Said’e Bir Saygımız Var!

Sosyal bilimlere meraklı her bir birey, şüphesiz ki farklı bir kelam etmiş bilim insanlarını kovalar durur. Yeni bir soluk, yeni bir macera ve söylenmemişi bulmaya uğraşır. Aile, arkadaş veya yakın çevre arasında konuştuklarımızdan başka bir noktaya taşıyan da teoride gizlidir zaten. Yıllarını verir, dirsekleri çürütür, yazan/çizenleri karşılaştırır ve sonunda da bazılarını beğenmemeye başlarsın. İşte bu beğenmemek eylemi, her güzel işin başıdır; zira bir fikriyatının oluştuğunun en sancılı göstergesidir. Sancılıdır, çünkü devamında her şeyi sorgulamak ve şüpheyle bakmak gibi daha seçici eylemleri doğurur. Düşünmenin ergenlik dönemi gibi yani.

Benim için de düşünsel ergenlik, literatürün Subaltern Studies dediği maduniyet çalışmaları ile tanışmamla başladı. ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünün çok değerli bir hocası vardır, Necmi Erdoğan. Kendisinin, Toplum ve Bilim’in 83. sayısında yayınlanmış ve benim de bu vesile ile tanıştığım- hem kendisiyle hem de maduniyet çalışmaları ile, “Devleti ‘idare etmek’: Mâduniyet ve düzenbazlık” isminde enfes mi enfes, bir lisans öğrencisini alıp uzak diyarlara götürecek yazısı, kafamda şimşekler çakmasına neden olmuştu. Zaten ondan sonra da ardı arkası kesilmedi; sözlü tarihler, oryantalizmler, feminist kuramlar, türcülük karşıtı yayınlar, Frankfurt Okulları ve hatta vegan/vejetaryen kuramlar havada uçuştu. Derdim eleştiriyle idi tabi ki. Bir önceki veya kendi dönemindekini olduğu gibi alan, geleneği devam ettiren değil de onu eleştirip üstüne bir basamak ekleyenin gönlümdeki yeri her zaman ayrıdır. “İlerleme” dedikleri o güzelim mesele, kesinlikle buralarda başlar.[Önemli ama üzücü bir parantez açayım. Mesele demişken aklıma geldi ki 10 yıldır matbu yayın yapan Mesele dergisi yayın hayatına son verdiğini duyurmuş. Aklıma Amargi’yi getirdi, hüzünlendim.] Hatta daha ileri gideyim; fizikten, kimyadan, astronomiden de öte bir ilerleme sağlar bu. Bana eleştirel aklı açıklayabilir misiniz ey insanlar? Benim biraz fikrim var bu konuda. Bilimden tek anladığımız elinde nessler tüpü ile duran adam olmaktan çıktığı an, orada bir şeyler değişmeye başlar kanımca.

Düşünmek demişken, aklıma şu kare geldi. Devlet’i okuyunca gözünüzde canlanan o refah hayatı.

Gel gelelim Said’e. Edward Said ve oryantalizm meseleleri ile tanışmam da aynı döneme rastlar. Hepsinin bir şekilde derdi aynı keza. Tarih dedikleri disiplin hep üstte olanın, gücü olanın derdini yazmış da; ah bir de bunların yönettikleri var ki seslerini duyan yok. Ne zaman münakaşaya düşsek en kalın kitapları, en resmi belgeleri, en devletin yazdıklarına koşarız ki bilimselliğe halel gelmesin. Bu kaynaklar elbette olmazsa olmazlarımız, elbette her biri ufkumuzu açan, tarihi yorumlamamıza vesile olan ve derin hikayeleri olan belgeler. Ama ya merakımız daha da derine gidiyorsa? Necmi hocanın sözünü ettiği o dilekçenin kendisini değil de, onu yazan insanın hikayesini merak ediyorsak? Salt bunlarla mı yetinelim? Yok sevgili bu yazıyı okuyan, yetinmeyelim. Ben de yetinmedim ve kurcaladım hikayeleri, galiba bir uğraşı olarak da kendime bunları seçtim. Uzatmadan Said’e dönersek, o da canı benzer şeylere sıkılmış Kudüslü bir Hristiyan. Aslında karşılaştırmalı edebiyat profesörü ama bir kitap almış ki kaleme 1978'de, akademi yerinden oynamış. Siz demiş, sevgili Batılı araştırmacılar! Ne kadar çok Şark ile uğraştınız yıllardır, üstüne ne çok söz söylediniz, nasıl bir yere koydunuz ve bizi nasıl tahayyül ettiniz. Araştırmalarınızın ve söylediklerinizin her biri çok şey söylüyor ve pek çok söylemi yeniden üretiyor. Ve bunlar kuşkusuz ki siyasetten de ayrı değil, savaşlarızdan da. ‘Şark’ı ürettiğiniz gibi buradaki savaşı da üretiyorsunuz ve hala üstüne yazıp çizmeye devam ediyorsunuz. Peki biz, sizin yazdıklarınız kadar mıyız?

Oryantalizm kelimesinin miladı 1700lü yılların ortalarına kadar uzanır, yani Said’in kavramsallaştırması değil. Şark ülkeleri, kültürleri, dilleri ile ilgili çalışan Batılılar kendilerine oryantalist diyorlarmış. Ama tabi Said’in bomba etkisi yaratan Şarkiyatçılık: Batının Şark Anlayışları kitabından sonra artık pek güzel bir anlamda kullanmaz olduk. Bu ters yüz etme meselesi düşün dünyası açısından ufuk açıcı olsa da, bir süre sonra akademisyenlere korkarak yazı yazdırır oldu, kabul etmek gerekir. Artık cem-i cümlenin eserlerinde oryantalist nüveler aranır ve yazarlar yaftalanır oldu. Kanaatim odur ki, hangi duruşa sahip olduğu fark etmez ama pek çok akademisyen bu durumu itici buldu. Zaten 20. yy yaklaşımları, aslında sosyal tarih anlayışı sonrası için söylenen en büyük eleştiriler benzer hikayelerle doludur. Çalışmaların bir süre sonra tekdüzeleştiği, araştırma metotlarının yavanlaştığı ve aynı sözlerin evrilerek farklı çalışmalarda yer aldığı eleştirisi pek de haksız değildir hani.

Soğuk bilim dilinden dem vurunca, Said’in gülen bir fotoğrafı olsun istedim.

Söylediklerinin neden bu kadar ivme kazandığının farkındadır Said ve bunu da kitabının son basımının ön sözünde belirtir (Metis, 2016). Çünkü Ortadoğu’da değişim, ihtilaf ve çekişmeler hala devam ediyor. Bu da söylediklerini canlı kılıyor, keza bölgeden gelen her yeni haberle meselenin üstüne yeniden düşünüyoruz. Şark’ın kendisi canlı, devingen ve hareket halinde. Dünyanın en çok anlamaya çalıştığı yerlerin şüphesiz başında geliyor. Said de edebiyat metinlerini karşılaştırarak yaptığı analizleri okuyucuya sunmadan evvel, konunun eğrisini doğrusunu başından söylüyor. Çalışma sonrası aldığı tüm tepkileri, pek çoklarına sorunlu görünebilecek metodolojisini, bu eleştirinin yanlış yorumlarını ve bambaşka amaçlar için kullanıldığını; tüm bunların manasını ustaca bir dille yazıyor. Aslında çalışmanın sonunda da kati bir şekilde dillendirdiği gibi Şarkiyatçılık’ın karşısına Garbiyatçılık’ı koymuyor. Ama gelgelim bu canlı mesele söz konusu olunca pratikte maalesef bu korkusu gerçekleşiyor.

Peki, Said bu dediklerini aşabilmiş ve kitabında ara ara değindiği İsrail-Filistin meselesinde bu kadar ortada kalabilmiş miydi örneğin? Elbette ki hayır. Mesele üstüne kaleme aldığı eserlerinde bal gibi de bir tarafta yer aldığını anlarsınız, çünkü o da Şark’ın bir öznesi ve hepimiz gibi o da politik bir hayvan (Siyaset Bilimine Giriş derslerime bir göz kırptım). Ben bunu bir eksiklik, bir becerememe hali olarak yorumlamıyorum bu arada. Aksine, üstüne yorum getirdiği bazı politik ‘şeyleri’ kendisinden uzak bir yere koyup onu dondurmuyor, şeyleştirmiyor- İngilizce’de buna reify derler. Çünkü bu ‘şeylerin’ hepsi bize dair ve bizimle ilgili. Laf İsrail’den açılmışken kasım ayında gidip de 5 günlüğüne görebildiğim İsrail gezisini de buraya iliştiriyorum ki kendim ve iş arkadaşlarım üstünde yazma baskısı oluşsun. Mesajımın gerekli mercilere ulaştığını var sayarak, onun ayrıntılarını başka bir vesile ile ayrıca yazmak istediğimi belirteyim. Devam edecek olursam Said’in söylediklerini farklı kılan bir diğer taraf ise girişte de değindiğim, aynı zamanda tarih yazımını da eleştiriyor oluşu. Tarihin de tıpkı bizim ‘Doğu’muz, bizim ‘Şark’ımız gibi üretilmiş olduğunu düşünüyordu. Her ne kadar bazı yazdıklarından politik duruşu ile ilgili çıkarımlarda bulunuyor olsak da, Şarkiyatçılık kitabında daha ortada bir çizgi izler Said. Bu tavır, pek çokları tarafından okuyucuyu liberal bir döngüye sürüklemekle eleştirilmişti ki katılmadan edemeyeceğim.


Foucault ve Gramchi gibi post-Marksistlerden ziyadesiyle etkilenen Said’in vardığı en önemli sonuç şuydu: insanları, ‘Amerika’, ‘Batı’ ya da ‘İslam’ gibi sahte bütünlükler yaratan kolektif kimliklere sokmak son derece tehlikelidir. 1978 yılında varılan bu yargının, tam da bugünle öyle derin bir ilgisi var ki aklıma hemen şunu getiriyorum: Said’den de öncesine bakmalı. Çünkü bilinenin aksine tarih geçmişi değil bugünü anlama işine verilen isimdir. Onu ileri götürecek olansa normlardan sıyrılıp biraz daha eleştirmektir. Yapılan tüm yargılayıcı yorumları yıkıp yerine farklı olanı koymaktır, ya da iyi bir okumayla bu olmalıdır. Said, tam da bunu hakkıyla yerine getirdiği için başımın tacıdır. Gönül ister ki üstüne daha da çok konuşalım ama şimdilik burada bitireyim.

O zaman bundan sonrası ne olmalı? Cevap benim için epey basit; Said’i de eleştirmek, onun da ötesine geçmek. Keza Chakrabarty ve Makdisi gibi pek değerli hocalarımız tuğlaları dizmeye başlamışlar bile. Ben de takipte kalacağım elbette. Bu platform, bizim de düşünen ama bundan da öte hisseden varlıklar olduğumuzun savunusu için yaratılmış olsun öyleyse.

Gözlerinizden öperim.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.