Ne kader, ne tesadüf EYLEMSİZLİK’

Çağımızın problemi eylemsizlik. Siz de benim gibi fiilsizlerdenseniz paylaşacak çok şeyimiz var demektir…

Başlarken şunu belirtmek gerek eylemsizlik ve tembellik aynı şeyler değil, ilaveten burada anlatacağım eylemsizlik teorisinin fizik ve Newton’la uzaktan yakından alakası yok, benimki tamamen psikolojik, tamamen işin sosyal boyutundan çıkma bir durum.


Türk toplumunun büyük bir yüzdesi için kimlik kartı olarak gösterilebilecek olan atalet kavramına ben eylemsizlik diyorum çünkü bana göre tam açılımı bu. Uzmanların: Bir kişinin gerçekten “yapması gerektiğini” düşündüğü, niçin yapması gerektiğini bildiği, nasıl yapabileceğini öğrendiği, yapmayı istediği, yapabileceğine inandığı, yaparsa ne kazanacağını, yapmamakla ne kaybettiğini bildiği bir iş hakkında hiçbir şey yapmadan durması, şeklinde tanımladığı bu gerçekten tuhaf hali ben ne yazık ki sadece iş boyutunda yaşamayanlardanım. Duygular, aşk, hisler… En basitinden çoğumuzda ortak “sevememek eylemsizliği” sevmeye üşenmek değil, harekete geçme çekincesi, durduran gizli bir el, durağanı harekete oranla daha cazip kılan kabullendirici bir üstün güç.

Peki buna neden olan ya da olanlar, peki kişinin bu durumu rahatsız edici bulmaması ve özümsemesi, üstüne üstlük kendini özgür hissettiği tek alan olarak görmesi? Tümünün de çok farklı ve kişiden kişiye hiç de rastlantısal olmayan değişimler gösteren cevapları var. İnanın bana insanı durmanın muhteşem çekiciliğine teslim eden en büyük etken: ‘şehir hayatı’ ışık hızında akıp giden bir yaşam içerisinde kaçırılan yüzlerce detaydan en az iki hayati olanını fark ettikten sonra insan durup düşünmeye başlıyor. “Durup düşünmek” çok sık karşılaştığımız bir cümle öyle değil mi? Çünkü düşünmek durmayı, durmak düşünmeyi besliyor. Siz hiç bisikletinde kitap yazan bir yazar gördünüz mü? Ya da milyarlık tasarımlarını toplu taşıma araçlarında çizen bir proje uzmanı? İmkansıza yakın bir ihtimal. İşte tam bu noktada eylemsizliğin gücü devreye giriyor. Kişiler durarak koşanlara hükmedebileceklerini fark ediyor ve yavaş yavaş inşa ettikleri bir fildişi kulesine kendilerini hapsedip düşünceden bedene yayılan bir eylemsizlik haline teslim oluyorlar. Bu gerçekleştiği anda da yukarıda anlattığım ‘detayları kaçırmamak’ için yapılan girişim maalesef hayatın kendisini kaçırmaya doğru gitmeye başlıyor ve bu gidiş ölümcül hasarlar vermeye başlayana dek fark edilemiyor.

Yapılan doğru mu? Bence değil. Ancak eylemsizlik hali büyük oranda psikolojik bir tanım içerdiğinden ve ruh haline kolay sızan bir durum olmasından ötürü kişinin doğrularını kalıp hale getiriyor ve o kalıpları kırmak için oldukça uzun uğraşlar gerekebiliyor. İşin en ilginç kısmı bugün modern insanın genelinde rastlanan ve uzmanlar tarafından kategorilere ayrılarak sıralanan eylemsizliğin en az bir boyutunu bilinçli ya da bilinçsiz olarak kendimize yaşam biçimi olarak benimsemiş olmamız.

Bir üst paragrafta vermiş olduğum duygusal eylemsizlik örneğinin sevememe kilidini kurcalamak da isterim. Aynı şekilde hükmetmenin hükmedememe kısmının devreye girdiği bu durumlar bileşkesinde de kişi sevme, aşık olma, değer verme, beklentiye girme ve hayal kırıklığına uğrama evrelerinden geçerek duygusal eylemsizlikle tanışıyor. Bu kadar emin yazıyorum çünkü kendim yaşadım ,çünkü aynı hikayeyi defalarca dinledim. X kişisi elbette ki Y kişisine etki edemedi ona hükmedemedi diye hemen pes edip donma moduna geçmiyor, bazı durumlarda tüm alfabeyi bile elden geçirdiği oluyor ancak sonuç hangi çözüm yolunu denerse denesin ,hangi açıdan bakarsa baksın aynı eşite çıktığında yıpranma payını, gururunu ve egosunu da alıp eylemsizlik ülkesinin cennet köşelerinden birine kendisini atıveriyor. Sevmek gerçekten bu kadar ağır bir şeyken üstüne sevilmemenin yükü de eklenince hareketi kesmek en doğru çözüm olarak altın tepside geliyor. Bana göre kendini kapamak yine doğru değil, uzmanlara göre hiç değil. Aksine deliliğe açık çek bırakmak, büyük bir ruhsal kaza riski.

Bu iki ana örnek de duygusal nam-ı diğer psikolojik eylemsizliği tasvir ediyor, işin bir de fizyolojik kısmı var ki yazının girişinde de belirttiğim gibi onu da yaratan duygusal eylemsizlikten başkası değil. Nasıl mı? Aşka ve insanlara küsen birini spora göndermeniz, market alışverişine çıkarmanız,düğün dernek,akraba ziyareti gibi etkinlikler içerisine sokmanız ne oranda mümkünse o kadar. Fizyolojik eylemsizliği tetikleyen en kuvvetli neden dışlanmışlık hissi ve “yeniden baskısı” evet yeniden baskısı. Açacak olursam, yeniden baskısı dediğimiz şeyi iki anlamda düşünebiliriz. Tıpkı bir kitabın ve gazetenin hiç değişmeden defalarca basımı gibi kişiyi eylemsizliğe sürükleyen olayların hoş olmayan tekrarları. İkincisi ise kaynağını yine aynılıktan alan ama daralma, sıkılma, utanma, uyanamama gibi baskı kurucu ruhsal bozulmalar. Neticesinde ise kapalı ve az insanlı sessiz ortamların tapınaklaştırılması.

Uzman bir psikiyatr olmadığım için sadece kendi yaşamımdan ve çevremde olup bitenlerden oluşturduğum edinimlerle konu hakkında böyle bir bakış yarattım. Uzmanlar atalet yani benim deyişimle eylemsizlik halinden kurtulmak için pek çok öneri sıralıyor. Bu durumun kişinin güven duygusu adı altında kendisini zehirlemekten başka bir şey olmadığını da belirten uzmanlardan aldığım bir kaç anti eylemsizlik tavsiyesiyle yazımı bitiriyorum. Hareket iyidir, enerjik olun, gülümseyin, sokağa çıkın, insanlarla konuşun, yaşamak gerçekten güzel ve tahminimizden çok kısa bu yüzden her anının tadını çıkarın hoşça kalmaya çalışın.

Eylemsizliği yenebilmek için….

  • Spora başlayın.
  • Moral bozukluğuna yenik düşmeyin.
  • Kötü alışkanlıklarınızdan en az birini bırakmayı deneyin.
  • Kasım ayı atalet ayıdır bu aya dikkat edin.
  • Mazeretlerinize bahaneler üretmeyin,mümkünse hiç mazeret üretmeyin.
  • Zamanınızı verimli kullanın.
  • Günün hangi saatinde biyolojik ritminizin daha yüksek olduğunu belirleyin.
  • Geniş düşünün,dar başlayın,çabuk bitirin.
  • Hastalıktan değil hareketsizlikten korkun.

NOT: Uzman görüşü Serkan Özkan’dan alınmıştır. Eylemsizliği yenmek için tavsiyeler: kigem.com

Show your support

Clapping shows how much you appreciated Gürcan Öztürk’s story.