eh sebebi onu ilgilendirmezdi ya. Almak istediğini söyledi fırsatı kaçırmamak için. Şansına satan kişi de Amsterdam’daydı. Yarına gönderebileceğini söyledi adam. Anlaştılar. Kazım her şeyin bu kadar iyi gidiyor olmasından rahatsız olmaya bile başlamıştı aslında. Her aman şansına güvenirdi elbette ama bu kadarı da fazlaydı. Yine de irdelemedi, ne de olsa yarın iş yeri onu bekliyordu. Yastığa kafasını koyduktan sonra uyuması çok sürmedi.
Bugün iş saati bitmek bilmiyordu. Bilgisayara bugün ulaşacağı kafasından çıkmıyordu. Kafasında planlar yapıyor yazacağı app’leri şimdiden kurguluyordu. Büyük şeyler yapacaktı Kazım, her şeyi planlamıştı. İş biter bitmez eve doğru yola çıktı. Daha dün 5 dakika süren yol şimdi saatler gibi geliyordu. Evine vardı ve hemen postayı kontrol etti. Evet gelmişti işte paketi. Vakit kaybetmeden paketi alıp evine girdi. Özenle paketlenmiş kutuyu neredeyse parçalayarak açtı. Fotoğrafındakinden biraz daha çizikti ama yine istediği gibiydi bilgisayar. Bekletmeden açtı bilgisayarı. Açtığındaysa neden 400 Euro olduğunu anlaması gecikmedi. Çalıntıydı bilgisayar. Önceki sahibine ait fotoğraflardan dosyalara hiçbir şeye dokunulmamıştı.Hayal kırıklığına uğradı bir anda. Bilgisayarı sahibine verme konusunda tereddüt bile yaşamadı. Skype ve mail’i açıktı kadının. Hemen adresleri aldı ve kendi mailinden bir posta attı durumu açıklayan. Kadın sanki bu mesajı bekliyormuşcasına hemen döndü. Şansına kadın da Amsterdam’daydı. “İsterseniz bir yerde buluşalım, isterseniz adresinizi atın bizzat getireyim” demişti Kazım. Kadın evinin adresini attı Kazım’a. İşe bakki hemen birkaç blog ötesindeydi kadının evi. ‘Makam aracıyla’ en fazla 20 dakikalık yoldu onun için. 30 dakika sonrası için anlaştılar. Yola çıktı hemen Kazım, söylendiğinden 5 dakika önce kadının kapısının önündeydi işte. Kapıyı çaldı hemen. Bilgisayarındaki fotoğrafları olan kadın karşısındaydı işte. Doğru eve gelmişti. Kadın nazik ve güler bir yüzle eve davet etti Kazım’ı. İçeri girdi. Hemen köşede telefonuyla uğraşan yaşlı bir kadına çarğtı gözü. Annesi olduğunu tahmin etti. Bilgisayar hala elindeydi. Tam bilgisayarı yakınındaki sofanın önüne doğr koymaya yeltenmişken bir anda siren sesleri doldurdu dört bir yanını. Anlamadı neler olduğunu. 15 Hollanda Polisinin içeri girmesiyle bir anda şok içinde kalmıştı Kazım. Elinde sahibine vermek için getirdiği bilgisayarı şimdi çok daha sıkı tutuyordu. Etrafında kelimeler uçuşuyordu Hollandaca. Aklında bin bir türlü düşünce. Kendisine doğru bir şeyler söyleyen polisin yüzüne doğru bakarken aklından tek bir cümlle geçiyordu “Allah belanı versin!” Polis yere yatırıp kelepçelemişti Kazım’ı. “Neden?” sorusu aklını kurcalıyordu. Hala bir anlam veremiyordu yaşadıklarına. Polisin gelmesini mi düşünseydi, yoksa 3 araba dolusu polisin gelmesine mi şaşırsaydı bilemiyordu. Derdini dahi anlatamadı zaten. Evden çıkarıldığında 3 polis aracının sirenleri hala açıktı. Kafası karışık bir şekilde bindi arabaya. Polis aracı harekete başladığında gözüne kadının evinin önüne bağladığı makam aracı ilişmişti.
Karanlık bir nezarethaneye getirmişlerdi onu. Hiçbir açıklama yapmadan, kimseyle görüştürmeden. Gözleri karanlığa alışamamıştı, görmüyordu gözleri hiçbir şey. Yaşadıklarını düşünecek zaman dahi bulamamıştı henüz. Böğrüne bir acı saplanmıştı.Kimseyi haberdar edememenin ötesinde haberdar edeceği kimsesi dahi yoktu. Gözleri alışıyordu yavaş yavaş bulunduğu yere. Duvara monte demir bir oturağa oturuyordu. 5 6 metrakare civarıydı nezarethane. Tekti. Üşüyordu hafiften. Yatacak bir yer aradı gözü yoktu. Peh, ne de olsa burada çok kalmayacaktı ya yatak ne gereksindi. Bekledi, bekledi. Gelen giden olmadı ilk birkaç saat. Sonra demir kapı açıldı büyük bir gürültüyle. Takım elbiseli, uzun sarı saçlı orta yaşlarda bir adamdı gelen. Tipik Hollandalı diye geçirdi içinden. Adam önce sözdü Kazım’ı baştan aşağı. Sonra direk İngilizce olarak girdi konuşmasına. Ne zaman çaldığını, neden tekrar bırakmak istediğini sordu. Kazım durumu açıklamaya girişti, neyseki tüm bilgisayar satın alma mesajlaşmaları telefonundaydı. Hemen telefonunu istetti ve gösterdi her şeyi. Sonra da kadınla neden buluştuğunu açıkladı sakince. Adam dinledi dinledi. Sonra “tamam” deyip çıktı dışarı. O gün başka gelen giden kimse olmamıştı. Sadece 15 dakika bahçeye çıkarmışlardı Kazım’ı sigara için o kadar. Ertesi gün oldu yine gelen giden olmadı. İkinci günün akşamında savcıyla görüşmek istediğini söyledi acilen. Ertesi gün dediler. Ertesi gün. Geçmek bilmiyordu ki zaman onun için. Şu iki gün haftalar gibi geçmişti. Alışkındı aslında nezarethanalere Türkiye’den. Belki 50 kere girip çıkmıştı aslında. Ama durumun belirsizliği, hakkının yenmesi, başka ülkede olmanın baskısı o kadar çok zorluyordu ki onu; dayanılmaz bir hal almıştı artık. Kafasını vuruyordu şimdi duvara ve zaman hala geçmiyordu. Uyuyakaldı sonra. Gözlerini açtığında demir kapının aralıklarından ışık sızıyordu, sabah olmuştu. Savcıyla görüşme talebini yeniledi. Tamam dediler yine. Bu sefer çok geçmeden açıldı kapısı, aynı adam girdi içeri, tipik Hollandalı. “Araştırıyoruz” dedi adam. “Bu akşama sonuç çıkar, endişelenme. Avukat istersen onu da ayarlayabiliriz.” Avukat istemiyordu Kazım. Ne de olsa bir yanlış anlaşılma kurbanıydı, çok sürmeyecekti ne de olsa dışarı çıkması. “Pasaportumu getirtebilir misin?” diye sordu. “Adresim telefonumda var, aynı zamanda o kadının kapısının önünde iş yerime ait bir bisiklet vardı. Onu da teslim edebilir misiniz?” “Hallolmuş bil” dedi adam geçiştirir gibi. Odadan çıktı hemen ardından. Ve beklemeye devam etti Kazım. Yine birazcık içi geçer gibi olmuştuki kapı açıldı yeniden. Bu sefer başka bir tipik Hollandalıydı karşısındaki. Elinde bir A-4 kağıdıyla çıkagelmişti. Bir soru beklemeden açıklamaya girişti adam. “Daha önceki yıllarda burada öğrencilik yaparken yaptığınız trafik cezası kayıtları. Hiçbirisi ödenmemiş. 9 ayrı ceza var burada. Her birisi için ödemeniz gerekn bedel yanında yazıyor. Ödeyemediğiniz her ceza için tutarına bakılmaksızın 1 hafta hapis yatmanız gerekmekte.” Adam o kadar hızlı söyleyivermiştiki algılayamadı başta Kazım. Beyni durmuştu sanki. Şokun üstüne bir şok daha. Kağıda bakmadı bile birkaç dakika. Önündeki duvara kitlendi kaldı. Sonra tutuşturdu adam kağıdı eline. Suçların ilk 3’ü çok büyük miktarlar değildi. 34 Euo, 52 Euro, 47 Euro. Tam “Oh” diyecekken diğer sayılara ilişti gözü. 255, 764, 447, 120, 630, 400 Euro. Bu kötü bir rüya olmalı diye geçiriyordu içinden. O kadar kötü bir rüya ki hayatımın sonuna kadar hatırlayacağım türden. Şimdi annem kaldıracak diyordu. Şimdi kaldıracak beni. O kadar inanmıştıki rüyada olduğuna, derisini sıktırmaya başladı bir anda. Kendi yüzüne tokatlar atıyor bu acımasız rüyadan uyanmak istiyordu bir an önce. “Neden?” diyordu. “Neden, neden, neden?” Polis onu aldığında yanında 90 Euro vardı. Evde de son 800 kadar Eurosu kalmıştı ama o parayı getirecek kimseyi de tanımıyordu. İki tane en ucuz cezayı ödeyeyim bari 2 hafta daha az yatayım diye düşündü. Fakat savcı hepsinin aynı kağıtta olduğu için, ya hepsini aynı anda ödeyebileceğini ya da yapacakları bir şey olmadığını soğukkanlılıkla ihaz etti Kazım’a. 9 hafta Hollanda’da hapis. Daha 4 gün önce şansının döndüğüyle ilgili teskinleri geldi aklına. Ve hapishanaye gitmek için nakil aracına bindiğinde o cümle tekrar tekrar dönüp duruyordu kafasında “..bulursun bir şekilde sen yolunu.”
Nakliye aracından indiriliyordu şimdi Kazım. Çok kalmayacağım ya zaten diye geçiriyordu içinden. Nasıl olsa içerden birilerini arar bulurum o parayı, olmadı son çare babamdan yardım isterim. İçerdeki ilk günü çok garip geçmişti. Sorana içerde olma sebebini anlatıyor, her anlattırdığı ikince kez anlattırıyordu. Kimse inanmıyordu onun sadece bir trafik cezası yüzünden buralara düştüğüne. Hikayesini duyan acıyordu ona. İlk hafta para bulabilmek için bir sürü arama yapmak zorunda kalmıştı. Neredeyse cebinde kalan son paraları da tükenmek üzereydi şimdi. Bu miktarı kendisine gönderecek kimseyi bulamamıştı. İlk hafta geçmişti böyle. 764 Euro’yu sildik ne de olsa diyordu kendi kendine. İkinci haftanın ortalarına doğru yaklaştığında bir gardiyan gelip ismini söylediğini duydu koridorda. Bir haber mi var acaba diye düşündü. Çıktı hemen dışarı. Çıktığı gibi de kaldı. 900 Euro’luk başka bir ceza borcuyla gelmişti gardiyan. Hayır, hayır şaka olmalı tüm bunlar. Yaşıyor olamam bütün bunları diyordu içinden. Bunlar gerçek olamazdı. Bunlar film dahi olamazdı. Battıkça batmış, çırpındıkça saplanmıştı işte. Gardiyanın getirdiği haberi gören diğer suçlular da inanmışlardı artık hikayesine. Hatta bir ara içlerinden birisi para toplayıp yardım edelim be şu çocuğa bile demişti. Öyle bir hale düşmüştü Kazım. Vazgeçmişti para bulmaya çalışmaktan. Başına gelmişti çekecekti artık. Sonra pasaport geldi yeniden aklına. Ne olmuştu acaba. Hemen Hollanda’da bildiği tek arkadaşını aradı. Evin içinde pasaportun yerini tarif etti. Gerekirse camdan gir, o pasaport bana lazım dedi. Diğer hafta öğrendiğe göre pasaportu da alamamıştı arkadaşı. Üstüne de olay çıkmıştı zorla eve girmeye çalıştığı için. Sonradan iki ceza daha gelmişti Kazım’a. Ama bunlar o kadar da sarsıcı olmadı. Tam 12 hafta geçirmişti Hollanda hapishanesinde. 12 koca hafta. Ona aylar gibi gelen. Ama yapacaklarını çok düşünmüştü bu süre içerisinde. Dışarı çıkacak, yeni bilgisayar alacak ve bilgisayar işleri yapacaktı. Programlamanın teoriğini öğrenmişti geçen bu süre içerisinde. Gerekirse televizyonu satacak ama bir bilgisayar edinecekti güzelinden. Tek farkla, bu sefer ikinci el bilgisayar almayacaktı.
Güneşli bir günde çıkmıştı dışarı Kazım. Yeniden yeni bir sayfa açıyordu, ama bu sefer umutlarla dolu bir sayfa. Evin yolunu tuttu hemen. Evin önüne geldiğinde karşılaştığı şey onu hiç mi hiç şaşırtmamıştı. Aylık olan kira kontratı bittiği için ev boşaltılmış tüm eşyalar gitmişti. Tüm eşyalar… Pasaport’da gitmişti. Pasaportun gitmesi çok da sıkıntı değildi aslında. Hemen yenisini çıkarttırmak için Türk konsolosluğuna doğru yola çıktı.
Konsolosluk çalışanı durumu çok güzel izah etmişti. Beyefendi hakkınızda 3 farklı yakalama kararı var eğer ben işlemlerinizi başlatırsam burada sizi tutuklayıp Türkiye’ye göndermem gerekecek. En iyisi siz şu kapıdan çıkın ve kaybolun. Böyle demişti en sonunda görevli. Çok kolay bir şeymiş gibi söyleyivermişti işte. Çıkın ve kaybolun.
Şimdi kapıdan çıkıyordu Kazım, yine bir sayfa açılıyordu önünde. Siyah mı siyah bir sayfa. Aklında ise yine o cümle “..bulursun bir şekilde sen yolunu.”
