Günce (28052016)

Moda sahilde tek başıma bir bira yuvarladım. Keyiften mi, hüzünden mi bilinmez. Kafam bomboşken her şey üzerime geliyor. Ne düşünmek gerekiyor şimdi? Eski sevgili mi, gelecek kaygısı mı, yapılmak istenip sürekli ötelenen her şey mi, insanların hoyratlığı mı, Sait bana neden darıldı mı?.. Hiçbirine odaklanamadım. Hepsini bir kenara koydum. Bir kedi geldi sürtündü bir anda, siyah beyaz. Önce korktum da sonra sevdim tabii. Ben onlara pek dayanamam. Bazen zorla severim hatta. Çantama girmeye çalışıyor yaramaz. Neyse gitti.

Annemle bir gece Moda’da oturup Atatürk Havalimanı’na inen uçakları saydığımız geldi aklıma. Annem keşfetmişti bunu o akşam. Hiç binmediğimiz uçakların yazın sıraya dizilişi, benim bunu bir çok insana söylemem, inanmayışları, sonra görüp şaşırmaları… Biz her şeye bakarız da hiçbir şey göremeyiz. Zihmimizin doldurulmuşluğu, pisliği mi bu?

Yan tarafıma iki erkek bir kadın geldi. Evden çıktığımdan beri kulaklarımda kulaklık vardı. Kayalıklara oturunca tekini çıkarmış bir yandan da dalgaların sesini dinliyordum. Kadının o konuşmaları, ses tonu, daha doğrusu ciyaklaması rahatsız edince diğerini de taktım şimdi. Ne çok ışık var. Yine de bir kaç yıldız görebiliyorum. Karşıdan bir yerden göğe doğru yükselen bir ışık huzmesi var. O olmasa belki daha çok yıldız görürüm. Tarihi yarım adanın bir kısmı ne kadar da karanlık, keşke orada olsam. Bu gibi bir çok düşünce, kulağımdaki şarkılar, bira, sigara, duman, gelmeyen yaz, hepsi birbirinin içinde. Tıpkı şu matruşkalar gibi kafamın içi. Büyük bir düşünce içinden nice nice küçük düşünceler çıkıp duruyor. Diğer yanıma bisikletli bir çocuk geldi. Şarkının ritmiyle ellerim, ayaklarım durmuyor. Kaptırıyorum kendimi. Kimse olmasa bağırarak söylerdim ama çok insan var. Kendimize kalamıyoruz. O an aklıma yalnız bir ceviz ağacı dibinde, en az onun kadar yalnız, oturup o şarkıları istediğim gibi söyleyebildiğim bir düş geliyor. Hava kararmak üzere ve etraf kızılken. Fark ediyorum ki bu benim yeni düşünü kurduğum bir şey değil. Bilincimin derinlerinde bu görüntü hep vardı. Çünkü çok net. Sonra bu şehirden gittiğimi düşünüyorum. O sırada şöyle diyor Kazım abi “Sevmesem öyle kolay çekip gitmek…” Aslında ben bu şehri sevmiyorum ki neden gözlerim doldu şimdi?

Kalktım. Biten bira kutumu çöpe attım. Bisikletli çocuk beni takip ediyor, etsin. Merdivenlerden çıkıp çay bahçesine geldim. Bira denen meret keşke şu tuvalete gitme isteğini pekiştirmeseydi. Biri varken neyse de yalnızsan zor. Tuvaletin girişinde siyah beyaz başka bir kedi. Dayanamadım onu da sevdim. Çıkıp çay bahçesine oturdum. Bir çay söyledim. Burası normalde gece 11 dedin mi servisi kapatır. Kapatmamış. Tam annemle baktığımız yere doğru bir masa buldum. Havada bir uçak kilitlenmiş, yıldız gibi kıpırdamadan duruyor. Pessoa’dan bir şeyler okuyorum. Tıpkı onun kadar huzursuzum sanırım. Gündüz düşündüğüm şey geliyor aklıma. En son ne zaman birine yürekten sarıldın? Hatırlamıyorum. Ben arkadaşlarına, eşine dostuna sevgisini belli edemeyen biriyim zaten. Duygusallıkla odunluk arasında bir yapım var. Keşke ben de gerçekten vazgeçilmez diyebileceğim, kardeşten öte arkadaşım filan diyebilseydim. Diyemem ki. Çok sevdiklerim var elbette ama. Amasını ben de bilmiyorum.

Bu yalnız gün ve gecelerde bazen kendi sesimi unutuyorum. Daha önce günlerce konuşmadığım oldu. Her konuştuğumda kendimi başka biri sandım. Bu ses benim mi? dedim. Bunu bilen insan kalmamıştır sanırım. Çünkü herkes o kadar çok ve boş konuşuyor ki! Bir kere susmak, bir kere olsun dinlemek zul geliyor herkese. Bana da. Dinlemekten, sen de haklısın diyip geçiştirmekten yoruluyorum. Herkes ne kadar haklı Tanrım, inanılır gibi değil… Ben değilim. Ben hiçbir zaman haklı olmak istemedim ama maalesef oldum. Keşke ama keşke haklılığımdan değil de haksızlıklarımdan bahsetse birileri bana. O zaman her şeye inanacağım. Her şeye…

Kalkıp eve geldim. Bilincimin serbest kaldığı bir akşam, çelişkilerim, ben, sıcak çay. Ne kadar da güzel. Soyutlandıkça gerçek oluyorum. Pessoa’nın dediği gibi “Hücrelerime sinmiş bu rol yapma saplantısının yorgunluğunu” atıyorum. Güç yok, bilgi yok; ben var, gerçek benle başbaşayım. Sartre, özgürlüğün sorumluluk da getirdiğini söylüyor ya, bu akşam tam olarak kendimden sorumluyum.

https://youtu.be/ALziOgD7ct4