Ne izledim, ne dinledim ne okudum? [Nilhan] #2

Ne izledim?

Bugün sizinle dotkanyonda’nın bu sezon da sahnelenmeye devam eden kendisini Stolk’tan tanıdığımız İbrahim Selim’in tek başına sergilediği mükemmel bir oyunu paylaşacağım: Bunu Ben de Yaparım!

dotkanyonda Ekim 2015’te kapılarını Kanyon Avm’nin teras katında bizlere açmış dot’un yeni projesi. Kanyon’un 1. katındaki Cinemaximum’un içinden asansörlerle ulaştığımız teras katında numarasız koltuklarıyla her oyuna göre şekil alan ufak, samimi bir salon ve beyaz bir perde çarpıyor gözümüze. Önünde meyveleri soğanlardan oluşan bir limon ağacı ve siyah ufak bir iskemle. Arkadan gelen insanın beynine kazınan elektronik bir müzik. Ve karşımızda ilk gösterimini 11 Şubat 2016’da yapmış bir oyun: “Bunu Ben De Yaparım!” orijinal ismiyle “Nipplejesus”! Oyun İngiliz yazar Nick Hornby’nin aynı isimli bir öyküsünden geliyor. Melisa Kesmez ve Serkan Salihoğlu’nun çevirisini üstlendiği oyunun yönetmeni yine Serkan Salihoğlu. 2016 Afife Ödülleri’nde Yılın En İyi Erkek Oyuncusu ödülünü kazandığı oyunuyla İbrahim Selim’in sahneye girdiğini görüyoruz. Etrafa bakınıyor, gizli gizli gofretini atıştırıyor, hızlıca suyunu içiyor. Ve oyun başlıyor! Tek perdelik bir monodram Bunu Ben de Yaparım. Sahne hiç değişmiyor. Selim tek bir iskemlesi, takım elbisesi, ufak siyah çantası ve o “soğan ağacı” ile yaklaşık bir saat boyunca bize hikâyesini anlatıyor.

Oyun evli ve iki çocuk babası Dave’in(İbrahim Selim) bir eğlence mekânında korumalık yaptığı işini bırakıp belki de daha evvel hiç gitmediği bir sanat galerisinde sergi görevlisi olarak işe başlamasını, arka tarafta bir perdeyle ayrılmış ve önünde “Dikkat! Bu odadaki sergi sert içeriklidir. Rahatsız olabileceğinizi düşünüyorsanız lütfen girmeyin.” yazan “Nipplejesus” isimli eseri korumakla görevlendirilmesini ve bu süreçte başına gelenleri işliyor.

Dave 1.83 boyunda, 85 kiloluk, ekmeğini iri cüssesiyle kazanan 38 yaşında bir adam. Karısı Lisa ise bir diş hekiminin muayenehanesinde çalışan bir kadın. Kocasının mesleğinden utanan ve onu daha “havalı” gösterecek isimlerle tanımlayan bir kadın. Kocasının artık “adam gibi bir işi” olmasını isteyen ve tabii bunu tamamıyla iyi niyetiyle yapan bir kadın. Dave’in kalıplı görünüşünün ardında aslında duygusal ve etrafındaki olaylardan kolayca etkilenen bir adam olduğunu görüyoruz. Aynı zamanda Dave bize aslında ne kadar da benzer olduğumuzu gösteriyor. İnsanların karakterlerini, dış görünüşlerini nasıl da yargıladığımızı… Başlangıçta Dave’in önceki işinden, o perdenin önüne geldiği ana kadar olan süreçle ilgili hikâyeler dinliyoruz. Bu kısımda da oyunun çevirisine ismini vermiş hikâyeyi duyuyoruz: İlkokul öğretmeninin derste okuttuğu kısa ve kafiyesiz bir şiiri duyan bir çocuk “Bunu ben de yaparım!” diyor. “Hayır, bunu yapamazsın. Sen bunun kopyasını yapabilirsin. Çünkü bu zaten düşünüldü.” diyerek cevap veriyor öğretmeni. Oyunun Dave’in perdenin önüne gelişinden itibaren daha farklı bir hal almaya başladığını görüyoruz. Dave’e orada durmaktan rahatsız olup olmayacağının sorulmaması, dış görünüşün getirdiği yanılgılara dikkat çeken ilk darbeyi bize indiriyor. Ardından perdenin arkasındaki esere bakan Dave ile birlikte İsa’nın çarmıha gerilişinin betimlendiği dört metrelik eserdeki duyguyu içimizde hissediyoruz. Bu noktada Berlin ve Londra’daki yorumlamaların aksine Martha Stewart’ın eserinin dekorasyonda yer almayışı ve bunu Selim’in betimlemeleriyle zihnimizde canlandırıyor olmamız Nipplejesus’u bizim gözümüzde daha da büyülü kılıyor. Bunun oyun için önemli bir başarı olduğunu belirtmekte fayda var. Dave’in esere duyduğu hayranlığın, esere yaklaştıkça aslında küçük meme resimlerinden oluştuğunu görünce nasıl da nefrete dönüştüğünü görüyoruz. Sonrasında eser sahibini görünce yargılarının değişmesi yine önyargılarımıza gelen önemli bir eleştiri. Ve aynı zamanda imrenme duygusunu hissediyoruz. Eseri kendisininmişçesine sahiplenmesi, ona yeni anlamlar yüklemesi, esere karşı eleştiri getiren herkese -eşine bile- eseri savunması ve onların sanattan hiç anlamadığını düşünmesi, eserin sahibine bile eseri savunmadığı için öfke duyması hatta onun dahi aslında eseri anlayamadığını düşünmesi aslında Dave’in eseri kendi yorumuyla daha “tahammül edilebilir” ve daha “doğru” kılmasıyla gerçekleşiyor ki bu bize oyunun verdiği bir diğer mesaj. Hikâyenin Papazın geldiği kısmında oyunun din ve cinsellik temasını ele aldığını görüyoruz. Bu, hikâyedeki güçlü temalardan biri. Seks malzemesi olarak kullanılan parçalarda nasıl da Mesih bulunabilir düşüncesi ile Mesih sen onu nerede buluyorsan oradadır arasında kalmış bir zıtlığın ele alındığı bu sahnelerden sonra Dave’in “İki taraf var, çok düşünmene ya da kendi fikrini belirtmene gerek yok. Kimlerden hoşlanmadıysan onların zıttını savunan tarafa geç” cümlesinde aynı zamanda bir siyaset eleştirisi de buluyoruz. Son kısımdaki Martha ile olan konuşmasındaki “Eğer bu video olmasaydı elimde yalnızca memelerden yapılmış bir İsa kalacaktı. Hiçbir işime yaramazdı.” cümlesiyle sanat-sanatçı sorununa da el atan oyun; cinsellik, din, aile, sanat, siyaset, mali sorumluluk, toplum, insan temalarına değindiği geniş eleştiri yelpazesiyle bize üstüne günlerce düşünmeye sebep olacak dolu dolu bir saat sunuyor.

13 Ekim’de dotkanyonda yeni sezona kapılarını açıyor. Aman vakit kaybetmeden biletlerinizi alın!

Ne dinledim?

Bugün Salon’da çello rüzgarı esecek! Kanadalı çellist Zoë Keating’i canlı dinleme şansına sahip olmanın heyecanıyla yanıp tutuşuyorum şimdiden. Hakkında güzel bir ropörtajı da şuraya iliştirip sizi bu büyülü müzikle başbaşa bırakıyorum.

Hayran kaldım yok mu devamı diyen meraklısına;

Konserde görüşmek dileğiyle!

Ne okudum?

Bağımlılık Okulu’nun kurucularından ünlü sosyal bilimci Samir Amin, modernitenin krizini, postmodernizmin “kültürel özgünlükler” söylemini ve Avrupa-merkezci bakış açısının kısıtlarını, din ve demokrasi kavramları ekseninde sorguluyor. “Kültüralizmlerin Eleştirisi” alt başlığını taşıyan Modernite, Demokrasi ve Din, bir yandan politik İslama, Arap dünyasına ve Ortadoğu’daki sosyal hareketlere ve küreselleşmiş kapitalizme karşı Bamako Çağrısı’nın somut önerilerine uzanıyor.

Fikret Başkaya, Uğur Günsür ve Güven Öztürk’ün ortak çevirisiyle Türkçeye kazandırılan bu özgün çalışma, özellikle içinde bulunduğumuz coğrafyanın çelişkilerle yüklü doğasını çözümleyebilmemiz için bize önemli veriler sunuyor. Dinsel akımlarla modernleşme arasındaki çetrefilli ilişki, demokrasi için mücadelenin belirsizliği, politik İslamın emperyalist yayılmanın hizmetine girmesi, burjuva ideolojisinin evrenselci tutkularını terk edip kültüralizme geçmesi ve benzeri konularda zihnimizi açıyor.

Dünyada, Ortadoğu’da ve ülkemizde yaşanan gelişmeleri, güncel ve tarihsel planda daha berrak bir biçimde kavrayabilmek ve bu kavrayışı toplumsal, siyasal mücadelelere katabilmek için… 
(Tanıtım Bülteninden)


Beni takip edebileceğiniz diğer platformlar;

| twitter

| instagram

Like what you read? Give Nilhan Gündüzlü a round of applause.

From a quick cheer to a standing ovation, clap to show how much you enjoyed this story.